google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html

Hayatın kanunu sanki kavga üzerine kuruludur. Öyle ki bir yerde hak dava uğruna verilen bir kavga varsa biliniz ki bunun tam zıt kutbunda batıl davası kavgası var demektir.  Nitekim Kabil’in Habil’i katletmesiyle başlayan bu ikili kavgada Habil hak ve hakikat davanın kutup başı olurken Kabil ise batıl davanın kutup başı olur. Böylece dünyanın gidişatı bu iki eksen kutup üzere konuklarını karşılar da. Şayet konuklar hak dava üzere ömrünü tamamlarsa ne ala,  aksi halde batıl dava üzere ömrünü heba etmiş olurlar.  O halde hak ve hakikat yolunda şunu iyi bilmemiz gerekir ki, nizamla oynanmaya pek gelinmez, oynandığında hemen her alanda denge ayarımızın altüst olması kaçınılmazdır.  Dolayısıyla buna meydan vermemek için bir yandan Yüce Allah tarafından ilk yaratılmış olan kalem sütunları üzerine hayat nizamımızı bina ederken diğer yandan da bu sütunlar üzerinde kuvvetimizi toplamak gerekir ki İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlem davası uğruna verilen mücadelede denge ayarımız bozulmasın. 

          Bakınız Jean Calvin kendi din anlayışında  “Tek meşru olan din uğruna yapılan savaştır” diyor.  Ve sözlerini şöyle bağlar: ‘Karşılık beklemeyeceksin, yaptıklarına üzülmeyecek sevinmeyeceksin, vazife en büyük ibadettir.’ Aslında bu sözler bize hiçte yabancı gelmiyor, tam da bu noktada bizim zaviyemizden baktığımızda İslam’ın cihad emrini hatırlatan sözler olarak bizde yankı bulur. Her ne kadar cihad denince birilerinin akıllarına hep kılıç gelse de oysa biz biliyoruz ki kılıcın yanı sıra nefsi ıslah etmek ve ilim yolunda cehd etmek gibi pek çok ulvi gayeler uğruna verilen mücadelelerde cihaddır. Nitekim Allah Resulünün onca gazaların ardından ashabına nefisle olan mücadelenin en büyük cihad olarak açıklık getirmesi bunun bariz delilidir zaten. Öyle ya kılıç bir yere kadardır,  ama nefisle olan mücadele öyle değil,  tam tamına bir ömür boyu sürecek bir mücadeledir çünkü. Dolayısıyla nefisle böylesi uzun soluklu mücadele için illa ki kalem donanımına ve hal ilmine (ilmihal)   vakıf olmakta gerekir.  Ki, halden ancak hal insanı olan anlar,  egosunun peşinden koşanlar hem nasıl anlasın ki.

           Gerçekten de hal ilminden bihaber olanlar ahlaken problemli oldukları gibi insancıl ve barışçılda değillerdir. İşin daha da vahim yönü başkalarının acılarından ve kanayan yaralarından medet umup besleniyor olmalarıdır.  Onların hal ilminden anladıkları olsa olsa ellerine tutuşturulmuş ideolojik reçeteler ya da içi boş sloganlardır.  Halden anlamak yürek ister, erdemlilik ister,  sadakat ister,  başkasının derdiyle dertlenmek ister. Tüm bunları ne mümkün içi boş müsvedde reçetelerde ve sloganlarda bulabilesin.  İşte bu nedenledir ki ideoloji uğruna verilen kavgalar bir türlü barışçıl neticelenmiyor,  öyle ki şöyle geriye dönüp baktığımızda tüm ideolojik akımların hemen hepsinin yemişi kan olduğu içindir insanlığa bir türlü huzurlu bir hayat yaşatamıyorlar, tam aksine ortalığı kan gölüne çevirip anarşizm yaşatmaktalar. Hele gençlerin ellerine kalem yerine ideolojik reçeteler ve silah tutuşturmaya görsünler devrim kanla yazılır sloganları eşliğinde masum insanların kanına girmeyi en büyük vazife addedeceklerdir. Oysa bu körpecik gençlerin silah yerine kalem tutuşturulmuş olsaydı hiçbir şüphe yoktur ki her bir gencimiz devletine ve milletine sadık Asım’ın nesli alperen gençlik olacaktı.

