Tüketime dayalı ekonominin reklâmla beslenerekten adeta göklere çıkarılıp haksız kazanç elde etmenin sistem hale getirilmiş çarkın adıdır İsraf ekonomisi.  Malum birileri israf çarkının sürekli olarak dönmesi uğruna toplumun belleğine önce çalış, sonra ye iç,  en sonunda da çılgınca eğlen ve tüket düşüncesini pompalamaya çalışmaktalar habire.  Ne diyelim şöyle etrafımızda olup bitenlere baktığımızda,  belli ki israf ekonomisine dayalı çarkın dönmesinden çıkar sağlayan bir kesimin varlığı ortada gözüküyor.  

          Peki, israf çarkının dönmesinden çıkarı olanlar kimdir dendiğinde hiç kuşkusuz onlar vahşi kapitalizme göbekten bağlı günümüzün modern burjuvazi görünümlü kapital ağa babalarından başkası değildir elbet.  Hele insanları fert fert sülük gibi emen bu kapital ağa babalarının Piri Adam Smith’in tezlerine baktığımızda sanırsın ki fert fert tüm bireylerin hakkının yılmaz savunucusu bir teorisyen,  oysa uygulamalar bize gösteriyor ki sermayeyi tekellerinde tutan birkaç azınlık grubun çıkarlarını gözeten vahşi kapitalizmin öncüsü ideologdur o. Şayet buna ideologluk denirse. Gerçekten de kapitalizmin dünyada ki pratikteki uygulamalarına baktığımızda sermayeyi elinde tutan tekellerin, tröstlerin, holdinglerin kendi sömürgeci emelleri doğrultusunda toplumu tüketim çılgınlığının içerisine sürüklediklerini görürsünüz. Toplumu tüketim toplum yapmaya bir noktada mecburlar da. Çünkü vahşi kapitalizmin ayakta kalabilmesi ancak toplumun tüketim alışkanlıklarını terk etmemesine bağlı olaraktan seyreden bir sürdürebilirliktir. Yani bu demektir ki toplum tüketiyorsa kapitalizm vardır,  tüketmiyorsa kendi ürettikleri mallarla birlikte kapitalizmde çöp yığınına dönüşüp buharlaşacak demektir.

           Evet, Vahşi kapitalizmin ruhunu tüketim çılgınlığı oluşturur. Öyle ki göbekten bağlı oldukları bu vahşi modelin başına herhangi halel gelmemesi içinde insanların sınırsız arzu ve ihtiraslarını bir takım reklâm faaliyetleriyle habire kamçılamaktan geri durmazlar da. İşte, insanların emeğini har vurup harman savurtan yerel ve küresel ölçekte kapital ağa babaları da pekâlâ iyi biliyorlar ki,  ipin ucu bir kaçarsa bir daha toplamaları bir hayli zor olacaktır. Nitekim işi sağlama aldıkları şundan besbelli ki, dünyada tüketim çılgınlığına kendini kaptırmamış hemen hemen hiç toplum kalmadı gibi. Anlaşılan o ki,  tüketim çılgınlığına dayalı bu vahşi model dünyadaki tüm toplumların üzerine gökten zembille inmiş değil, bilakis patenti kapitalizme ait israf ekonomisinin ta kendisi bir model olarak toplumların içine sızmıştır.

          Hani ekonomi kurmayları ikide bir arz talep dengesinden bahseder dururlar ya, aslında bu iki kavramı birlikte değil ayrı ayrı ele aldığımızda, arz (üretim) ekonomide kıt kaynakları temsil eden bir kavram olarak karşımıza çıkarken, talep (tüketim) ise sonsuz ihtiyaçlar alanını temsil eden bir kavram olarak çıkar. Zira ekonominin seyrini belirleyecek bu iki kutbun bir ucunda ‘arz’ diğer ucunda ‘talep’ vardır. Hele ekonomi kantarının bir ucu ağır basmaya görsün bir anda ekonomide dengelerin altüst olacağı muhakkak. İşte tamda bu noktada vahşi kapitalizm fırsattan istifade kitlelerin ekonomik ihtiyaçlarını iliklerine kadar sömürerekten sahne alır.  Nasıl mı?  Kitleleri adım adım tüketim toplumunun eşiği haline getirerek elbet.  Bu alıştırmayı yaptırırken de ya ellerinde tuttukları kartel medya aracılığıyla ya da cadde cadde, sokak sokak yol boyu uzanan AVM ve bir dizi zincir marketlerin dış cephelerinde ki billboard reklam panoları aracılığıyla zihinlerine enjekte ederek alıştırırlar.  

