google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

Dr. Mehmet Güneş’in kaleminden

7 Ocak 2002 tarihinde Hakk’a yürüyen

Şeyhzâde Ahmet Şevki Ergin (k.s.) Hazretlerinin

Âlem-i Cemâle vuslatının 19. sene-i devriyesinde

O’nu minnet, hürmet ve hasretle anıyor;

azîz hâtırasını rahmetle yâd ediyoruz. 

Bir yerleşim yerini şehir hâline dönüştüren, o beldeye “Medenî”nîmetler bölüştüren, o topraklara rûhâniyet veren ve şerefli hâle getiren o mekânlarda yaşayan mübârek insanlardır. Bu sebeple olsa gerek ecdâdımız; “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn”,yâni “Mekânın şerefi, orada bulunan iledir.” demişlerdir.

Öyle insanlar vardır ki, şehrin adı anıldığında hemen akla o zâtlar gelir veyâ kendileri yâd edildiği zaman yaşamış olduğu şehirler hatırlanır. Onlar; yaptıkları, yazdıkları, yaşadıkları ve yaşattıklarıyla şehre damgasını vurmuş ve gönüllerde taht kurmuş güzel insanlardır. Onlar; o beldeye, topluma ve insanlığa yapmış olduğu hizmetler dolayısıyla hiç unutulmazlar, asırlar geçse de rûhâniyetleriyle yaşarlar, hedefleri, hayâlleri ve ideâlleriylehayâtiyetlerinidevâm ettirirler. Onlar; diri bir yürek kaldıkça unutulmazlar, geceye karışıp gitmez, nisyâna terk edilmezler, geceleri yırtan müjdeli bir şafak gibi her dem gönüllere ışık vererek yaşamaya devam ederler.

Onlar; yağmur misâli herkesin yüreğine rahmet olarak yağan, rûhâniyetlerininnûruylamânevî bir güneş mîsâligönül ufkuna doğup karanlıkları aydınlatan, semânın dilinden ilhâm alıp sükûtun lîsânında hâllerini konuşturan, insanları yaratılış gâyesiyle buluşturarakhayatı anlamlı kılan, himmetleri, duâları ve nefesleriyle toprağı vatanlaştıraninsân-ı kâmillerdir.Onlar; ihlâs, samîmiyet müsamaha, tevâzû, hüsn ü zan, hizmet, muhabbet ve aşk ikliminde yürekleri îmannûruyla ve semâvî güzellikler mayalayan, irfan geleneğimizin irşat metotlarıyla gönüllere irtifa kazandıran, “ilmi” “hâl” ile bütünleştiren ülfet ve sohbetleriyle ruhları kanatlandıran güzel insanlardır.

Eyüp Sultan’la özdeşleşmiş olan İstanbul, Hacı Bayram ile hatırlanan Ankara¸ Yunus Emre’yle güzelleşen Eskişehir, Emir Sultan ile mayalanan Bursa,  Somuncu Baba ile nurlananNiğde / Dârende, Mevlânâ ile özdeşleşen Konya, Aziz Mahmûd- Hüdâyî’yleziynetlenen Üsküdar¸ ÂhîEvrân ile şekillenen Kırşehir, Hacı Bektaş’la renklenen Nevşehir, İznik’le bütünleşen Eşrefoğlu Rûmî ve daha nice büyükzâtlar, bulundukları yerleri ve sonraki zamanları varlıklarıve rûhâniyetleriyleşereflendirmişlerdir…

İşte bu güzel insanlardan birisi de; Yozgat’ın mânâ sultanı, Yozgatlının ruh hamurkârı olan ve Bozok Sancağı’nın ufuklarınınûrânî güzelliklerle aydınlatanŞeyhzâdeAhmed Şevki Ergin (k.s.) Hazretleridir.“Yozgat’ın mânevîmîmârı” olan Ahmet Şevki Ergin Hocaefendi¸ “Altın Silsile” olarak tâbir edilen mürşîd-i kâmiller kuşağının son halkalarından birisi ve irfân geleneğimizin Yozgat’taki en mümeyyiz temsilcisidir.Aldığı dînî eğitimvemürşitleri Gümülcineli Mustafa Efendi ve DedikhasanlıŞâkir Efendi’nin himmetiyle “Nefsin hezimeti ve rûhun zaferi” diye târif edilen tasavvuf yolundakat ettiği mânevî mertebeler ve ikmâl ettiği seyr-ü sülûk sâyesinde O; yeryüzünde insanların imrendiği, gökyüzünde meleklerin gıpta ettiği ve Yozgat’taki herkesin çok büyük hürmet ve muhabbet beslediği çok muallâ ve mübârek bir makama yükselmişkâmil bir mutasavvıftı.