            Evet, önce medeniyet kodlarımızı harekete geçirecek Asım’ın nesli insan yetiştirmek gerektir. Zira Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü böyle olmayı gerektirir.  Birde bu gerekliliğin üstüne Devlet-i Ebed-Müddet ülkümüzü iri ve diri tuttuğumuzu düşünün hiç kuşkusuz tüm dünya sathında Nizam-ı âlem güç oluruz da. Güç derken kastımız kaba kuvvet değil elbet, bundan maksat hem madden hem manen güçlü olabilmektir. Avrupa tarihine şöyle bir baktığımızda hak hukuk dedikleri aslında kaba kuvvettir, kuvvet dedikleri ise aslında zulüm ve vahşetin ta kendisidir.  Tabii bu gerçeği görmemek için kör olmak gerekir.  Yaşanan hadiselere objektif pencereden baktığımızda hiçte dedikleri gibi karşımızda uygar bir dünya göremiyoruz.  İnsanlık hak getire, onlar kim hak hukuk kim. Hem tarihte o hak hukuka dayalı insanlığa soluk aldıracak bir medeniyet ortaya koyamamışlar ki şimdi de ortaya koyabilsinler.  

             Peki ya biz?  Bikere bizim köklerimiz sağlam temeller üzerine oturmuş, elbette ki dünden bugüne tüm insanlık medeniyet nedir bizim Türk İslam medeniyetinde gördü. Ki, bizim batı dünyasından farkımızda zaten gücümüzü kaba kuvvetten almak değil, bilakis ilim irfan yolunda döktüğümüz mürekkeb kalemden güç almamızdır.  Delil mi?  İşte tarihte üç kıtada inşa ettiğimiz ilim irfan müesseselerimiz, camilerimiz,  külliyelerimiz,  medreselerimiz, dergâhlarımız, kervansaraylarımız, hanlarımız, çeşmelerimiz, şifahanelerimiz vs. en bariz görünen delillerimizdir.  Öyle ki, bugün olmuş halen o medeniyet kodlarımızdan gönül dünyamıza damla damla akan mürekkeb kalem sayesinde ayakta durabiliyoruz.  Maazallah ilim irfan mürekkeb damlaların kesildiğini bir düşünün hepten kalemsiz bir hayata mahkûm kalmamız an meselesi diyebiliriz. Gönül isterdi ki yeniden medeniyet kodlarımızla buluşabilsek de gönül pınarlarımız damla damla değil coşkun çağlar gibi akaraktan gönlümüzü sulasın.  Hiç kuşkusuz her bir sevda yüklü kalemlerden akan mürekkeplerin damla halde akması bizim kabahatimizdir. Tarihimizle barışık, ecdadımızla barışık, ulemamızla barışık, kültürümüzle barışık olmazsak olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Baksanıza o sevda yüklü ruhumuzu neredeyse yitirecek hale gelmiş durumdayız. Ta ki tarihimizle barışık, ecdadımızla barışık, ulemamızla barışık, kültürümüzle barışık hale geliriz,  işte o zaman sevda yüklü mürekkep kalemlerimiz tam takır doludizgin gönlümüze yeniden sağanak sağanak akıp aydınlık yarınlar bizim olacaktır, Yeter ki, ilim irfan diriliş muştusu kalemlerimize sahip çıkalım gerisi gelir elbet.. 

