google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

         Moltke; “Bizde bir genç kız evlenince sosyal mevkisi bir derece alçalır. Çünkü onu bir daha evlilik boyunca sevmek imkânı yoktur. Şarkta ise kadın evlenince yükselir. Kocasının evine itaate mecbursa da ev idaresinde çocukların reisidir ..” der.

        Her ne kadar insanlar birçok alanda birbirine eşitmiş gibi gözükseler de söz konusu cinsiyet farkı olunca kazın ayağı hiçte öyle olmadığı anlaşılmaktadır, yani karşıt cinsler birçok alanda birbirlerinden farklıdırlar. Zira kadın tâ yaratılışında fiziki yönden erkekle eşit olmadığı apaçık ortada. Hatta ruh halleri de farklıdır. Dolayısıyla karşıt cinslerin toplum içerisinde yürüttükleri faaliyetler farklı mecrada yürür hep. Öyle farklı mecrada yürüdüğü o kadar kendini belli eder ki, mesela evli çiftler arasında bir eş diğerinin görevine müdahale ettiğinde hemen huzursuzluk baş gösterir. Bir başka göze çarpan farklılık ise erkeğin fıtratı (doğası) gereği dışa meyyal olması, kadının ise içe meyyal olmasıdır. İşte bu nedenledir ki erkek dış işlere yönelik görev üstlenmeyi yeğler, kadınsa iç işlere yönelik görev üstlenmeyi. Hatta bu nedenledir ki erkeğe gündüz, kadına gece dersek yeridir. Hiç şüphe yoktur ki iş dönüşü evine gelen bir erkeğin yorgunluğunu alacak en etkin motive güç kadının güler yüzü,   kadının yüreği ve kadının zarafet halidir. Besbelli ki atalarımız “kadının fendi erkeği yendi” derken bu sözü kadının kurnazlığı babından söylememişlerdir, bilakis kadının altıncı hissinin kuvvetli olduğunu belirtmek için söylemişlerdir. Bu öyle bir hissiyattır ki, erkeğin eksik yönlerini tamamlayacak hissiyattır.  Kadın sadece erkeğinin eksik yönlerini mi tamamlar,  hiç kuşkusuz bütün gün yorgun ve bitap düşmüş eşini her ahval ve şartta güler yüzle karşılasın her daim erkeğinin gözünde koklanması gereken tek nadide çiçek olur da.  Nitekim bu gerçeği Allah Resulü bir hadisi şerifinde şöyle dile getirmiştir:

          “Bu dünyada bana üç şey sevdirildi:

             -Namaz,

             -Güzel koku,

             -Kadın.”

           Peki, Allah Resulü çok güzel beyan buyurmuş buyurmasına da acaba bu gün insanlık bu hadis-i şerifin mana ve ruhuna vakıf durumda mı? Maalesef geldiğimiz noktada vahşi kapitalizm kadının fıtri yapısına (doğasına)  el atmak suretiyle yuvasından koparıp kadını sevimsiz ve çekilmez bir hale sürüklemiştir. Kadın yuvasından uzaklaştıkça adeta perişanlara oynamaktadır. Zaten kadının yuvası dışında omzuna kaldıramayacağı onca yük yüklenince olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki, bu durumda bir takım huzursuzlukların su yüzüne çıkması kaçınılmaz olacaktır. Neyse ki, şimdilerde Batı dünyası yaptıklarından bin pişman olmuşçasına kadını yeniden evine döndürme çabası içerisine koyulmuş durumdalar, dahası dağılan parçaları yeniden bir araya getirmenin çabası içerisindelerdir. Tabii Batının karşı karşıya kaldığı bu hazin durum bizim için pek sürpriz sayılmazdı,  sonuçta ortada gündüzün geceye, gecenin gündüze karıştığı bir keşmekeşlik söz konusudur, bu durumda elbette ki batının böylesi bir keşmekeş halden kurtulma çabasına girmesine şaşmayız.  Zaten bunalımdan çıkış yolu için çare aramaktan başka seçenekleri de yoktur.  