Tasavvuf; Allah(c.c.)’a tam bir teslîmiyet içinde bulunulması, her an Allah(c.c.)’la birlikte olunması, insanı Allah(c.c.)’tan uzaklaştıran her şeyden âzâde kalınması, Allah Resûlü(s.a.v.)’nün sünnet-i senîyyelerine titizlikle uyulması;kulun,ve innekele’alâhulûkinazîm buyurulan Muhammedî ahlâk ile ahlâklanması, Rızâ-i Bârî’ye erişmek için sâlih amel işlenmesi, zühd ve takvâdaderinleşilmesi, vaktin Zikrullâh’a vakfedilmesi, kalbin maddî ve mânevî kirlerden arındırılması, rûhun nurlandırılması prensiplerini “bire bir eğitim” temelinde gerçekleştiren İslâm’ın çok özel bir parantezidir. Tasavvuf; nefsin terbiye edilerek insan-ı kâmil olma istikametinde mesâfekatedilmesi esasına dayanan eğitim bilgisi ve metodunu hâvibir îman, irfan, aşk ve şevk ikliminde yaşanan derûnîkemâlâttır.

Tasavvuf; “kâl” ile değil “hâl” ile yaşanan, bâtınîâlemdeki mânevî yolculuk aşamalarıyla gerçekleşen, Mutlak Hakîkat”e vuslat gâyesinemâtuf olan,“Vahdet Makâmı”na ulaşmayı hedefleyen  ve“vehbî bir  ilim” diye vasfedilenbir “ilm-i ledün”dür.Tasavvuf; sözle anlatılamayan ve anlaşılamayan; ancak yaşanarak öğrenilebilen “bir aşk iklimi” ya da daha doğru bir ifâdeyle söyleyecek olursak “İlâhî aşkla yaşanan bir hayat tarzı”dır. İşte “Altın Silsile” denilen bu kutlu yolun mümtaz temsilcilerinden birisi de ŞeyhzâdeHacı Ahmet Şevki Ergin (k.s.) Hocaefendiydi.

*  *  * 

ŞeyhzâdeAhmed Şevki Ergin, H. 1322/ M.1906 yılında Yozgat’ta doğmuştur. Yozgat’taki Cevheri Ali Efendi Medresesi’ndeki mahalle mektebinde tahsil hayatına başlamış, sonra Yozgat’taki Demirli Medrese’de açılanDaru’l-Hilâfe’ye, burası kapatılınca da İstanbul Daru'l-Hilafesi’ne devam ederek tahsilini, sürdürmüştür. İstanbul’da Fatih Müderrislerinden Gümülcineli Mustafa Efendi’nin, 1925 yılından îtibâren de Yozgat’taki Dedikhasanlı Şakir Efendi’nin rahle-i tedrîsinden geçmiş ve mânevî feyzler almıştır. Bu mânevî eğitim ve irşâd 1937 yılında Şakir Efendi'nin vefatına kadar devam etmiştir. Nakşilik’te Ayazma Camii İmam-Hatibi Mustafa Hulusi Efendi’den; Halvetîlik ve Kadirîlikte ise görevi (ceddinden devam eden kolun son temsilcisi olan) Damatzâde Necip Efendi’den devralmıştır…