          Şu bir gerçek kalemle yapılan kavgalar hem tarihe hem topluma mal olurken bir hiç uğruna verilen kuru gürültülü kavgalar ise tam aksine her daim saman alevi gibi parlayıp sönmeye mahkûm kalmakta. Nitekim bir hiç uğruna verilen mücadeleler sonucunda kazanılan pek çok zaferin daha üzerinden yüz sene geçmeden bir başka güç tarafından tarihin çöplüğüne atıldığı bilinen bir gerçekliktir.  İlla ki belli amaç uğruna verilen mücadelelerde ruhta olmalı ki uzun soluklu güç olunabile.  Öyle ya,  ortada pusat var ama ruh yoktur,  o zaman mücadele neye yarar ki? İşe yaramayacağı besbelli, mutlaka pusatın yanı sıra ilim irfanda olmalı ki kalemin gücü hem tarihe mal olsun hem de ebediyete.  Adı üzerinde kalem,  ilk yaratılışından itibaren etkisi hep yazmak için var olmuştur.  Hele birde kalemi hem tefekkür dünyamızla hem de teknolojik bilgi donanımlarıyla taçlandırdığımızı düşünün hiç kuşkusuz ortaya çok büyük bir aksiyon çıkacağı muhakkak. Zira kalem ilmi irfanı temsil ederken bilgi teknolojileri gücü ise bugünkü anlamda savunma sanayimizi, sibernetik gücümüzü vs temsil edecektir.  Elbette ki böylesi bir birliktelikten büyük bir aksiyon ve büyük diriliş hamlesi doğması gayet tabiidir. Öyle ya,  madem ceddimiz bir elde kalem bir elde kılıçla üç kıtada cihangir devlet olmuşlarsa,   gelinen noktada ceddimize layık bir elde kalem bir elde üstün savunma sanayi gücümüzle yeniden tüm dünyanın Nizam-ı âlem alperenleri olabiliriz.  Hem neden olmasın ki,  şayet İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlem diye ulvi bir davayı ülkü edinmişsek böyle bir hamle içerisinde bulunmaya mecburuz. Nitekim insansız hava araçlarımızın sınır ötesi operasyonlarda zalime gözdağı mazluma umut vermesi bize bu ümidi veriyor da. Malumunuz ‘Alplik’ bugünkü manada bilgi teknolojilerinin hakkını verecek nitelikte yiğitlik kahramanlık manasına gelen bir kavram,  ‘Erenlik’ ise ilim irfan ve hakikatle özdeşleşmiş İslam ahlak ve fazileti manasına bir kavramdır. Her ikisinin, yani iç ve dış donanımızın mecz olmasıyla birlikte büyük bir diriliş manasına gelen  ‘Alperenlik’ ve ‘Gazi dervişlik’ kavramlarını kendimize kimlik edinmeyi beraberinde getirecektir. Kaldı ki diriliş kodlarımız alperen ve gazi derviş olmayı da gerektir. Diriliş mayamızın tam aksi istikamette hareket edersek maazallah Akif’in dile getirdiği içi boş tek dişi kalmış sözde medeniyet havarisi kesilen canavarların durumuna düşeriz. 

          Artık tüm cümle âlem şunu iyi bilsin ki;  tarihte yaşanan kan davaları ve soy sop faslına dayalı tüm kavgaların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. İnsanlığa huzur getirecek değer ne fiziki görünüm ne şan şöhret, ne para pul, ne de kandır, insana asıl değer katan eşrefi mahlûkat varlık olarak yaratılış mayamıza uygun İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlemce yaşamak asıl değerdir.  Madem öyle,  medeniyet kodlarımızla barışık insani yönümüzü zenginleştirip soy sop faslı ve ırkçı biyolojik kavgalardan kendimizi ırak eylemelidir. 

      İnsani yönümüzü zenginleştirmek derken ister istemez akla bilge deha şahsiyetler gelmektedir. Nitekim İmam-ı Azam Ebu Hanife Emevi ve Abbasi halifelerinin kadılık teklifini reddetmiş bilge bir şahsiyettir. Kadılığı reddetmesi asla kadılığın üstesinden gelememek veya yapamama endişesi değildi.  Bilakis onun tek endişesi olur ya vereceği kararlarda halifelerin müdahilde bulunduklarında onların heva ve heveslerine alet olma kaygısıdır. Yetmedi kendisine yapılan onca zulümler karşısında sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına hareket edip kaleminden taviz vermediği gibi tek bir Müslüman kardeşinin kanının dökülmesine vesile olacak her hangi bir eyleme de kalkışmamıştır. Buna rağmen bir bakıyorsun Halife Mansur böylesi bir deha şahsiyetimizi mahkûm ettiği zindanda zehirletip şehit edebiliyor. Zindanda ölüme terk edildi de ne oldu,  ardından asırlar geçmesine rağmen Müslümanlar bugün olmuş halen o kalem dehasının bıraktığı ilmi mirasla meselelerini çözmeye çalışıyor. Dikkat edin Halife Mansur’un hiçbir devirde ismi cismi hiç konuşulmuyor,  konuşulan sadece İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir.  Bu demektir ki asıl güç taç taht değil kalemdir.  Dahası İmam-ı Azam Ebu Hanife ismi anılınca insanın aklına “Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hak kelamı söylemektir” (Bkz. Nevevi, Müslim Şerki-Kitab İmaret)  hadis-i şerifinin mana ve ruhuna uygun davranan büyük âlim akla gelmekte. Keza İmam Hanbelî’de öyledir. O da Halifenin Hak kelamın dışında tekliflerine boyun eğmemiş deha çapında bilge şahsiyet bir isimdir. Nitekim Halife Mu’tasım Billâh,  İmam Ahmed bin Hanbelî Kur’an’ın mahlûk olduğuna dair bir fetva vermesi için zorladığında asla kabul etmez. Bunun üzerine kendisiyle birlikte yedi yüz âlim şehit edilir.

