Köken olarak 10. Yüzyılda göçebe Türkmen oymaklarının İslam’la hemhal olmasıyla birlikte eski inanç ve geleneklerini yeni dinin öğretileriyle harmanlayıp ilk çıkışında Kızılbaşlık yapıda, sonrasında ise Bektaşilik yapıya evrilen tasavvufi meşrepte cem olmanın adıdır Alevîlik. Tarihi süreç içerisinde adına ister Kızılbaşlık densin isterse Bektaşilik densin hiç fark etmez, sonuçta Aleviler hakkında bugüne dek isnat edilen isimlendirmeler hakkında yapılan araştırmalardan bir kaçına baktığımızda:
-Türk’ün alpliğine erenlik ruhu katan Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.leri ile gönül bağı kurmalarına binaen Yesevilik’ten mülhem olarak isimlendirme olduğu,
-13.Yüzyılda Baba İlyas’ın Pirlik postuna oturup önderlik yapmasına binaen Babaîlik’ten mülhem olarak isimlendirme olduğu,
-15. Yüzyılın ardından Hünkâr Hacı Bektaş Veli ile gönül bağları kurmalarına binaen Beştaşîlik’ten mülhem olarak isimlendirme olduğu,
-Hakeza Safevî tarikatı sonrasında 15. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren Yeniçeriler gibi bir kısım ocak mensuplarının başlarındaki kırmızı başlıklı külahlarına (kızılbaşlığa) binaen, yani başlarına taktıkları keçeden yapılmış börk’ten mülhem olarak isimlendirme olduğu,
-Göçebe Türkmen mensuplarından göçer konarlıktan yerleşik hayata geçtikleri bazı bölgelerde iştigal ettikleri işlerine nispeten, yani Tahtacılar’dan mülhem olarak isimlendirme olduğunu görürüz.
Evet, Türkler 10. Yüzyıldan itibaren İslam’la müşerref olmaya başlayıp, 922 yılı itibariyle de ilk önce İdil Bulgar Hanlığı, akabinde Karahanlılar, sonrasında ise Gazneliler İslam’la şereflenmişlerdir. Oğuz Yabgu Devleti kumandanlarından Dukak Subaşı oğlu Selçuk Bey, 985 yılında komite ettiği ordusuyla birlikte İslam dinini kabul etmesi neticesinde bu dinin öğretilerinin Oğuzlar arasında hızla yayılmasına vesile olmuştur. Ve bu sayede 11. Yüzyılda Müslüman olan Türklere Türkmen denmiştir. Türkler İslam’la şereflendikten sonra daha yeni kabul ettikleri bu Müberra dini, önceki dinin bir takım inanış, örf ve adetleriyle harmanlayıp kendi yaşayışlarına uyarlamışlar da. Nitekim İslam öncesi Türk Hakanlarına yol gösterip sözüne itibar edilen ve adına ‘kam’ denilen bilge şahsiyetlerin yerini bir bakıyorsun İslam sonrası Türk hakanlarına yol gösteren şeyhlik mertebesine ermiş Başbuğ Velilerin aldığını görürüz. Öyle ki Prof. Dr. Osman Turan bu hususta; Türklerin İslam’a girmesiyle birlikte kamların yerini İslam şeyhlerinin (evliyasının) aldığını ve böylece pek çok Türk Alp’inin dergâhlarda ‘Alperen” hüviyetine kavuşmasına vesile olduklarının tespitinde bulunmuştur.
Hakeza Dede Korkut’un da milli kültürümüzün baş tacı bilge şahsiyet olarak adından söz ettirdiğini görürüz. Düşünsenize onun keramet sahibi bir zat olmasının yanı sıra Hanların tayininde görüşüne başvurulan, gerektiğinde kurultay ve toylara da eşlik eden bir devletlû müşavirimiz konumda olabiliyor. Kendisi aynı zamanda ilerisini görebilecek ufuk anlayışıyla Oğuz Kayı kabilesinin Osmanlılara intikal edeceğini müjdelemiş bilge dehamızdır. Şimdi gel de Oğuz Han ve evlatları, böylesi Irkıl Hoca ve Dede Korkut gibi ufku geniş deruni bilge dehalardan istifade etmesin, ne mümkün. Elbette ki onları her daim baş tacı edineceklerdir. Zaten Türk Hakanları bilge dehalarına sahip çıkıp hürmet gösterdikçe o nisbette de himmet ve dualarına mazhar oluyorlardı. Peki, Türk Hakanı hürmet gösterir de Irkıl Hoca (Uluğ Türk) dua ve niyazda bulunup himmet etmez mi? Hiç kuşkusuz o da: ‘Ey Kağanım (Oğuz Han) Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın’ diye dua ederek manen destek olup himmet edecektir.