ŞeyhzâdeAhmed Şevki Ergin (k.s.), Yozgat’ın Karga Köyü’nde 16 yıl ilkokul öğretmenliği, bilâhare dört yıl gezici başöğretmenlik yaptıktan sonra, İl Millî Eğitim Müdürlüğü Köy Bürosu'nda görev almıştır. Bu görevdeyken, -1953 yılında- açılışında büyük emek ve gayret sarf ettiği Yozgat İmam-Hatip Okulu’nda on yıl kadar meslek dersleri (Arapça, Akaid, Din Dersi, Siyer ve Ahlâk) öğretmenliği yapmıştır.Hocaefendi, sâdece bu okullarda aldığıbilgilerlleiktifâ etmemiş, “Hikmet ve değerli bilgiler mü’minin yitik malıdır, nerede bulursa alır.”hadisimûcibincebir ömür kendinden bilgili ve irfan sâhibi kimseler aramış, sormuş ve onlardan daistifâde etmiştir.  Nihayet 13 Kasım 1971 tarihinde 47 yıllık devlet hizmetinden sonra 65 yaşını doldurduğu için yaş haddinden emekliye ayrılmıştır.   Yozgat’ta görevde bulunduğu müddetçe 1987 yılı sonuna kadar dedesinin adıyla andan “Şeyh Ahmet Efendi Camii”nde fahrî olarak tam 40 yıl imam ve hatiplik görevinde bulunmuştur. 1971 yılında emekli olduktan sonra 1947 yılından beri fahri olarak yaptığı dedesinin câmiindeki imam-hatiplik görevine ve kedisinden feyz almak isteyenlere daha fazla zaman ayırmıştır. Boş vakitlerini tam manâsıyla ibadete ve sohbete tahsis etmiş, sohbetlerinin ana konusu daima Kur’ân ve Sünnet ağırlıklı olmuş, insanları iyiye, doğruya, güzele ve îtidâle sevk etmiştir.Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in hayâtadâirbilcümle tavsiyelerini –büyük küçük demeden- imkân dâhilinde büyük bir hassâsiyetleuygulamaya çalışmış, ibâdetlere taalluk eden kısımları îfa etmekte aslâ ihmâl ve tekâsül göstermemiş,sünnete uygun yaşamanın hakîkî örneklerinden birini ortaya koymuştur.

Dînine, milletine, devletine ve kültürüne aynı derecede bağlı ve saygılı olup, günlük hayatında herkesten farksız, gösterişten uzak ve  sâde bir insan olarak yaşamış; o sâdece “mârifete” talip olmuş; günümüzdeki sıkça yapıldığı gibi; “hem mârifete, hem siyâsete, hem servete, hem de devlete”aslâ ortak olmaya kalkışmamış, zinhar dünya malıyla hiç işi olmamıştır…O; büyük küçük herkese insan olduğu için saygı göstermiş, muhatabına yumuşak bir sesle hitap etmiş,  kısa¸ öz ve mânîdâr konuşmalar yapmış,  temizliğe çok önem vermiş ve toplum içine çıkarken genelde ayakkabı dahil, açık renk veya beyaz giyinmeyi tercih etmiştir.Hoşuna gitmeyen söz ve olaylarla karşılaştığında itidalle neticeyi beklemiş, böyle durumlarda yanındakilere;“Ya kızmayacaksınız, ya da kızdığınızı belli etmeyeceksiniz.” “Kızmak yasaktır, öfkeyi yenmek esastır.”tavsiyelerinde bulunmuş ve “Sabır demirden leblebi, yiyebile aşk olsun” sözünü sık sık ifâde etmiştir.  Kendisine müracaat eden herkese imkân nispetinde yardımcı olmaya çalışmış, kimseyi reddetmemeye gayret göstermiştir. O; kendisiyle herhangi bir konuda istişâre etmeye gelenleri önce dikkatle dinler; olumsuz cevap vermesi gereken kimselere bile, onun incitmemek için olumsuz cevabı doğrudan söylemezdi.Konuyla ilgili bir fıkra, bir hikâye veya büyüklerin hayatlarından alınmış bir menkîbe anlatarak muhatabına gerekli cevabı verirdi.O, çocukluğundan beri hiç namaz borcu olmadığını söylerdi…

ŞeyhzâdeAhmed Şevki Ergin  (k.s.)Hocaefendi; okumayı seven, herkesi okumaya teşvik eden, kendisi de okuyarak her geçen gün yeni bilgiler öğrenenve kendini yenilemesini bilen âlim ve fâzıl bir insandı. Çeşitli Kur’ân tefsirlerini, hadis kitaplarını ve şerhlerini okur ve onlardan öğrendiği yeni bilgileri de sohbet halkasındaki insanlarla paylaşırdı. Anlattığı her konuyla ilgili âyet ve hadisleri ezberden okur, konuşmalarına okuduğu bu âyet mealleri ile başlar, sonra aynı konuda bir kaç hadis meali ilave eder ve sözlerini güzel dilek ve tavsiyelerle bitirirdi. Allah(c.c.)’ın Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’e ilk emrinin “Oku!” olduğunu, dolayısıyla okumanın ve “İlim öğrenmenin her Müslüman kadın ve erkeğe farz kılındığını”  söyler ve “İlmin ibadet için, ibadetin de önce kişinin kendini ve Yaradan’ını tanıması, sonra da iki dünya huzuruna ermek için gerekli olduğunu”ifâde ederdi.