            İyi ki de bir güneş gibi hayatımıza girdide bu sayede Batının düştüğü perişan vaziyette değiliz,  hiç kuşkusuz İslam’la yüzleşmek bizim için büyük bir avantajdır. Nitekim İslam’da kadın çalışmasa da konumundan hiç bir şey kaybetmez, her halükarda ekonomik konumu güvence altına alınmıştır.  Örnek mi? İşte mirastan kadınlara bir, erkeğe iki pay verilmesi mali güvence açısından bunun en belirgin örneğini teşkil eder. Hakeza kadının daha izdivaca girmeden tüm ekonomik ve sosyal haklarının nikâh akdiyle birlikte mihr hakkının akde bağlanması da kadının ekonomik yönden güvence altına alınmasının örneğini teşkil eder.  Bu demektir ki mihr (bir nevi evlilik tazminatı) hakkı ekonomik güvence bakımdan yuva kurmaya aday bir kadın için sosyal ve ekonomik anlamda kıymet ifade eden bir güvence teminatıdır. Nasıl güvence teminatı olmasın ki, düşünsenize kadın daha yuva kurmanın başlangıcında ekonomik güvence altına alınmakta.  Öyle ya,  Müberra dinimiz kadını yuva kurmanın başlangıcında güvence altına göre devamında haydi haydi kadına daha bambaşka güvenceler kazandıracağı muhakkak. Nitekim kadın evlilik süresince kocasının malından fayda temin ettiği gibi kocası öldüğünde ardından kalan mirasa da hak kazanır.  Kaldı ki, kadın kendi baba ocağından kalan mirastan da pay alır.  Ne diyelim işte görüyorsunuz İslam’ın kadın haklarında sağladığı ekonomik güvence budur.

         İslam’da nikâh akdinin gerçekleşmesi için üç şart vardır:

         -Eş adayları arasında karşılıklı rızanın gerçekleşmesi,

         -Şahitler huzurunda akdin gerçekleşmesi,

         -Yazılı sözleşmeye bağlanması.

        Tabii bu üç şart üzerinde farklı ayrıntılarda söz konusudur. Mesela İmam-ı Azam;   akıl ve baliğ olmuş bir kız çocuğun nikâh akdi için veli izninin şart olmadığını belirtirken,  diğer imamlar velinin izni şarttır demişlerdir. 

        Hakeza bir başka husus ise çok eşliliktir. Malumunuz İslam’da çok eşli evliliğe ruhsat izini vardır amma velâkin yine de en hayırlısı olması bakımdan tek eşli evlilik tavsiye edilmiştir.  Dikkat edin bu hususta ilahi emir yoktur, ruhsat izni vardır sadece. Daha net açık bir ifadeyle İslam’da çok eşliliği emretmeksizin dörtle sınırlandırılaraktan belirli kural kaide bağlanıp ruhsata tabii evlilik esastır. Bakınız Yüce Allah (c.c) bu hususta dikkatli olunması noktasında “Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz, bari birine büsbütün kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir” (Nisa Suresi, 129)  beyan buyurmakla birden fazla eş arasında adil davranamamaktan korkanlara usulünce bir kadınla evlenmelerinin tavsiye edilir. Derken evlilik nikâh akdiyle teminat altına alınıp şahitler huzurunda yazılı sözleşmeye bağlanır da.

          Bir diğer husussa yukarıda da belirttiğimiz üzere;  kadınların mirastan pay alması hadisesidir. Gerçekten de İslam’ın kadına tanıdığı miras hakkı üzerinde çokça durulması gereken mühim bir konudur. Düşünsenize İslam insanlığın üzerine aydınlık bir nur olarak doğmasaydı kim bilir kadın ne daha nice mağduriyete uğrayacak hallere düşecekti.  Dahası gerçek anlamda kadın olduğunun bilincine de varamayacaktı. Tabiî ki İslam’da kadın hakları bunlarla sınırlı değil elbet, dahası var. Şöyle ki İslam’da kadına miras hakkının yanı sıra mal mülk edinme, ticaret yapma, kendi mülkünde tasarrufta bulunma gibi bir dizi haklar da tanınmıştır.  Daha da yetmedi ticari hayatta çek senet işlemleri ve daha bir dizi sosyo-ekonomik ilişkilerde imza yetkisi de verilmiştir. Hatta İslâm’da dikkat çeken kadına tanınmış bir takım daha da haklar vardır ki,  işte onlardan bir kaçı şudur: 

            -Bir kadın doğurduğu çocuğu emzirmeyebilir de, yani kocasından sütanne talebinde bulunabiliyor. Bunun sadece bir istisnai durumu var, o da malum sütanne bulunmadığı durumlarda emzirmek zorunluluğu söz konusudur, bunun dışında emzirmeyebilir de. Ama tercihen emzirirse de kendisi açısından daha hayırlı olacaktır elbet.   