         İslam’da böylesi algı operasyonlarıyla toplum belleğine tüketim çılgınlığını enjekte etmeye yönelik usul ve yöntemler asla kabul görmez. İslam’da tam aksine tıpkı sünnet-i seniyye üzere yemek yemedeki ölçü gibi, yani karınları tıka basa doldurmaksızın sofradan kalkmak manasında tüketime müsaade vardır.  İşte bu nedenledir ki,  Müberra dinimiz aşırı tüketimi israf olarak addederken helal daire içerisinde üretmeyi ise verimlilik olarak addeder.  Böyle addedilmesi de gayet tabiidir. Çünkü adabı usulünce ölçülü bir şekilde ekonomik faaliyetlerde bulunmak hem ekonomiye dinamizm kazandıracaktır hem de aşırı tüketimin önüne geçilmiş olunacaktır. Malum, İslam’ın ön gördüğü kabullerin aksine aşırı tüketime dayalı ekonomik faaliyetlerin içerisine girildiğinde biliniz ki tüketim çılgınlığı illeti bizi de vuracaktır.  Örnek mi? Sözgelimi bir tane elma tüketmekle tam damak tadını alaraktan gıdalanıp faydalanmış oluruz, ikinci bir elmayı tüketince daha az damak tadı hissederekten yemiş oluruz,  üçüncü elmayı yediğimizde sanki yemekle yememek arasında keyfe keder tüketmiş oluruz. Ama en nihayetinde dördüncüsünü yediğimizde artık fayda yerine zarar görüp midemizi bozmuş oluruz ki vahşi kapitalizmde tıpkı en son yediğimiz elma örneğinde olduğu gibi aç gözlülüğe dayanan tüketim zehirlenmesinin adı bir sistemdir. Öyle ki ellerinde tuttukları reklam araçları ve kampanyaları vasıtasıyla ürettiklerini cilalayıp boyalayıp insanlara tıka basa tükettirerekten kurulu sistemlerini yürütmekteler.  Yeter ki ceplerinden bir kuruş eksik olmasın çıkarları uğruna doğayı savurganca katletmek onlara son derece sıradan bir olaymış gibi gelip çevre kirliliğinmiş şuymuş buymuş hiç oralı dahi olmazlar. Dahası onlar açısından tüketimin göklere çıkarıldığı ve reklamla beslenen tek ülkü: İsraf ekonomisidir. 