Efendi Hazretleri; gayet nazik ruhlu, ince zevkli, şiiri, edebiyatı ve bediî sanatları seven bir kişiydi. İlk gençlik yıllarında hece ve aruz vezniyle deneme mahiyetinde birkaç şiir yazmış, şiirlerinde “Şevkî” mahlasını kullanmıştır. Fakat daha sonra buna devam etmemiş, şiirlerinin yayılmasını da istememiştir. Ezberinde pek çok şiir ve vecize mahiyetinde manzûmeler bulunur ve onları konuşmaları esnasında sırası geldikçe yumuşak bir ifadeyle okuyarak sohbetlerini ziynetlendirirdi.

30 Aralık 1992 tarihinde geçirdiği bir şeker komasıyla yatağa bağlı kalmış ve bu tarihten sonra yataktan bir daha kalkamamıştı.  Hasta yattığı ilk koma günleri hariç hiçbir zaman şuurunu kaybetmemiş, bitkisel hayat yaşamamış, ibâdetlerine yattığı yerden devam etmiş, dilinden tesbihât ve tehlilât eksik olmamıştı.Ömrünü insanlarinirsad ve hizmetine adamış bir gönül sultanı olan Efendi Hazretleri,bundan 19 yıl önce 7 Ocak 2002 tarihinde dünya zahmetinden Allah(c.c.)’ın rahmetine hicret etmiş ve Âlem-i Cemâl’e vuslat için 96 yaşında Hakk’a yürümüştü.

* * *   

Yozgat’a adım attığınız ilk andan îtibârenAhmed Şevki Ergin (k.s.) Hocaefendi’nin halk tarafından ne kadar çok sevildiğine, ne büyük ölçüde tâzim edildiğine ve hürmet gösterildiğine her gittiğiniz yerde şâhit olursunuz.Gerçekten de; hangi meşrebe, hangi mesleğe, hangi mizâca ve hangi kanaâte sahip olurlarsa olsunlar, yediden yetmişe bütün Yozgatlıların ve O’ndan feyz alanların; Şeyhzâde Ahmet Efendi’ye duydukları hürmet ve muhabbette aynı noktada birleştiklerini, O’na karşı besledikleri saygı ve sevgide de aynı paydada buluştuklarını görürsünüz. Öyle ki, Yozgat’taki dükkânların hemen hepsinde, yüz çizgileri “Tevhid kaleminden bir satır” olan; sîmâsındaki nur, gözlerindeki mâsumiyet, duruşundaki asâlet, ötelere yaslanmış mütebessim bakışlarındaki derinlik ve letâfetle sizi gayrı ihtiyâri olarak etkileyen ve çehresinden yayılan mânevî ışıkla yüreğinize nüfûz eden bir resimle karşılaşırsınız. Bakışlarıyla insanın içini ısıtan, çehresinden “bir tatlı huzur” yayılan ve “göz değince Allah’ı hatırlatan” bu kişinin “Efendi Hazretleri” diye hitap edilen mübârekzâtın; çok farklı ve sıra dışı bir insan olduğunu gördüğünüz anda hisseder, resmin altındaki “Seni hiç unutmayacağız!” ibâresini okurken bile kendinize bir çekidüzen verme ihtiyâcını duyarsınız…

Şeyhzâde Ahmet Şevki Ergin (k.s.) Hocaefendi’nin şahsiyeti, fazîleti, hizmetleri ve ahlâkî özellikleri hakkında bilgi sahibi oldukça ona karşı çok daha fazla muhabbet besler ve onun ne büyük bir Allah Dostu olduğunu daha iyi anlarsınız… Ve Yozgatlılardan ve O’nu tanıyanlardan; “Şeyhzâde Ahmet Efendi”nin, insanlık ufkunda tulû eden İlâhî aşkın aydınlığını Bozok semâlarından Türkiye’nin dört bir yanına yansıtan bir nur şelâlesi olduğunu dinlersiniz…

* * *   

Bazı insanlar vardır, uzaktan devâsâ görünürler, yaklaştıkça azametini kaybederler, küçülüp giderler. Ama bazı kişiler de vardır ki, tanıdıkça, yakınlaştıkça gitgide büyüdüğü görür, teâazuun zirvesindeki heybetine şâhitlik edersiniz. İşte Şeyhzâde Ahmet Efendi de; yaklaştıkça büyüyen, yakınlaştıkça farklı pek çok özelliğinin farkına varılan, tanıdıkça güzellikleri daha çok ortaya çıkan ve O’na karşı duyulan muhabbet duygusu ziyâdesiyleartan  kelimenin kâmil mânâsıyla“bir güzel insandı.”