Ne diyelim, işte sizlerde fark etmişsinizdir, bilge şahsiyetlere hürmet göstermek bu ya, Batı Türklüğünün liderlerinden Atilla’da tıpkı diğer Türk Kağanları gibi kâm bildiği kâhinlere hürmet gösterip onlardan aldığı manevi ışık ilhamıyla hareket etmiştir hep. Keza Cengiz Han’da ‘Gökçe Ata’dan istifade etmeyi ihmal etmezdi. Besbelli ki Oğuzlar için Irkıl Hoca (Korkut Atası) ne derece baş tacı kıymet değer olarak görülen bilge dehaysa, Cengiz Han için de Gökçe Ata o derece baş tacı kıymet değer olarak görülen bir bilge dehadır.
Türklerin İslam’la şereflenmesiyle birlikte Yesevilik, Vefâîlik, Kalendirilik ve Haydarilik gibi ilk dönem tasavvufi ekoller olarak gün yüzüne çıkmış oldular. Öyle ki Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.leri Türk’ün alperen kimliği kazanmasında Başbuğ veli olarak gönüllerde taht kurar da. Nitekim Kuzey Türklüğü içinde, Asya ve diğer Türk coğrafyalarına İslam’ın dalga dalga yayılmasında O’nun manevi soluğunun etki payı çok büyüktür. Nitekim Ahmet Yesevi Hz.lerinin dergâhında alperenlik ruhu kazanan Türkler gittikleri yerlerde İslam’ın yayılmasında ileri karakol görevi üstlenmişlerdir. Şu da var ki; Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin yetişmesinde de Hâce Yusuf-i Hemedânî ve Aslan Baba’nın çok büyük payı vardır. Hem nasıl ki Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.leri Türk’ün alp’ine nefes olmuşsa, Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)’de Hace Ahmet Yesevi'ye nefes olmuştur. Böylece Türkün alp’leri kaynağından aldıkları alpereni ruhu nefes sayesinde “Alperen Başbuğu”nu baş tacı veli edinmiş oldular.
Tasavvufi ekoller 11. Yüzyıldan başlayarak 14. Yüzyıla kadar bulundukları bölgelerle sınırlı kalmayıp Anadolu’ya da uzanmışlardır. Hiç kuşkusuz bunlar arasında devletle barışık olan ekoller var olduğu gibi başkaldıran ekollerde var olmuştur. Nitekim 13. Yüzyılda Babaî Ayaklanması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Zira tarihler 1240 yıllarını gösterdiğinde II. Gıyaseddin Keyhusrev döneminde Baba İlyas-ı Horasani, ekonomik ve sosyal yönden sıkıntı çeken Türkmenlere kurtarıcı sıfatıyla yetiştirdiği halifelerin her birini civar bölgelere yollayarak isyana teşvik için hazırlıklara koyulmuşlardır. Hatta Baba İlyas’ın müridi Baba İshak önderliğinde Türkmenler Kefersud bölgesinde yaptıkları isyanlarla dikkatleri üzerlerine çekip büyük ölçüde başarılı oldular da. Ancak Baba İlyas isyana kalkışmanın bedelini Selçuklu kuvvetlerince Amasya’da idam edilerek öderken, isyana kalkışan Türkmenlerin birçoğu da Kırşehir’de Malta ovasında kılıçtan geçirilerek bedel ödemiş oldular. Kaçıp kurtulanlar ise Baba İlyas’ın küçük oğlu Muhlis Paşa öncülüğünde firar ettiği bölgeleri mesken tutaraktan Babaîlik halkası oluşturacaklardır. Neyse ki Babaîlik halkası Baba İlyas’ın küçük oğlu Muhlis Paşa elinde büyük ölçüde siyasi ekol olmaktan çıkıp dini ve tasavvufi hüviyete bürünen ekol olarak ortaya çıkar. Ayrıca Baba İlyas’ın Anadolu’nun değişik yerlerine gönderdiği tasavvufi meşrepte yol izleyen halifelerinden;
-Aynüddevle Dede (Ayna Dola) ile Şeyh Osman Bağdın Hacı; Tokat ve Kırşehir’de,
-Şeyh Balî; Yozgat ve Kırıkkale’de,
-Şeyh Edebâli; Bilecik çevresinde,
-Emîrcem Sultan; Sulucakarahöyük’ün kuzey taraflarında,
-Hacı Bektaş-i Veli; Kırşehir ve Nevşehir bölgelerinde irşada koyulacaklardır.
