Muharrem Kızılkaya


Bizim Oğlan

Türk aile yapısı, tarihsel olarak ataerkil bir zemine oturur.


Türk aile yapısı, tarihsel olarak ataerkil bir zemine oturur.
Bu yapı içinde erkeğin yeri her zaman ayrıdır. Öyle ki kimi zaman çocuk yapılmasının temel amacı bile “erkek evlat” sahibi olmaktır. Ailenin gücü, itibarı ve devamı onun üzerinden tanımlanır.

Bu anlayışta abi konumuna gelen kişi adeta dokunulmazdır.
Kimse ona hesap sormaz, sorgulamaz, eleştirmez.

Almanya’da, gurbetçilerin suç oranlarıyla ilgili yapılan bir bilgilendirme toplantısında bir emniyet müdürüyle tanışmıştım. Türk toplumunu yakından tanıyordu ve çok çarpıcı tespitleri vardı. Şöyle demişti:

“Suça karışan gençlerin evlerine gittiğimizde, ilk savunmaya geçenler hep anne ve kardeşler olur. ‘Bizim oğlan yapmaz’, ‘O çok temizdir’, ‘Arkadaşları kandırmıştır’ derler.”

Bir gün dayanamayıp sormuş:
“Peki, bu çocuk çalışmıyor, okumuyor… O hâlde bu pahalı arabalar, lüks kıyafetler nasıl alınıyor?”

Cevap hep aynıdır:
“Arkadaşlarının tuzağına düşmüş…”

Oysa gerçek bambaşkadır.

Bizim oğlan, evin içinde bir zorbadır.
Aileye karşı vefasızdır, mal paylaşımında adaletsizdir.
Evde hem fiziksel hem psikolojik şiddet uygular.
Ama dışarı çıktığında bambaşka birine dönüşür:

Sessizdir, mülayimdir, yardımseverdir…
Herkese karşı nazik, anlayışlı ve sözde vicdanlıdır.

Evde terör estiren bu kişi, sokakta adeta bir “kediye” dönüşür.

Bizim oğlan sık sık dayak yer;
bir gün kolu kırık gelir,
bir gün gözü morarmış…
Ama yine de suç hep başkalarındadır.

Bu yapı yalnızca aile içinde kalmaz.
Kendini milliyetçi, ülkücü olarak tanımlayan bazı çevrelerde de aynıdır.
Farklı düşündüğü için kendi mensubunu köşeye sıkıştırıp döven, sonra da bunu “dava” adına yapan bir zihniyet…

Öte yandan, dünyada kime karşı olursa olsun,
ülkesine düşmanlık edenlerle bile “barış” adına el sıkabilen,
binlerce sivilin ve güvenlik görevlisinin ölümüne sebep olanları savunabilen bir anlayış da aynı yerden beslenir.

Ben tarihçi değilim.
Ama bir gözlemciyim.

Ve şunu açıkça görüyorum:
Türkler, tarih boyunca kurdukları devletlerin gerçek sahibi olamamışlardır.

Selçuklu’da Fars hayranlığı,
Osmanlı’da devşirme hayranlığı…

Türk, kendi kurduğu tek devlette, Cumhuriyet’te kendisi olabilmiştir.
O da ne yazık ki yalnızca Mustafa Kemal Atatürk döneminde.

Sonrası malum…
“Asıl unsur” olma süreci yeniden sekteye uğramıştır