             İşte vahşi kapitalizm bu ya, dün olduğu gibi bugünde aynıdırlar,  ta ki tüketim çılgınlığı üzerine kurulu sistemleri bir gün başlarına çökeceği günlere dek bu gözü dönmüşlük doyumsuzluğu hız kesmez de.  Kapital ağa babalar pompaladıkları tüketim çılgınlığından istifade maddeye olan doyumsuzluklarına ve aç gözlülüklerine devam ede dursunlar bizim için önemli olan yeryüzünde insana insanca yaşama erdemliliğini tattıracak kaynak formülün sadece İslam’ın o engin edille-i şer’yye kapsamında “Kur’an, Sünnet, İcmai ümmet ve Kıyas-ı fukaha” öğretilerinde var olması çok mühimdir. Yeter ki Müslümanlar olarak tüketim çılgınlığından kendimizi soyutlayıp erdemli toplum olmaya karar verelim gerisi gelir elbet. Hele ki etrafımızda tüketim çılgınlığı içerisinde kendinden geçen insanların perişan hal ve vaziyetlerini gördükçe Müslüman’ca erdemli yaşamanın ne büyük nimet olduğu hususunda adım atmakta çok geç bile kaldık diyebiliriz.  Düşünsenize tüketim çılgınlığından uzak sade bir hayat yaşadığımızı, tıpkı havada uçuşan kelebekler gibi kendimizi daha hafif, daha da özgür hissedeceğimiz muhakkak.  Hani derler ya, her şeyin aşırısı zararlıdır diye, aynen öyle de her türlü ifrat ve tefrit durumlardan kendimizi arındırmamız icab eder.  Zaten İslam’ın kendi müntesipleri Müslüman’lara ön gördüğü hayat perspektifi de itidal üzere bir yol izlenmesi yönündedir.  Keza ekonomi alanında da itidallik esastır. İtidalliğin aksine bir yol izlediğimizde anti sosyal hayat tarzına ve israf ekonomisine hizmet etmiş olacağız demektir.  Bizim için takip edeceğimiz orta yol besbellidir, o da dayanışmacı erdemli toplum olmaya kendimiz adamak ve israf ekonomisinin zıddı verim ekonomisinin inşası için çaba sarf etmektir. Zira İslam’a olan inancımız böyle bir yol izlememizi gerektirir.  Hatta bu gereklilikten dolayıdır ki,  erdemli toplum olmayı ve kaynakları verimli bir şekilde kullanmayı teşvik eden İslam’la anti sosyal hayatı ve kaynakları acımasızca har vurup harman savurmayı topluma reva gören vahşi batı kapitalizmle kıyaslanmayı kendimize zul addederiz. Öyle ya birincisinde ilahi kaynaklı erdemli hayat tarzı ve verim ekonomisi vardır, ikincisinde ise malum kul mahsulü erdemsiz anti sosyal hayat tarzı ve israf ekonomisi vardır.  Şimdi gel de her ikisini aynı kefeye koy, bu akla ziyan bir tutum olur.   Hem kaldı ki İslam’ın tüm beşeri sistemlerden en belirgin farkı insanı cümle âleme eşref-i mahlûkat ilan eden bir din olmasıdır, bu durumda her ikisini aynı kategoride aynı kefeye nasıl koyabiliriz ki.

          Her neyse asıl mevzuumuz ekonomiye döndüğümüzde şu bir gerçek,  ekonomide öncelikle ihtiyaçları zaruretler tayin eder.  İşte bu gerçeklerden hareketle zaten İslam’da arz talep dengesi içerisinde verim ekonomisine müsaade vardır.  Ki, verim ekonomisi üretim tarzında arz-talep dengesi içerisinde “tüketim-üretim-tüketim-üretim”  anlayışı hâkimken kapitalizmde ise tam aksine “üretim-tüketim-üretim” anlayışı hâkimdir. Anlaşılan kapitalizm üretimini insanların sınırsız bir şekilde tüketmesi için üretmekte.        

