Deccal kim?
Amerika Birleşik Devletleri mi,
yoksa yıllardır kuşatma altında tutulan, her gün bombalanmakla tehdit edilen
İran mı?
ABD, kendi iç çöküşünü dünyaya tehdit saçarak örtmeye çalışan bir imparatorluk enkazıdır.
Ekonomisi kan kaybeden, işsizliği artan,
sokakları yoksulluk ve uyuşturucuyla teslim alınmış, göçmen sorununu çözemediği için faşizme sarılan çürümüş bir yapıdan söz ediyoruz.
Sabah gümrük vergisi koyup,
öğlen kaldıran, akşam “vazgeçtim” deyip Kanada’yı 52. eyalet yapmaktan bahseden
bir akıl…
Bir gün Danimarka’yı tehdit edip Grönland’a çökmeyi planlayan, ertesi gün Çin’e ekonomik savaş açan, sonraki gün dünyayı yeniden dizayn etmeye kalkan bir küstahlık…
Canı sıkıldığında komşu bir ülkenin liderini kaçırmayı düşünen, bir milletin haysiyetini ayaklar altına alan bir figür:
Donald Trump.
Ve biz hâlâ safça diyoruz ki:
“Bu adam deli… Akli dengesi yok…”
Hayır.
Bu bir delilik değil.
Bu planlı bir zorbalık.
Trump bir aktör.
Sahne arkasında duran ise ABD’nin gerçek patronu:
Pentagon.
Bu bir bireyin hezeyanı değil,
bu emperyal aklın kriz refleksi.
Ama sorun şu:
Bu kadar pervasızlık, bu kadar tehdit,
bu kadar hoyratlık dünyayı uçurumun kenarına sürüklüyor.
Bu politikaların bedeli şimdiden ödeniyor.
Sermaye ABD’den kaçıyor, Çin’e akıyor.
Doların itibarı aşınıyor.
Müttefikler bile ABD’ye güvenmiyor.
ABD içeride adaleti bitirdi, serveti birkaç elde topladı, yoksulu ezdi, ahlaki çöküşü normalleştirdi.
Epstein dosyaları hâlâ karanlıkta.
Çürümüşlük tepeden tabana yayılmış durumda.
Bu toplum içten içe kaynıyor.
Ve tarih bize şunu öğretir:
İçeride çöken imparatorluk, dışarıda savaş çıkarır.
Ama benim derdim ABD değil.
Benim derdim biziz.
ABD, İran’a saldırırsa ne olacak?
İran açıkça söylüyor:
Bu bir “sınırlı operasyon” değil,
bu bölgesel bir cehennem olur.
Peki biz ne yapacağız? İran bizi vurursa ne olacak? ABD çıkıp “Biz NATO’yuz” derse,
“Siz de NATO üyesisiniz, gelin İran’a karşı savaşın” diye önümüze koyarsa ne yapacağız?
Bu savaşın bedelini kim ödeyecek?
Washington mu?
Yoksa Ortadoğu’nun çocukları mı?
Özellikle bölgede yaşayan, farklı etnik kimliklere sahip halkların başta Kürtler olmak üzere şunu çok iyi bilmesi gerekir: Emperyalistlerin savaş açtığı yerde kimse umutla beklemesin.
Bedel her zaman ağırdır.
Suriye’de gördük. Milyonlarca insan göç etti. Milyonlarcası katledildi. Ekonomik yıkımı düşünmek bile istemiyorum.
Hani meşhur bir hikâye vardır ya, ağa ile maraba arasında geçen “Biz bu b…u neden yedik?” hikâyesi…Suriye tam olarak budur.
Yine haritalar çizilecek, yine halklar parçalanacak, yine “demokrasi” yalanıyla ülkeler yakılacak.
Ve sonra çıkıp soracaklar: “Bu nasıl oldu?”
Nasıl olacak sanıyordunuz?
Bombalar gökten kendiliğinden mi düşüyor? Haritalar kendiliğinden mi parçalanıyor?
Çocuklar kendiliğinden mi ölüyor?
Hayır.
Bu bir kaza değil.
Bu bir hata hiç değil.
Bu; çıkar uğruna susanların, konforu için kör olanların, “Bize bir şey olmaz” diyenlerin
ortak suçudur.
Bu felaket bir sabah gelmeyecek.
Zaten geldi. Sadece biz yüzümüze bakmıyoruz.
Ve günün sonunda yine aynı yalan söylenecek:
“Demokrasi götürdük…”
“Özgürlük getirdik…”
Oysa geride kalan tek şey yanmış şehirler,
parçalanmış halklar ve mezarlara sığmayan çocuklardır.
O yüzden artık soruyu değiştirmiyorum:
Deccal kim?
Bombayı atan mı?
Bombayı alkışlayan mı?
Yoksa
bombayı atanı hâlâ savunan mı?
Sağlıcakla kalınız
Köln 02 Şubat 2026
