İnsanoğlu olarak bilinen tarihimiz boyunca bireyi bireylere, toplumu toplumlara, devletleri diğer devletlere karşı koruyabilmek için felsefe, din, ahlak ve bilimsel verilerle ürettiğimiz kurallar ürettik. Bu doğrultuda yol alırken çok pahalı bedeller ödedik, acımasız zamanlar yaşadık, gücün sınırsız bırakılmaması gerektiğini öğrendik.
Bu yüzden ilerleme dediğimiz olgudan anlamamız gerekenin de yeni teknolojiler, silahlar icat etmekten ve yeni ideolojiler üretmekten değil, gücü sınırlayacak kurallar koymaktan geçtiğini kavradık.
Hukuk böyle doğdu.
Ahlak böyle anlam kazandı.
Devlet olma fikri anomi ve keyfîliğin yerine böyle ikame edildi.
Çünkü insan, gücü eline geçirdiğinde ölçüyü kaybetmeye ilkel dürtülerine meyyaldir.
Yüzyıllar boyunca savaşlardan, yıkımlardan ve kitlesel felaketlerden sonra ortak bir akla vardık:
Güç sınırsız olamaz.
Kuralsızlık istisna değil, felakettir.
İlk yazılı kutsal metinlerden, Magna Carta’dan insan hakları bildirgelerine, güçler ayrılığından uluslararası sözleşmelere kadar geliştirilen tüm evrensel ilkelerin ortak amacı şuydu:
“Gücü hukukla terbiye etmek.”
Fakat bugün, garip bir tarihsel kırılmanın eşiğindeyiz.
İnsanlık, bin bir bedelle inşa ettiği bu ilkeleri, “yavaş”, “etkisiz” ya da “fazla sofistike” bularak kenara itiyor.
Yerine ne koyuyor?
Güç,
Kuvvet, Fiilî durum...
Kurallar yeniden “engelleyici” ilan ediliyor; güç ise “çözüm” diye pazarlanıyor.
İroni tam da burada başlıyor:
Kuralları zayıflatanlar, bunu çoğu zaman “düzeni sağlamak” adına yapıyor.
Hukuku esnetenler, “istikrar” söylemine sığınıyor.
Uluslararası normları hiçe sayanlar, “egemenlik” kelimesini kalkan olarak kullanıyor.
Sonuçta ortaya çıkan şey ne hukuk, ne istikrar, ne de egemenliktir.
Ortada yalnızca gücü yetenin konuştuğu, yetmeyenin sustuğu bir düzen vardır.
Bu dönüşüm yalnızca devletler düzeyinde yaşanmıyor.
Toplumlar da aynı dili benimsiyor.
Hak talebi yerini sadakate,
adalet arayışı yerini aidiyete,
ilke savunusu yerini “bizden mi?” sorusuna bırakıyor.
Kural, herkes için geçerli olmaktan çıkınca;
güç, herkes için tehdit hâline gelir.
Ve tarihsel hafıza burada devreye girer.
Kuralsız dönemler hiçbir zaman “geçici” olmamıştır.
Aksine, her seferinde daha büyük yıkımlarla son bulmuştur.
Çünkü güç, sınırlandırılmadığında kendini tüketir;
toplumu da beraberinde.
Bugün asıl soru şudur:
İnsanlık, tarih boyunca inşa ettiği evrensel ilkeleri gerçekten mi terk ediyor?
Yoksa onları savunmanın bedeli arttığı için sessizce vaz mı geçiyor?
Cevap hangisi olursa olsun, sonuç değişmez:
Kuralsız gücün hüküm sürdüğü bir dünya, kimse için güvenli değildir.
Ne zayıf için…
Ne güçlü için.
KURALLARDAN GÜCE, KÜRESEL DÜZENİN SESSİZ İFLASI:
Uluslararası sistem, teoride kurallara; pratikte ise güce dayanırdı.