İşte yukarıda bu sıraladığımız önderlerin dışında 14. Yüzyılda aynı çizginin devamı diyebileceğimiz “Baba” unvanıyla yâd edilen diğer Babaî şeyhlerinden:
-Sarı Saltuk ve halifesi Barak Baba; Anadolu ve Rumeli’de,
-Aybek Baba; Amasya’da,
-Buzağı Baba; Konya’da,
-Tapduk Baba ise Sakarya civarında irşada koyulmuş olacaklardır.
Vefâîlik
Malumunuz asıl adı Muhammed b. Muhammed Árîz olan Ebû’l-Vefâ; aynı zamanda Vefâîlik yolunun kurucu Piridir. Ebû’l-Vefâ Irak’ın Kusam bölgesinde dünyaya gelip ilmi tedrisatının büyük bir bölümünü de Bağdat‘ta tahsil ettikten sonra Buhara’ya gitmiştir. Buradan da tekrar Bağdat’a dönüş yapıp Ebu Muhammed eş Şünbüki’ye çok büyük vefa ve sadakatle bağlanmıştır. Ve gösterdiği bu sadakatine karşılık Şeyhi onu Ebû’l-Vefâ ismiyle anmıştır hep. Gerçekten de onun ahde vefa karakteristik duruş özelliği posta oturduktan sonra da adına uygun irşadıyla etrafını etkileyip kurduğu halka ve yetiştirdiği halifeler aracılığıyla Vefâîlik yolu dalga dalga yayılış kayd eder de. Derken 13. Yüzyıl Anadolu’sunda Vefâîlik yolu Baba İshak ve Baba İlyas Horasani kanalıyla temsiliyet kazanmış olur.
Kalendirîlik
Kalendirîlik zühd ve takva hayatını esas alan tasavvufi anlayışının tam aksine İran ve Orta Asya’da dünyadan el etek çekmesiyle dikkat çeken ham yobaz kaba softalığı düstur edinen bir yoldur. Dahası hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete dayalı zühd ve takvayı esas alan tasavvufi hayat biçimi yerine daha çok ham yobaz ve kaba softa bir şekilde yozlaşılmış hayat biçimini kendine düstur edinenlerin ortak adıdır kalenderilik. Hiç kuşkusuz ham yobaz kaba softa hayat tarzı edinmelerinde ‘Melâmeti’ denen bir akımın çok büyük etki payı vardır. Malum Osmanlının gerileme dönemine girdiği süreçte hemen her müessese yozlaşmaya yüz tuttuğu gibi maalesef bunda Melâmetî çizgide yürüyen Kalenderîlik tasavvufi ekolü de tıpkı Cevlaki, Haydarî tasavvufi ekolleri gibi yozlaşmaya yüz tutup ana caddeden sapma eğilimi göstermişlerdir. Nitekim aşağıda sunacağımız kıssada iki kişi arasında geçen konuşmalar ham yobaz ve kaba softa yozlaşmışlıktan neyi kast ettiğimiz hususunda meramımızı anlatmaya ziyadesiyle yetecektir:
Barbaro şahsın yanına gelen bir Kalenderî mürit şöyle sual eyler:
-Kimsiniz siz?
Barbaro cevaben:
-Yabancıyım der.
Kalenderi mürit bunun üzerine:
-Ben de dünyaya yabancıyım ve bu yüzden onu terk-i diyar eylemeye karar verdim deyip böylece izini iz sürdüğü yolun ham yobaz ve kaba softa yozlaşılmış kişilik halini ortaya koymuş olur. Oysa gerçek tasavvufi hayatta “Halk içinde Hak olmak” düsturu esastır. Kelimenin tam anlamıyla hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak temel düstur olup bu temel düstur aynı zamanda gerçek tasavvufi hayat biçiminde “halvet der encümen” olarak anlam kazanır da.
Haydarîlik
Peki ya, Haydarîler? Malum Kutbüddin Haydar tarafından tasavvufi meşrep üzere kurulan Haydarîlik yolu müntesiplerinin kahır ekseriyeti de kalenderîlik yol üzere hareket edeceklerdir. Öyle ki, dünyadan el etek çekip kalenderi yapıya bürünmeyi marifet addederler hep. Şimdi sormak gerekir, sanki kalenderi yapıya büründüler de başları göğe mi erdi? Ne mümkün, onlarında akıbetleri tıpkı Anadolu’da 15.yüzyıldan sonra Şemsîler, Camîler, Edhemîler, ve Rum Abdalları gibi kendilerine benzeyen diğer tasavvufi ekollerle birlikte tarihin tozlu raflarına gömülüp isimleriyle cisimleriyle birlikte eskiyerekten silinmeye mahkum olacaklardır. Şimdi ise onlardan geriye kalan sadece Bektaşilik çatısı altında müzelik olarak devam ettirmeye çalıştıkları küllenmiş kültürel boyutta sembolik gelenekleri kaldı dersek yeridir.
Devam edecek