        Ehlisünnet âlimleri için ölçü Kur’an ve Hadistir,  bu yüzden kendilerine hak ve hakikat dışı her ne teklif edilirse o yönde asla fetva vermezler.  Sonunda ölümde olsa halkı isyana teşvik etmeksizin,   başkaldırmaksızın,   isyan etmeksizin usulü dairesince hak ve hakikat dışı olana boyun eğmezler. Onlar için hak ve hakikat yolunda her türlü zulüm ve işkenceyi sabırla göğüslemek esastır.  Onlar gayet iyi biliyorlar ki itaat başka bir şey,  isyan başka bir şeydir. Dolayısıyla her ikisini birbirinden ayırt etmek icab eder. 

       İslam’da Sultana itaat emri vardır, ama bu itaat mutlak manada bir itaat değildir.  Zira Resulullah (s.a.v) “Allah'a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak maruftadır”   diye beyan buyurmuştur.

       Hele fıkhı kıymet değeri tartışılmaz derecede Fetava-i Hindiyye adlı esere baktığımızda müminlerin ‘Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil münker’ doğrultusunda vazifesini yerine getirilmesinde sırasıyla:

       “-Umera elle,

       -Ulema dil ve kalemle,

       -Avam-ı nas kalb ile yapar”  gerçeği ile yüzleşmiş oluruz.  İşte böylesi müthiş açıklama sayesinde Allah Resulünün bu hususta zikrettiği  ‘Bir yerde kötülük gördüğünüz zaman dilinizle, dilinizle gücünüz yetmiyorsa elinizle,   elinizle gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz ki, bu imanın en zayıf derecesidir’  hadis-i şerifin mana ve ruhunu şimdi daha anlıyoruz dersek yeridir.  Öyle anlaşılıyor ki Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil münker ulu orta hemen herkesin yetki sınırları içerisinde uygulayabileceği bir müeyyidedir.  