         Evet, İslam’da esas olan insanın tükettiği oranda üretmesi çok mühimdir. Dahası Müberra dinimizde arz talep dengesi içerisinde verimliliğe dayalı üretim esastır. Şayet bu temel esasın dışına çıkılırsa biliniz ki maddenin kölesi ve esiri hale düşmemiz an meselesi diyebiliriz. Zira İslam’ın insanlığa sunduğu “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalış” düsturuyla kapitalizmin insanlığa sunduğu bir ömür boyu tüketmekte sınır tanımayan maddeye bağımlı dünya düşkünlüğü düsturu birbirine tamamen taban tabana zıt kabullerdir. Nasıl birbirine zıt kabuller olmasın ki, bikere kapitalizmin öngördüğü toplum modelinde sınırsız tüketim çılgınlığına teşvik vardır.  İslam’ın öngördüğü toplum modelinde ise hem israf etmeksizin helalinden tüketmek vardır hem de arz-talep dengesi içerisinde hammadde kaynaklarını verimli şekilde üretmek vardır.  Düşünsenize İslam tüm beşeri sistemlerin üzerinde kendine has öyle mükemmel bir modeldir ki, insanoğlunun temel fiziki ihtiyaçlarını gidermesinde bile nasıl hareket edeceğine dair ölçüler tayin etmiştir. Sadece insan ihtiyaçlarına yönelik mi ölçü tayin edilmiş,  hiç kuşkusuz başta tabiatta ki hammadde kaynakları olmak üzere eşyanın nasıl işletileceği bir dizi ölçüler de buna dâhildir. Öyle anlaşılıyor ki İslam’da gerek insan kaynakları olsun gerekse tabiattaki hammadde kaynakları olsun hiç fark etmez her birinin hukuku gözetilmeksizin har vurup harman savrulurcasına acımasızca katledilmesine asla müsaade yoktur.  Kelimenin tam anlamıyla İslam’da ekonomiyi tüketimle eş değer kılan kapitalizmin tam aksine,  ‘insan-hammadde-eşya’ üçlüsünü Allah’ın tayin ettiği ölçüler çerçevesinde ekonominin bir katma değeri olarak verimli hale getirmek esastır. İşte görüyorsunuz kapitalizm ekonominin çarklarını israfla döndürmeye çalışırken, İslam Dini tam aksine A’dan Z’ye her şeye bir ölçü tayin edip verimlilik esasına göre ekonominin çarklarının döndürülmesinden yana hükmünü ortaya koymuştur.  Bakınız bu hususta Resulüllah (s.a.v) “İnsana bir vadi dolusu altın verseniz, bir vadi dolusu daha ister” diye beyan buyurmak suretiyle aslında insanoğlunun bir noktadan sonra sınırsız maddi ihtiraslarının önüne set çekmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Öyle ya, madem Müberra Dinimiz ‘Yiyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez” (A’raf, 31) ayet-i mucibince ortaya ölçü koymuştur, elbette ki âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’in dikkat çekmesi son derece gayet tabiidir. Baksanıza israf ekonomisi politikalar uygulandığında insanlar üzerinde zehir etki yaparken verim ekonomisine yönelik politikalar uygulandığında ise tam aksine panzehir etki yapmakta. Madem öyle helalinden kazanıp helalinden tüketmek varken zehirlenmek niye?  Belli ki, zehirlenmemenin sırrı helal kazanmak ve helalinden tüketmekte gizlidir. Bakınız Hz. Ebu Bekir (r.a) hizmetçisinin getirdiği sütü içti içmesine ama akabinde helal olmadığını anlayınca parmağını boğazına dolayıp sütü midesinden dışarı çıkaracak kadar hassas olabiliyor. Ve sonrasında Yüce Allah’a ellerini açıp:

-Allah’ım elimden geleni yaptım. Mümkün olanını çıkardım, geriye kalandan sana sığınırım diye yalvarmaktan kendini alamaz da. İşte İslam’da helalinden tüketmek budur. Keza Hz. Ömer (r.a)’da beytülmale (hazineye) ait develerden kendisine süt ikram edildiğini fark ettiğinde aynı duyarlılığı göstermiştir. Her ne kadar Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hassasiyetinde bir ruh seciyesine sahip olamasak da en azından onların izini iz sürüp karınca misali gayret ve çaba içerisine de mi giremeyiz.  Hani karıncaya yolda sormuşlar ya;

-Nereye diye.

Karınca cevap vermiş;

       -Nereye olacak, Kâbe’ye elbet.

       Ancak bu cevaptan ikna olunmamış olsa gerek ki bu kez şöyle sual etmişler;

       -Peki, Sen bu halinle mi Kâbe’ye varacaksın?

       Bunun üzerine karınca:

      -Kâbe’ye varamasam da o yolda da ölemez miyim diye cevap verip böylece anlayana unutamayacağı ibretlik ders vermiş olur.

Anlaşılan o ki, İslam’da insanın malından mülkünden ikram ve ihsanda bulunması helal, har vurup harman savuraraktan maksatsız bir şekilde kendi maddi ihtirasları doğrultusunda tüketmesi ise israf olarak karşılık bulur. Tüketimin elbette ki üretimi artırmaya etkisi vardır, bunu inkâr edemeyiz. Ancak tüketimle birlikte artış kaydeden üretimden fakır fukara ihmal edilip gözetilmiyorsa o üretim neye yarar ki. İlla ki ekonominin insani boyutu da olmalı ki gerçek anlamda toplumsal refahtan söz edilebilsin. Nitekim yoksul, yetim ve fakirlerin halinden bihaber tıka basa karın doyurup gününü gün eden tüketicilerin bulunduğu bir toplumda ancak huzursuzluktan söz edilebilir.  Madem öyle,  maddi ihtiraslar uğruna insanların hayatını zindan etmeye hiç kimsenin hakkı olmasa gerektir. Bakın atalarımız ‘Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar’ demekle tamda bu gerçeğe parmak basmışlardır.  Atalarımız bunu demek mecburiyetindiler, çünkü izini iz sürdükleri Peygamberimiz (s.a.v) ‘Açı doyurunuz, hastayı ziyaret ediniz, esiri hürriyete kavuşturunuz’ diye tavsiyede bulunmalarının yanı sıra ‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir’ diye de ferman buyurmuşlardır. Böylece Allah Resulü toplumun nasıl refaha kavuşturulması noktasında tüm insanlığa ders vermiş olur.   O halde bizler de ümmeti olarak beşeri ilişkilerde dayanışmacı ruhumuzu ortaya koymamız icab eder.  