Soğuk Savaş sonrası dönem, bu çelişkiyi makyajla gizledi: Hukuk vardı, kurumlar vardı, normlar vardı… En azından kağıt üzerinde.
Bugün o makyaj akıyor.
Birleşmiş Milletler kararları bağlayıcılığını değil, retoriğini koruyor.
Uluslararası hukuk, adalet üretmekten çok meşruiyet süsü işlevi görüyor.
Küresel kurumlar ise hakem değil, seyirci konumunda.
Güçlü devletler için kurallar artık “uyulması gereken” değil, ihtiyaç halinde hatırlanan metinler.
Zayıflar içinse hâlâ bağlayıcı.
Çifte standart yeni değil; ama bu kez fark şu:
Artık gizlenmiyor.
Savunuluyor...
Askerî müdahaleler “insani”,
ekonomik yaptırımlar “ahlaki”,
vekil savaşlar “istikrar sağlayıcı” diye sunuluyor.
Sonuç değişmiyor:
Yıkım, göç, istikrarsızlık.
Ama küresel dil temiz kalıyor.
İroni derinleşiyor:
Kuralsızlığı normalleştiren aktörler, aynı anda “kurallara dayalı uluslararası düzen” söylemini tekrarlıyor.
Yani düzen var deniyor;
sadece kimin için olduğu söylenmiyor.
Bu ortamda küçük ve orta ölçekli devletlerin manevra alanı daralıyor.
Çünkü artık öngörülebilirlik yok.
Kural yoksa diplomasi zayıflar.
Diplomasi zayıflarsa, kriz kalıcılaşır.
Kriz kalıcılaşırsa, savaş sıradanlaşır.
Bu zincirin kırıldığı tek bir tarihsel örnek yok.
Bugün küresel sistem şunu fısıldıyor:
“Gücün ve kartın varsa konuş, yoksa bekle.”
Bekleyenler ise çoğu zaman haritadan siliniyor;
en azından karar masalarından.
Asıl tehlike, bu yeni dönemin geçici sanılmasıdır.
Kuralsızlık bir “ara evre” değil, yeni norm hâline geliyor.
Ve norm hâline gelen her şey, bir süre sonra sorgulanmaz olur.
Tarih bize şunu öğretmişti:
Kurallar zayıfladığında, güçlüler de güvende olmaz.
Ama belli ki insanlık, bu dersi yeniden pahalıya satın almakta kararlı.
Bugün küresel düzen çökmüyor;
bilinçli biçimde terk ediliyor...
Kurallar işe yaramadığı için değil,
güçlüleri sınırladığı için gözden çıkarılıyor.
Bu yüzden mesele “uluslararası sistem krizi” değil,
ahlaki ve zihinsel bir iflas meselesidir.
Daha da rahatsız edici olan şu:
Bu kuralsızlık kimseye zorla dayatılmıyor.
Alkışlanıyor.
“Gerçekçilik” diye pazarlanıyor.
“Yeni dünya” diye normalleştiriliyor.
Ve çoğu insan, güvenli sandığı tribünden izlemeyi tercih ediyor.
Ama tarih tribün diye bir yer tanımaz.
Saha er ya da geç herkesi içine çeker.
Bugün sessiz kalanlar,
yarın kural aradıklarında bulamayacaklar.
Çünkü kural, savunulmadığı gün ölür.
Şu soruyu artık ertelememek gerekiyor:
Güce dayalı kuralsız bir dünyada,
kim gerçekten güvende olduğunu sanabilir?
Cevap basit ve rahatsız edicidir:
Hiç kimse.
Ne zayıf…
Ne orta ölçekli…
Ne de kendini “ebedî güçlü” sananlar.
İnsanlık, tarih boyunca öğrendiği en temel dersi bir kez daha unutuyor:
Gücü sınırlamayan her düzen,
sonunda gücü de kendini de yok eder.
Ve bu kez yıkım, bir yerlerde değil;
her yerde yaşanacak.
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü
Rubil GÖKDEMİR