            -İslam’da kadına ilim tahsil etmesi içinde müsaade vardır. Ki;  Resulullah (s.a.v) bu hususta “İlim talep etmek kadın erkek bütün Müslümanlar için farzdır” beyan buyurmakla ilim kapısının herkese açık bir kapı olduğuna işaret edilmiştir.

          -İslam’da ailenin geçiminde birinci derecede erkeğin sorumluluğu esastır. Şayet koca bu asli görevini ihmal edip savsaklıyorsa, bu kez devletin şefkat eli ikinci derecede sorumluluk üstlenerek devreye girer. İşte görüyorsunuz İslam’da kadın sahipsiz bir halde yüzüstü bırakılıp kurda kuşa yem ettirilmemekte, her halükarda İslam’ın tanıdığı tüm haklar sayesinde ömür boyu güvence altında hayatını idame ettirilmesi sağlanır.  Faraza bir kadın çalışmak mı istiyor, bu isteğine engel konulmaz. Çalıştığında da kazancına kocası el koyamayacağı gibi evin iaşesi için harcamaya mecbur tutulmaz da.  Bu demektir ki, harcama tercihi kadına ait bir haktır.  Oldu ya, koca kazancına müdahalede bulunmak istedi, bu durumda kadın kocası hakkında dava açma hakkına sahiptir.

          İşte yukarıda sıraladığımız birkaç örnekte de görüldüğü üzere kadın gerçek kimliğini ancak İslamiyet’te bulabiliyor. Maalesef kadına özgürlük diye ortalığı velveleye verip ayağa kaldıranlar, her ne hikmetse İslam’ın kadına tanıdığı hakları görmezlikten geliyorlar hep. Onlar bu insani hakları görmeye dursunlar,  oysa biz biliyoruz ki; İslam ibadet hususunda bile kadına pek çok kolaylıklar sağlamıştır. Nasıl mı? Bikere Müberra dinimiz İslamiyet, her şeyden önce kadını camide cemaatle namaz kılması için mecbur tutmaz.  Keza buna cuma ve bayram namazları da dâhildir. Besbelli ki Müberra dinimiz kadın asli görevini ihmal etmesin diye bir takım dini vecibeleri evin dışında değil evin içinde eda etmesini şart koşmuştur. Böylece bu sayede kadın halk deyimiyle  ‘Elemtere fiş kem gözlere şiş’ misali kem gözlerden ve haram bakışlardan da korunmuş olur. Zira Peygamberimiz (s.a.v)  “Ey İnsanlar! Camilere gelmeleri zamanında kadınlarınızı (bu gibi) süs verici elbiseden men edin. Çünkü muhakkak, Ben-i İsrail hanımları camilerinde kibirlenip ziynetli elbiselerini giymekten başkası ile lanetlenmediler” beyanıyla bu gerçeğe işaret etmiştir. Yine bu hususta Peygamberimiz (s.a.v)  “Camiye gitmek için kendisine koku süren kadından koku belirtisi oluyorsa o kadın evine dönüp yıkanıncaya kadar Allah tarafından lanetlenir ve namazı kabul olmaz”   diye de beyan buyurmuşlardır.