       Evet,  İslam tâ baştan insanı tasarruflu olmaya teşvik etmiştir, asla israf etmesine rıza göstermez. Düşünsenize İslam’da abdest alırken kapımızın önünde bir nehir geçse bile suyu israf edemezsiniz şeklinde hüküm ortaya koyduğu gibi eşyaya da hak tanınıp bir müminin canının istediği şekilde eşyayı hor kullanmasına da müsaade yoktur.  Eşyayı sadece gerektiği kadarına kullanma müsaade vardır.  Keza hayvanlardan yararlanma noktasında da hüküm aynıdır.  Mesela İslam’da koyunun eti, sütü ve tiftiğinin istifadesinden tutunda hayvanı boğazlarken eziyet vermeden kesilmesine kadar bir dizi şer’i ölçü ve kaideler ortaya koşmuştur. Tabii bitmedi dahası var; İslam’da bir ekmek kırıntısının dökülmesine müsaade olmadığı gibi tabakta yemek artığı kalmasına da müsaade yoktur.  Peygamberimiz (s.a.v) bizatihi hayatında uygulayarak bir dizi israf yollarını tâ baştan kapatmıştır. Bu yüzden ümmeti olarak tasarrufu ve tasadduku sosyal hayatın her safhasında uygulamayı fiili sünnet olarak addederiz. Hatta tasarrufa bir ibadet titizliği çerçevesinde baktığımız şundan besbelli ki, neden analarımızın artan ekmeklerden ekmek paparası yaptıklarını ve neden bir kibrit çöpünü bile ziyan etmediklerini şimdi daha iyi anlıyoruz. Madem öyle, bizlerde geleneksel toplumumuzdan bize miras kalan tasarruf anlayışını sanayileşmiş bilgi toplumu içerisinde de pekâlâ uygulamak mümkün, neden olmasın ki.  Yeter ki İslam’ın o engin prensiplerine gönülden bağlı kalalım, gerisi gelir elbet.

         Bu arada sakın ola ki tasarrufu cimrililikle karıştırmış olmayalım.  Bikere bir mümin şunu iyi bilmeli ki İslam’da kazanılan maldan hayır hasenatta bulunmayıp cimri tavır takınılması tefrit olarak karşılık bulurken,  kazanılan malın sırf kendi maddi ihtirasları ve keyfince ölçüsüzce savrulup israf edilmesi de ifrat olarak karşılık bulur. Müminin yapması gereken hemen her alanda orta yol üzere, yani itidal (orta yoldur) üzere hareket etmesi uygundur. Şimdiye kadar dünyada gelmiş geçmiş tüm beşeri sistemlerin uygulamalarını şöyle bir inceleyelim,  ya tefrit üzere ya da tam tersi ifrat üzere bir yol takip etmiş olduklarını görürüz.  Bu demektir ki,  dünyada hiçbir ideoloji, hiçbir doktrin, hiçbir sistem şimdiye kadar İslam’ın ifrat ve tefritten uzak orta yol üzere ölçü koyabilen bir sistem getirememişlerdir. İşte bu noktada İslamiyet için ab-ı hayat din denmesi yerinde bir tesbittir elbet. Zira bütün toplum katmanlarına israf etmeksizin itidal üzere verimliliği teşvik eden sistemin adıdır İslam.