           Güç kullanmak anlamında birinci derecede müeyyide uygulamak devlet erkânının yetkisindedir. Dolayısıyla devlet erkânının yetkisinde bir gücü herkes kafasına göre kullanmaya kalkışırsa ortada büyük bir kargaşa ortamı oluşacağı muhakkak. Keza dil ve kalemle müdahale noktasında kendini ulema yerine koymakta kargaşa ve başıboşluk doğuracaktır. Öyle ya,  biz kim oluyoruz ki kendimizi âlimin yerine koyup her önümüze çıkanı dille uyarma yetkisini kendimizde görelim.  Şayet ilmimiz yoksa bir yerde kötülük gördüğümüzde bize ancak kalbimizle buğz etmek düşer. Aksi halde kaş yapayım derken göz çıkarmış oluruz.  İşte dille müdahalenin âlimlerin yetkisinde olduğu şundan besbellidir ki, İmam-ı Azam, İmam Hanbelî gibi nice âlimlerimiz  'Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır'  hadis-i şerifin gereği olarak karşılarına çıkan Sultanda olsa yüzlerine karşı hakikati söylemekten imtina etmemişlerdir.  Üstelik onlar her türlü çileyi, işkenceyi ve zulmü göğüsleyerek hakikati dile getirmişlerdir. Şayet dert dava Allah ve Resulünün hakikatlerini dile getirmekse bizatihi savundukları davalarını Emr-i bi’l ma’ruf çerçevesinde ve usulü dairesince kendi hayatlarında uygulamışlar da.  Yakın tarihten örnek mi?   İşte Said Nursi Hz.leri yaşadığı dönemde nice sürgün ve çilelere maruz kalmış,  ama o bir an olsun hiçbir talebesini isyana teşvik etmemiştir. Üstelik kendisi dâhil,  yirmi sekiz yıl hapis hayatı yaşamış olmasına rağmen bir kez olsun isyan bayrağı açıp başkaldırmamıştır, sadece fikir bazında “Zalimler için yaşasın cehennem” demiştir. İşte bu noktada, şayet hukuki yollardan mücadele diye bir ilkemiz varsa işte hayatı boyunca kalemiyle mücadele veren Said Nursi Hz.leri gibi nice ehlisünnet çizgisinde yürüyen şahsiyetleri kendimize örnek almak en doğru tavır olacaktır. Öyle ki, o canı pahasına ortaya koyduğu mücadelede önce inancını doğurgan toprağa savurmuş,  sonrasında seher vaktinde kaleme döktüğü Risale-i Nur hakikatlerini ötelere taşımış da. Belli ki kalemini güçlü kılan sır kutbul aktab kabul ettiği Abdülkadir Geylani ve İmam-ı Rabbani Hz.leri gibi zatların ruhaniyetinden aldığı feyiz ve berekette gizlidir. Ve bu bereket sayesinde kaleminden dökülen her bir hakikati mürekkeb damla sırasıyla tohum, sonra filiz ve en nihayetinde çiçek açıp insanlığa Gül bahçesi olur bile.  Böylece her kim Risale-i Nur’un hakikat deryasından bir katre damlayla damlanırsa üstadın damla yüreği ne yürekmiş demekten kendini alamaz da.  Nitekim Risale-i Nur külliyatının damlalarını oluşturan  'Sözler', 'Lemalar', 'Şualar' ve 'Mektubat'  adlı eserler okuyucularının nezdinde her daim feyizlenme kaynağı da olmuştur.  Nasıl feyiz kaynağı olmasın ki, bikere Risal-e-i Nur damlalarının külliyata dönüşmesinde Bediüzzaman’dan önceki ehlisünnet âlimlerin himmet ve bereketlerinin etki gücü söz konusudur. Madem kalemin gücü ortada, o halde durduk yere başımızı kuma gömüp gelecekten ümidimizi kesmeye ne gerek var ki. Her daim ümit var olmakta fayda vardır.  Zira ümitsizlik en büyük felakettir. O halde daha ne duruyoruz, tez elden Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani, Ahmed Yesevi,  Mevlana, Yunus, Said Nursi Hz.leri gibi daha nice ışık fenerlerinin yolunu yol bilip geleceğe kanatlanmak gerekir.  

        Evet,  Bediüzzaman bir an olsun gözünü hiç kırpmadan tüm sahte mabutlara ve sahte kalemşorlara karşı meydan okuyan can yürektir.  O, şu fani dünyada dikensiz gül bahçesinin olamayacağını bilinciyle hareket edip kendi doğurgan toprağımızdan çıkan yeni nesle örnek bir remzimizdir. O önce susmuş, fakat sabrını deneyip zorlayanlar olunca da bu kez bir volkan misali Risale-i Nur hakikatleriyle gürleyip ihanetleri bala çevirmiştir. Keza O, güçlü kelamıyla, güçlü kalemiyle bütün içi boş suni kalemşorların suni kalemlerini kırdığı gibi çağımızı aydınlatan güçlü bir ses ve güçlü kalemimiz olur da. Onun verdiği kalem mücadelesiyle diğer dünyevi kalemşorların verdiği mücadeleyi aynı kefede bir tutmak abesle iştigal olur zaten. Nitekim birinde iman hakikatleri uğruna yapılan bir mücadele söz konusudur,  diğerinde ise şan şöhret uğruna mideyi doyurmak vardır. Davası şan şöhret, mevki makam olanlar midelerini tıka basa doyura dursunlar,  O ardından bıraktığı Risale-i Nur hakikatlerini hayatın her alanına çoktan işlemişti bile. Öyle ki başkaları için bir tılsım, bir sessiz harf yığını sanılan kelimeler Said Nursi Hz.lerinin dilinden bizatihi sayfalara nakış nakış işlenip gök kubbede yankılanan hoş bir sedadır elbet.  Bir insan gök kubbede yankılanan o hoş seda Risale-i Nur hakikatlerinden mesela Haşir risalesinin bir cümlesini okumaya dalsa bir anda kendini ahret tarlasında dolaşır bir halet-i ruhiye içerisine girer de.           

           Velhasıl-ı kelam, karınca kaderince bunca anlatımdan sonra bize Peygamber kavlince “Âlimlerin mürekkebi şehit kanlarından üstündür” övgüsüne mazhar olan hakiki ilmiyle amil kalem dehalarımızın izini iz sürmek düşer.  

              Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.