Çünkü O;Rahmân ve Râhîm olan Allah(c.c.)’ın emrettiği istikamette Kur’ânî bir hayat yaşayan,îmânınnûrânî ışığını yüzünde taşıyan, ilhâmınıAsr-ı Saâdet’ten alan, İki Cihan Güneşimiz’in ahlâkıyla ahlâklanan, inancını hayatın bütün safhalarına yansıtan ve“sırât-ı mustakim”den aslâ ayrılmayan kâmil bir Müslümandı.

O; İslâm’ı aşkla yaşayan, “Din aşktır.”fehvâsıncaMârifetullâh ve Muhabbetullâh ikliminde aşkı yaşatan, kalbindeki îmannûru çehresine yansıyan, gözlerine Mâverâ’nın parıltıları vuran, gözbebeklerindeki ışıltılardan nurânî güzellikler yayılan ve yanında olmaktan tatlı bir huzur duyulan “Gül” yüzlü bir Allah (c.c.) dostuydu.

O, “Emrolunduğumuz gibi dosdoğru ol”mamız, sünnet üzre bir hayat yaşamamız, âhiretteki büyük hesâba göre kendimizi hazırlamamız gerektiğini anlatırdı. Rahman’ın nefesinden bir parça olan sohbetleriyle çevresini aydınlatır, “Nasıl ki, direksiz bir çadır olmazsa, amelsiz bir îmanın da olamayacağını”sık sık hatırlatan, gönülleri Muhabbet-iRasûlullah ve Aşkullahile doldurmaya çalışan Hilâl bakışlı bir Hak aşığıydı.

O;“Âlemlere rahmet” olan Fahr-i Kâinât Efendimiz(s.a.v.)’in her hâlini davranışlarına taşıyan, kalplere “Gül” yaprağıyla sevgi döşeyen ve Yozgat’ın gönül dünyasına güneş olup ışıyanmüstesnâ bir mânâ sultanıydı.

O; ufuklarımızdaki zifirî karanlığı fecr-i sâdıka çevirecek olan tek istikametin Kıble, tek önderin Efendimiz Aleyhisselâtı Vesselâm olduğunu zihinlere, yüreklere ve ruhlara nakşeden ve üsve-i hasene(en güzel örnekolan Şanlı Peygamberimiz(s.a.v.)’in her hâlini rehber edinen bir nübüvvet mektubuydu.

O; Allah (c.c.) ve Rasûlullah(s.a.v.)’a âşık, her hâli sünnete murâfık, dili kalbine sâdık, kalbi diliyle mutabık, kapısı herkese açık, yürekteki paslı kilitleri açmaya muvâfık, “Dîdârı Muhammed rûh-ı pâkindeayândır” övgüsüne lâyık bir îman burcuydu.

O; “akleden kalbe” hayatiyet kazandıran, îman eden aklı yüreklendiren, rûhumuzun izzetini gölgeleyen günahkâr ahvâlimizi nedâmet sırrına erdiren, dünyevî tutkulara İlâhî aşkın güzelliklerini bildiren,hayâtın“Hakikat”le kemâle ermesi için aklımıza aşkla abdest aldıran, takvâ sahibi olmadaki tâkatsizliğimiziirşâdıyla güçlendirir, nefis terbiyesinin öneminemütemâdiyen dikkat çeken kâmil bir mürşitti.

O, İslâm’ın özünü anlayan ve anlatan; İslâm’ın topyekûn bir hayat nizâmı olarak kabul edilmesi gerektiğini kavrayan ve kavratan, Şanlı Peygamberimiz(s.a.v.)’in sünnet-i seniyyelerini yaşayan ve yaşatan;yaratılış gâyesiniidrâk edemeyen hiçbir idrâkin, idrâksizliğin ötesine geçemeyeceğini bilen ve bildiren; dînî bir hayatın ve hayatlı bir dînin ifrat ve tefrîte kapalı, vasat ve îtidâle açık olması gerektiğini zihinlere nakşeden,Müslümanların gönül ve akıl irtifâlarını yükselterek “Müslümanlık en büyük nîmet ve şereftir” diyen ve mü’minlerin“akl-ı selîm-kalb-i selîm-zevk-i selîm” ile  hareket etmesinin ehemmiyetini özellikle  belirten neslimizin ruh hamurkârıydı.          