          Maalesef İslami hassasiyetin olmadığı zamanlarda bir bakıyorsun ülkemiz sınırlarımız içerisinde başta insan faktörü olmak üzere toprağımız, kültürümüz, genç taze beyinlerimiz gibi hemen her şey alabildiğine heder edilebiliyor. Maalesef kapitalizmin aç gözlülüğü bizim Türk-İslam âleminin üzerine de sirayet etmiş durumdadır. Hele israf ekonomisinin hâkim olduğu coğrafyalarımıza bir bakın hem verimli toprakların kıraç hale dönüştüğünü, hem de yetişmiş insan kaynaklarımızın tüketim çılgınlığı kalıpları içerisinde emperyalist devletlerin kirli oyunlarına alet edilerekten kölesi durumuna düşürüldüğünü görürsünüz. Unutmayalım ki tüketime dayalı israf ekonomisi modeli Türk İslam coğrafyası üzerine gökten zembille inmiş değildir, tamamen patenti vahşi kapitalizme ait batı hayranlığına dayalı bir model olarak içimize sızmıştır.  Sadece sızmakla yetinilseydi belki bu denli kendimize dert tasa etmezdik, ama gel gör ki gelinen noktada sızmanın ötesinde bizi bizden alan ve var oluş gayemizi içten içe yok eden bir virüs olarak da hayatiyetini sürdürmekte. İşte içine düştüğümüz bu garabet duruma son vermek için eski Ticaret Bakanımız Agâh Oktay Güner’in yazdığı  “İsraf Ekonomisi” ve “Verim Ekonomisi” adlı kitaplarında belirttiği üzere toplum olarak israf ekonomisinden verim ekonomisine geçiş yapmakla ancak bu illetten kurtulabiliriz. Nitekim şöyle Osmanlıya baktığımızda ordu yapılanması bile verimlilik esasına göre konuşlandırılmıştır. Değim yerindeyse Osmanlı ordusu tüketici konumda esasduruşa geçerek değil üretici konumda esas duruşa geçerek cepheden cepheye seferber olmuştur. Cephe gerisinde malum tarım ekonomisiyle uğraşmanın yanı sıra, eğitim faaliyeti de icra ediliyordu. Nasıl mı? Mesela Osmanlıda toprak sisteminin  “has, zeamet, tımar” üçlü sacayağı üzere oturtulması bunun en bariz delilidir zaten.  Hakeza Cumhuriyet döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerimizin bünyesinde teşkilatlanan OYAK’da tarihi geleneğimizin devamı niteliğinde üreticilik anlamında bir başka sacayağımızdır. Madem tarihi kodlarımızda böylesi üretici sacayakları tecrübelerimiz söz konusu o halde bu tüm tecrübe birikimlerimizi devlet aygıtımızın tüm kurum ve kuruluşlarına da yaymak gerekir.   Zira OYAK gibi benzer kuruluşların ekonomik yapılanmasına hız vermekle üretici toplum olma yolunda mesafe kat etmemizi sağlayacaktır. Ancak burada adını zikrettiğimiz OYAK’ın ekonomik yapılanmasından kastımız elbette ki 28 Şubat Post modern darbe sürecindeki OYAK yapılanması anlamında bir yapılanma değil elbet, bilakis tarihi kodlarıyla barışık olması gereken konumda ki OYAK yapılanması bizim kabulümüz olandır. İsraf ekonomisinden verim ekonomisine geçişte sadece askeri alanda değil devletin tüm kurum ve kuruluşlarının yanı sıra sivil toplum kuruluşlarının da aynı duyarlılıkla yapılanmasında fayda vardır. Zaten tarihi geleneğimizdeki kodlarımızı harekete geçirip toplumun tüm kesimleri topyekûn olarak taşın altına koyduğunda o zaman görülecektir ki verim ekonomisi kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktır. Mesela bu anlamda bir bakıyorsun bir sivil toplum örgütümüz çevreci duyarlılık hassasiyetiyle taşın altına elini koyan kuruluşumuz olarak dikkat çekebiliyor. Hem nasıl dikkat çekmesin ki, baksanıza dağlarımızın, tepelerimizin, vadilerimizin düştüğü şu çorak haline, yılların ihmalkârlığı ve ağaçlandırılmaması gibi pek çok faktörler yüzünden, her yıl Kıbrıs adamız büyüklüğünde toprağımız gözümüzün önünde denizlere akıp yok olmakta. Neyse ki TEMA Vakfı gerçek anlamda bir sivil toplum kuruluşu olmanın hakkını vererekten topraklarımız artık eskisi kadar erozyona kurban gitmemekte. TEMA’nın bu duyarlılığı diğer toplum üzerinde etki oluşturmuş olsa gerek ki artık sadece çevre alanında değil diğer alanlarda da devletiyle birlikte taşın altına eline koyacak pek çok sivil toplum örgütü yapılanmalarını da beraberinde getirmiştir.  İşte gerçek anlamda devlet, millet ve sivil toplum birlikteliğine dayalı verim ekonomisi budur.