          Anlaşılan o ki;  kadının birinci derece asli görevi özünde var olan sevgi mayasıyla çocuklarını sarıp sarmalayıp eğitimini ve terbiyesini üstlenmek olmalıdır. Neden derseniz, şöyle bir an başımızı yastığa koyup kreşlerde bir oraya bir buraya savrulup yetişen çocukların bir halini düşünelim,  bir de evde annelerinin şefkatli ellerinde büyüyen çocukların halini.  Hiç kuşkusuz her iki konumlandırmayı kıyasladığımızda sıcak bir yuvada bir çocuğu yetiştirmenin kreş yuvalarında yetiştirmekten çok daha sağlıklı olacağı muhakkak. Zaten asırlar boyu sağlıklı nesillerin oluşturulması ancak sıcak bir yuva ortamında iyi terbiye almış ve iyi bir eğitim almış ailelerin varlığı ile mümkün.  İşte bu nedenledir ki Fransız sosyoloğu Frederic Le Play sosyal hayatın merkezine aileyi oturtmuştur.  Bu hususta haklılık payı var elbet.  Nitekim dünyaya gelen her çocuğun sığınacağı tek dal aile ortamından başkası değildir. Hatta bu noktada çocuk yuvaları asla aile yuvasına alternatif olamaz dersek yeridir. Hiç kuşkusuz böylesi alternatifsiz ortamın oluşmasında ve aile ocağının tüttürülmesinde en büyük pay sahibi anne yüreğidir. Belli ki atalarımız ‘yuvayı dişi kuş yapar’ diye boşa söylenmemişler, bu öyle bir anne yüreğidir ki, aile yuvasını yeşertecek konumu itibariyle gerektiğinde sosyal hayatın yükünü de sırtında taşıyan bir yürektir bu. Gerçekten de öyle değil midir, her evlat sahibi anne yuvasında evlatlarının başında yüreğini katıp dinine, vatanına, milletine ve devletine hayırlı evlatlar yetiştirmenin derdinde olsaydı ne çocuk yuvalarına ihtiyaç hissedilirdi ne de kreş yuvalarına gerek kalırdı. İşte tamda bu noktada İslam, bu ve benzer nedenlere bağlı olarak kadına dışarda evin geçimi için fiziki sorumluluk yüklememiş bu sorumluluğu tamamen birinci derecede kocaya,  ikinci derecede ise devletin omuzlarına yüklemiştir.

        İslam’da karı koca arasında avret yoktur, ama yinede bir takım edebi muaşerete uymak gerektiği vurgulanmıştır. Şöyle ki; İslam âlimleri kadın erkeğin birbirlerinin avret mahallerine bakmalarının unutkanlığa yol açacağını beyan etmişlerdir.  Malumunuz erkeğin dışa karşı avret mahallisi göbeği ile diz kapak arasıdır, kadının ise el ve yüzü dışında kalan tüm vücut azalarıdır. Dolayısıyla edebli olmak hem iç dünyamızda, hem de dışımızda uygulamamız gereken birinci derecede öneme haiz altın kuralımızdır.  Malum edep dışılık insan ruhunu insanın kendisinden çalıp fitneye yol açacağından hiçbir şartta kabul görmez. Hem nasıl kabul görsün ki, bakınız beşeri sınıf içerisinde en başta evliyaullah bile bu hususlarda edebe mugayir herhangi bir durumla karşılaşmamak için gözünü haramdan sakınmakla yetinmemiş,  kadın ve erkeklerin karışık bulunduğu ortamlardan mümkün mertebe uzak durmayı yeğlemişlerdir. İşte bu manada İmam-ı Azam “Göz daima helal haram demez bakmak ister” diyerek bu hassas duruma dikkat çekmişte. Hatta bu kayda değer bilgilere ilaveten değil karşı cinse bakmak, kendi cinsinden olana başka bir gözle bakmanın bile sapkınlığa yol açacağına hükmetmişlerdir. Nitekim DNA kayıtlarında ensest vakalarının bilirkişi uzmanlarca DNA analiz çalışmaları sonucunda raporlandırılması bunun en bariz göstergesidir.  