O, İslâm’ın tahrif edilmeye çalışıldığı bir zaman diliminde; Müslüman’a şuur, gönüllere nûr, kalplere sürûr ve herkese huzur veren güzide bir öğretmendi. Âhireti unutup dünyaya demir atacağını zanneden insanlar bile, O’nun nûranî yüzünü görünce bir başka âlemin iklimine vâsıl olurdu. Yıllarca ot bitmeyen kıraç topraklar, O’nun eli değdiği zaman yemyeşil bir vâdiye dönerdi. Çünkü o, tevhidin tevekküle bakan yamaçlarında tefekkür çiçekleri deren, gizli tecellilerin esrarına eren, sevdâsıyla gönülleri serinleten ve yeni bir diriliş yolunu gösteren mümtâz  bir gönül mîmârıydı

O, “Allah tarafından ne kadar sevildiğinizi öğrenmek istiyorsanız, Allah’ı ne kadar sevdiğinize bakın” diyen tasavvuf ehlinin nûrânî bir halkasıydı. O, özün biçimde şekilleneceğini bilen, bu sebeple de tavır ve üslûbunu davranışlarıyla güzelleştiren bir tevâzûâbidesiydi.

O; tavır ve davranışlarındaki nezâket, zarâfet, muhabbet, sükûnet ve samîmiyet sebebiyle çevresindekileri pozitif bir enerjiyle buluşturur; ışığın pervâneyi kendine çektiği gibi genç-ihtiyar O’nu tanıyan herkes için kuvvetli bir câzibe merkezi oluştururdu.  O; herkes kendisinden bir parça bulduğu, kendisini çekim alanı içine alıp götürdüğü, ismi söylendiğinde herkesin güven duyduğu mübârek bir zâttı.   O’nun irşâdıyla zihinlerdeki fırtınalar durulur, tevcih edilen sorular en güzel cevabını bulur ve sohbetlerinden herkes nasîbince feyz alırdı. 

O; mânânın vârisleriyken maddenin köleliğinde körelen, maddeye mânâ penceresinden bakamadığı için ruh dünyası daralan, mânâsız maddenin girdâbında nefsin ipine sarılan ve böylece hayatın dış yüzünde yorulan insanımızın iç dünyasınanûrânî güzellikler yağdıran, günah kiriyle kararan kalpleri irşat zemzemiyle yıkayıp Hak yoluna revân eyleyen, çöle dönmüş gönülleri İlâhî sevdânın rahmetiyle gülistan eyleyennâdide bir mürebbiydi.

O; rahle-i tedrisinden geçenleri ve sohbet halkasında irfânî kültürle tanışan  “Mâsum Anadolu’nun saf çocukları”“Sonsuzluk Kervânı”yla buluşturan ve milletimizin gönül fâtihleri olan “Velîler Ordusu”nun günümüzdeki son temsilcilerindenolup, “Gül”-efşân bir irşat şelâlesiydi.

O; düşünce kutuplarımıza îman ateşi taşıyarak yüreklerimizi tutuşturan, kalplerimize “Gül” yüzlü güneşler bölüştüren, İslâm’ın ferâhfezâ ikliminde gönülleri buluşturan ve Anadolu’nun bağrından fışkıran berrak bir tasavvuf pınarıydı.  

O; Hakk’ın lûtfettiğinîmetleri hakkıyla idrak ettiği için, “Ne kadar şükretsek azdır” sözünü sıradan bir “kal” olmaktan çıkarıp, en kâmil mânâsıyla“hâl”e dönüştüren, ilmiyle âmil bir mübelliğdi. Çünkü O, sayısız nimetlere karşı sayılı şükrün büyük bir eksiklik olduğunu çok iyi bilen ve bildiren, devamlı hep hamdetmeyi, her nefeste şükretmeyi ve her dem zikretmeyi tâlim ettiren Kıble yürekli bir insan-ı kâmildi.