             Tabii yinede ülkemizde her şey güllük gülistanlık hale gelinmiştir diyemeyiz,  daha çok aşılması gereken bir yığın meselelerimiz var elbet. Nasıl mı?  Bikere kapalı ekonomiden dışa açık ekonomiye geçişte biriken sermayenin bir kısmını gereksiz lüks harcamalara kurban verdiğimiz gibi aynı zamanda sermayenin tabana yayılmasından ziyade birkaç sermayedarın eline geçecek şekilde bir tekelleşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımız bir vaka..  Elbette ki böylesi bir gidişatın gelir adaletsizliğine yol açıp toplumun tüm kesimlerini içten içe huzursuz etmesiyle birlikte verimliliği düşürecektir. İşte böylesi bir gidişatı frenleyebilmek için sermayenin mutlaka tabana yayılması noktasında ekonomik politikalar geliştirmek şarttır. Aksi halde Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olur ki,  Allah korusun ilerisinde önü alınmaz bir takım sosyal patlamalarla karşı karşıya kalabiliriz her an.  Baksanıza geldiğimiz noktada şu düştüğümüz hal ve ahvalimize,  bir türlü sonu gelmez tüketim çılgınlığının kitleler üzerinden oluşturduğu ekonomik buhran ve manevi bunalımlar yüzünden iki yakamız bir araya gelmiyor da.  O halde neydik edip ekonomik hedeflerimizi belirlerken katılımcı bir anlayışla tez elden gelir dağılımını tabana yayacak şekilde bir yol izlememiz gerekir.  Ekonomide önemli olanda verimlilik ekseni üzere stratejiler geliştirmek esastır zaten. Ancak ekonomide hedef belirlerken ekonomiye sırf para, faiz ve kur politikalarıyla ayar çekerekten iş kotarılmaya çalışılırsa biliniz ki böylesi fiyat ayarlaması ekonomik politikalarla asla bir arpa boyu yol kat edilemez. Şayet üretim diye bir derdimiz varsa alın teri dökmeksizin paradan para kazanmanın rahatlığını terk edip doğrudan serbest piyasa ekonominin pratiğini hayata geçirmemiz gerekir. Pratikten yoksun verim ekonomisi hiçbir anlam ifade etmez. Bir anlam ifade etmesi için bikere en başta tüm devlet kurum ve kuruluşlarının bu konuda öncülük etmesi gerekir. Verim ekonomisi proğramı pratikte uygulandığında görülecektir ki kapitalizmin içimize attığı tüketim alışkanlarımızı bir bir üzerimizden atacağımız gibi “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklinde formüle edilen kapitalist anlayışta kendiliğinden çökmüş olacaktır.  Hatta Turgut Özal’ın içe kapanık ekonomiden açık ekonomiye geçiş yaparaktan ülkemize kazandırdığı serbest piyasa ekonomi modeli de verimlilik esasına göre daha da işlerlik kazanmış olacaktır. Böylece verimlilikle desteklenmiş serbest piyasa ekonomi modelinin getireceği dinamizm sayesinde sermayenin tabana yayılaraktan gerçek anlamda sosyal adaletin tesisi de beraberinde gelecektir.

            Evet,  bir kez daha söylemekte fayda var, vakit ekonominin çarklarını arz talep dengesi içerisinde verimlilik ilkesi esasına göre döndürme vaktidir.  Zira aydınlık yarınlarımız için israf ekonomisine son verip ekonomimize verimlilik kazandırmak hepimizin boynunun borcudur. Taşın altına elimizi koymaya  mecburuz da.

           Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.