         Şu da var ki,  bir takım malum çevreler beşeri ilişkilerde kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmayışını haremlik selamlık olarak alaya alıp güya kendilerince eğlenecek bir malzeme bulmuş gibisine fitne kazanı kaynatmaktalar habire. Güya yine akıllarınca işi alay edercesine sulandırmakla dinimizi çağ dışı yaftasıyla karalayacaklarını sanmaktalar. Bu arada hızlarını alamayıp ulu orta bir arada yaşamayı, çıplak ve yarı çıplak gezinmeyi modernliğin bir gereği olarak takdim etmeyi de ihmal etmezler.  Takdim ederken de İslam’ın ortaya koyduğu o müthiş çağlar üstü adap, erkân, usul ve esaslarının hiçbirini kaale almaksızın kendi kendilerine gelin güvey olmaktalar.  Zaten kaale alsalar da bu kez İslam’ın ortaya koyduğu usul ve esasların mana ve ruhunu idrak edemeyeceklerdir. Baksanıza, bikere kafalarında modernlik takıntısı bayağı yer etmiş bir durumda, dolayısıyla İslam’ın ortaya koyduğu bir takım usul ve kaidelere kafalarının basması çok zor gibi gözüküyor. Keza İslam’ın yasak kıldığı haram daire içerisinde bir hayat sürdürmenin insan ruhunda onarılmaz yaralar açacağını da idrak edemeyecek haldedirler. Her ne kadar onlar meselenin özünü anlayamama özürlüsü olsalar da,  yine de biz dilimizin döndüğünce hemen her platformda meşru helal daire içerisinde nasıl yaşanılır hususunu izah etmekten geri durmamamız icap eder. Hem dilimizin döndüğünce anlatalım ki, olur ya modernlikten dem vuran bu çevrelerde erkek kadın bir arada karışık yaşanan bir hayat modelinin insan ruhunda nasıl yaralar açtığını fark ettiklerinde tıpkı bizim gibi onlarda adap usul erkân üzere bir çizgiyi savunur hale gelmiş olsunlar. Öyle ya, madem hidayet Allah'tan, hem madem gayret bizden Tevfik Allah’tan o halde bıkmadan usanmadan durmak yok, dilimizin döndüğünce anlatmaya ve istikamet üzere bir yola devam etmeye mecburuz da. Çünkü Rasulullah (s.a.v) “Bir arada bulunan yabancı bir erkekle kadını üçüncüsü şeytandır” diye beyan buyurmakta. İşte bu hadis-i şeriften hareketle işin ciddiyetine vakıf olmuş pek çok ilmiyle amil olmuş Rabbani âlimler müntesiplerine “Rabia’tül Adeviyye dahi olsa kadınla sohbete girme, olur ya şeytan seni kandırır” diye öğüt vermekten geri durmamışlardır. Kaldı ki İslam’da kadın, yanında helali olmadan yabancı bir erkekle bir arada bulunmasını halvet olarak hükmetmiştir, elbette ki evliyaullahın bu doğrultuda öğüt vermeleri son derece gayet tabiidir.

             Peki, evliyayı anladık diyelim,  ya Peygamberler? Malumunuz Hz. İsa (a.s) mağaranın kapısına geldiğinde o anda şiddetli bir fırtınaya tutulmuştu ki hemen oracıkta çadırı gözüne kestiriverir. Ancak çadırın içerisinde kadın olduğunu görünce derhal orayı terk ediverdi. İşte bu dilden dile anlatılan kıssadan çıkaracağımız ders şu dur ki, cümle peygamberler masum ve günahtan arî oldukları halde (ismet sıfatı) edeb erkân yolunda zerre miskal taviz vermediklerine göre bizim haydi haydi edeb erkân üzere olmamız gerekir.  Aksi halde günah işlemekten ne imtina ederiz ne de hayâ duyarız. Hele ki âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’in ümmeti olarak günahlardan sakınıp hayâ duymaya mecburuz da. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) hiç bir kadına elini vermediği gibi tokalaşmamışta.  Üstelik kadınlardan biati musafahayla değil sözle alırken erkeklerden ise elini uzatıp sözle birlikte biat almışlardır.