O, bizleri gaflet girdâbından kurtarıp îmanınemînsâhiline kavuşturur, “Tebessüm sadakadır diyen mütebessim bakışlarıyla hayâtımızı Muhammedî sevdâlarla buluşturur, tebliğini yaşantısıyla, söylediklerini yaptıklarıyla konuşturur, sükûtun bütün lehçelerini bildiği için lisân-ı hâl ile konuşur, kalbinin nabzını lîsânına döker, İlâhî aşkı sadece diline tespih etmeyip hayatıyla çekerdi.

O; kendimize âit mukaddes rüyâlar görmemiz için mânevî dünyamızı aydınlatan, Emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünker” için ömür boyu durup dinlenmeden çalışan, tevâzuun zirvelerinde dolaşan, gökkubbedeunutulmazhâtıralar ve sayısız “hoş sadâ”lar bırakan “Gökteki Yıldızlar”ın vârisiydi.

O; millî, İslâmî ve insânî hasletlerimizi, medeniyet tasavvurumuzu, irfan geleneğimizi ve tarih şuurumuzu; önce kendisine, sonra da âleme nîzam vererek dünyaya hükmeden mübârekecdâdımızdan almamız gerektiğini çok güzel bir üslûpla ifâde ederdi. O’nun sohbetinden feyz alanlar, O’nda mevcut olan bir çok üstün vasfın yanında; tarih kültürünün, tarih şuurunun ve Osmanlı sevgisinin ne kadar şümullü olduğunu bizâtihî görür; ecdâdımızla ilgili müthiş tespitler dinler, tarihimize ve tarihî kahramanlarımıza ne kadar önem verdiğine şâhit olurdu. O’nun İslâm büyüklerine karşı derin bir hürmeti ve Osmanlı sultanlarına karşı çok özel bir muhabbeti vardı. O; Osmanlı’nın hiçbir İslâm devletine nasip olmayan altı asırlık ihtişamını; “Hâdimü’l-Kur’ân” olmasıyla, Peygamber sevgisini her açıdan -itaât, hürmet ve hizmet yönüyle- bayraklaştırmasıyla, İ’lâ-yıKelimetullah için gönül fethine çıkmasıyla ve “ardında çil çil kubbeler” bırakmasıyla açıklardı. 400 çadırlık bir aşiretten cihana hükmeden bir devlet kuran mübârekecdâdımız Osmanlı’ya hürmet ve muhabbetin milletimiz için bir mükellefiyet olduğunu söylerdi. Odasında Devlet-i Âliyye’nin ulaştığı sınırları gösteren büyük bir Osmanlı haritası vardı. Bu harita üzerinde yazılı olan, “Sen istersen tekrarı hayâl değildir” ibâresi, O’nun tarih şuurunu, millî mefkûresini ve büyük özlemini âşikâr bir biçimde ortaya koyardı... Ve eliyle Osmanlı Cihan Devleti’nin 22 milyon kilometre karelik hâkimiyet coğrafyasını işâret ederek “Ecdadımız üç kıt’aya yayılan bu toprakları uçakla değil, araçla değil, at sırtında fethetti” sözünü dilinden hiç düşürmez; Muhabbetullah ve Muhabbet-i Rasûlullah ile yetişen Osmanlı Türklerinin tarihe altın harflerle yazdığı şeref levhalarından bahseder ve tarihi mefâhirimizi zihinlere nakşederdi...1980’lerdeki Humeyni rüzgârının es/tiril/diği yıllarda O’na “Hocam! İran ve Humeyni hakkındaki değerlendirmeniz nedir?” diye bir soru tevcih ettiğimde: “Bunlar zor sorular, ben bu mevzuları nerden bileyim; bu soruyu mübârekecdâdımız Yavuz Sultan Selim Hân’a sormak gerekir!” diyerek, bir cümlede kitaplık çapında bir cevap vermişti. Böylece, hem Ehl-i Sünnet îtikâdıyla ilgili çok mühim bir mesaj vermiş, hem Osmanlı’ya olan inancını göstermiş, hem de târih şuurunun ne demek olduğunu ortaya koymuştu.                   

O; İ’lâ-yıKelimetullah aşkıyla canını ve kanını sebîl eden, tarihte inşâ ettiğimiz muhteşem medeniyetimizin yeniden ihyâsının bir mecbûriyet olduğunu söyleyen ve Müslüman Türk milletine mensûbiyetleiftihâreden  hâlis bir Türk’tü…           

O, Hakk’ın sevgisi yüreklerde çoğaltan bir sevdâ nefesiydi. O, bir ahlâk âbidesiydi. O, tadına doyulmayan muhteşem bir rüyânın son cümlesiydi. O; Osmanlı’dan arta kalan son yâdigârdı. O; zemheride “Gül” goncaları yetiştiren bir ilkbahardı. O, bu toprağın nûruydu… O, insanımızın gururuydu. O, kerâmetizâhir bir mânâ sultanıydı. O, kalbimizin âsumanıydı. O, gönül tahtımızın hâkânıydı.

O, “Kevser akan, ‘Gül’ kokan” gönüllerin gülüydü... O, Yozgat’ın mânevî sembolüydü. O; “En Sevgili”nin“Ahmed” ismini alan, “Şevk-i cihan” diye anılan, “Ergin” bir Müslümandı. O; Kıble yürekli, “Gül” gönüllü, Hilâl bakışlı bir güzel insandı. 

Hâsılı kelâm, O’nun irfan bahçesindeki hikmetli sohbetlerinden feyz alanlar; insan olmanın, İslâm olmanın ve Müslüman Türk olmanın ne demek olduğunu yıllar yılı hep O’nun rahlesinde tedris ve tâlim etmişlerdi...  

Çünkü O, vahyin ışığıyla aydınlanmış nûrânî bir yüzün sâhibiydi.

O, “Yaradılana Yaradan’dan ötürü”sevgiyle bakan bir gözün sâhibiydi.

O, Mâveradan esen meltemlerle gönlünü dolduran ulvî bir özün sâhibiydi.

O, Kıble yürekli, sünnet âhenkli, tasavvuf mihenkli pek çok sözün sâhibiydi.

O, gönül dünyamızı Allah’ın boyasıyla telvîn eden Nebevî bir izin sâhibiydi.

O, cümlesinin her hecesinde “Gül”kâfiyesi bulunan bir vezin sâhibiydi.

O, “Ben”likteki nefse bendelik etmeyen “Biz”insâhibiydi.

O, Türk milletinin İslâm’a yaptığı hizmetlerle müftehir olan bir hazzın sâhibiydi.

O, insanlığın felâhı için yeni bir Hilâl doğmasını hayâl eden duâ ve niyazın sâhibiydi.

O; târiflere sığmayan müstesnâ biriydi.

O, tasavvuf halkasının “Gül” yüzlü pîriydi.

O; hem “Nakşî”, hem “Halvetî”, hem de “Kâdirî”ydi.

O; Yozgat’ın “Şıhzâde”si, halkın “Ahmet Efendisi”, gönül verenlerinse “Efendi Hazretleri”ydi.

O, ŞEYHZÂDE AHMET ŞEVKİ ERGİN (K.S.) HOCAEFENDİ’ydi...

* * *   

Şeyhzâde Ahmet Şevki Ergin (k.s.) Hazretleri, Dede Korkut’un

“Gelimligidimli dünya

 Son ucu ölümlü dünya

diyetârif ettiği bu fâni dünyaya 7 Ocak 2002 Pazartesi Günü elvedâ dedi ve müjdeli şafaklarla buluşmak için gurûb etti...  İnancımız odur ki;Şeyhzâde Ahmet Efendi (k.s.), şâirin;

“O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner;

Azrail’e ‘Hoş geldin!’ diyebilmekte hüner.

dizelerindeifâde ettiği hüsn-i hâtimeyle bu dünya hayâtına ölümle bir noktalı virgül koydu, ebedî hayatın güzellikler ummânına yelken açtı ve “Yâr ile bayram kıldı…”

Yüce Rabbimizden Şeyhzâde Ahmet Şevki Ergin Hocaefendi(k.s.)’ninukbâdaki makamını âli eylemesini, bizleri de Sevgili Peygamberimiz(s.a.v.)’in ve O’nun himmet ve şefâatinden mahrum bırakmamasını niyâz ediyoruz.

Hakk’a vuslatının 19. sene-i devriyesinde Şeyhzâde Ahmet Efendi(k.s.)’yi hasret, minnet, hürmet ve rahmetle yâd ederken, hatm-i kelâmı da şiir diliyle yapıyor, “Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler” diyoruz…

  Ve sözün bittiği yerde İlâhi kelâm başlar:

“..Küllü nefsin zâigatül mevt..”*

 “İnnâlillâhi ve-innâileyhirâci’ûn…”*

Hüve’l-Bâkî…

El Fâtiha...

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.