          Şu bir gerçek, kadın erkek arasında tıpkı mıknatısın eksi ve artı kutupları arasındaki çekime benzer bir etkilenme söz konusudur, ama bu demek değildir ki,   kadının cezb edicilik etkisi var diye edebe mugayir hareket edilsin. Hiç kuşkusuz evren çift kutup üzere yaratılmıştır. Öyle ki kâinatta bir yandan zıt kutuplar arasında gerçekleşen manyetik çekim gücüne dayalı bir yaratılış kodlanmışlığı gerçeği var, diğer yandansa ayni kutuplar arasında geri itme ya da geri tepmeye dayalı bir yaratılış kodlanması gerçeği öz konusudur. Ancak tüm yaratılmış mahlûkattan farklı olarak bir yaratılış kodlanması daha söz konusudur ki, o da malum insana Yüce Allah (c.c) tarafından lütfedilen akıl melekesine dayalı eşrefi mahlûkat kodlanmasından başkası değildir elbet. İşte insana lütfedilen bu özelliğinden dolayıdır ki,  cümle yaratılmış âlem içerisinde insanoğlu cüz-i iradesini Allah'ın emrettiği ölçüler içerisinde kullanma sorumluğunu yerine getirmek zorundadır. Aksi halde insanın cemadat, nebatat ve hayvanattan hiçbir farkı kalmaz.  Kaldı ki cansız toz toprak diye nitelendirdiğimiz cemadat âlemi bile bize bir başka gerçeği mesaj olarak gözler önüne seriyor da. Nedir o mesaj dendiğinde en basitinden buna çekim kanunu en belirgin mesaj örneğidir zaten. Tabii bu mesajı alabilen görecektir ki,  tüm cümle âlem içerisinde çekim kanunu yaratılmış olmasaydı ne aşktan, ne sevgiden, ne de evlilikten söz edebilirdik.  Hakeza bunun tam aksine zıtlıklardan da söz edemezdik. Nitekim içimizde taşıdığımız müsbet ya da menfi bir takım sonu gelmez istek ve arzular bile iki zıt karakterlerde dizayn edilmiş çift kodlamalardır. Ve bu hususta Mevlana Hz.leri; İnsan ruhunu emdiren iki kuvvet olduğunu, birinci kuvvetin şeytani ve nefsi, ikincinin ise melek-i kuvvetler olduğunu buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Böylece Mevlana’nın bu müthiş tespiti sayesinde bizler de meleki ilhamlara kulak veren insanoğlunun iyiye yöneleceğini, şeytani telkinlere eğilim gösterenlerin ise kötülük bir mizaç sergileyeceğini idrak etmiş olduk.  Bizler idrak eder de bu arada şairler idrak etmez mi,   hem de nasıl,  bir bakıyorsun Necip Fazıl’ın  ‘Oluklar çift; birinden nur akar, diğerinden kir’ dizeleri gök kubbede yankı bulur da.

        Evet,  biz aciz kullar olarak üzerimize düşen asıl vazife; mutluluğu gayri meşru işlerde değil,  helal daire içerisinde evlilikte aramak esas olmalıdır. Bikere her şeyden önce mensub olduğumuz dinimiz harama bakmanın kalbe atılan ok misali zehir etkisi yapması hasebiyle böylesi gayrimeşru flört hayatı şiddetle men etmiştir. Gerçekten de öyle değil midir,  işte görüyoruz haram bakışlar doğrudan kalbe sirayet ettiğinden bir anda ruh iklimimizi altüst olduğu gibi dimağımızı da kuşatıp nefsimize boyun eğdirmektedir. Yani bu demektir ki, harama bakış sadece kalple sınırlı kalmayıp hem beyin fonksiyonlarımızı körelmekte hem de aklıselim sahip olmamıza da çok büyük engel çıkarmakta. Düşünsenize beynimizi sürekli haramla meşgul ettiğimizi, bu durumda elbette ki yaratılış gayemizden uzaklaşmamız kaçınılmaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkacaktır. Madem öyle, böylesi bir vahim durumla karşılaşmamak için ister küçük günah ister büyük günah olsun hiç fark etmez ne kadar çok haramlardan uzak kalırsak bir o kadar da Allah'a yakınlığımız artmış olacaktır. Zaten insanın Allah’a yakınlığı haramlardan uzaklaştığı ölçüsünce gelişme kaydeder. İyi ki de Müberra dinimiz harama giden yolları sıkı sıkıya kapatmış da, bu sayede tüm müminlere nefsin esiri olmaktan kurtulma fırsatı doğmuştur.

        Velhasıl-ı kelam; İslam’da kadın hem madden, hem de manen korunmaya alınmıştır. Yeter ki, kadın helal daire içerisinde Saliha hatun olma idealiyle yaşasın bak o zaman asıl gerçek manada hürriyeti Allah’a abd (kul) olmakta bulacaktır.  

           Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.