Aslında dört halifenin seçimle işbaşına gelmesi, İslâm’ın Cumhuriyet’le bir meselesi olmadığını gösterir. Peygamberimiz (s.a.v) “Benden sonra hilafet otuz senedir. Ondan sonrası mülktür (saltanattır)” beyan buyurduğu hadisi şerif bu gerçeğe işarettir.

                                    MEŞVERET, ŞURA VE İSTİŞARE

            Resûlullah (s.a.v.) kendisinden sonra toplumu kimin yöneteceği veya yeni yöneticinin nasıl belirleneceği hususunda bir hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Sünni ulema, Allah Resulünün yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığında hemfikirlerdir. Allah Resulü bu dünyadan dâru’l bekâya göç edince, ister istemez Müslümanların yeni yöneticisinin kim olacağı meselesi gündeme gelmiştir. Gerçekten de Peygamberimizin (s.a.v) yerine vekil bırakmaması bunu teyit eden bir durumdur. Her ne kadar Rasûlüllah  (s.a.v) yerine vekil bırakmasa da bir kısım aydınlar bundan maksadın halktan başka gerçek temsilcinin olmadığı anlamını çıkarmıştır. Bakınız İmam-ı Azam Ebu Hanife bu hususta “Hilâfet, o makama geçmeden önce hür bir seçimle bir baş tayin etmektir” içtihadında bulunmuştur.  Tabii ki İmamı Azam böyle bir ictihadın da bulunurken önce ashabın uygulamalarına bakıp sonra bu kanaate varmıştır. Nitekim İslâm toplumunda seçim yolu ashabın icmasıyla (toplu kararıyla) müesseseleşmiştir. Şurası muhakkak toplumu yönetenlerin nasıl belirleneceği konusunda Kur’an-ı Kerim’de bağlayıcı bir hüküm yoktur.  Kur’an-ı Kerimde sadece Müminlerin kendi aralarındaki işlerini  “Şûra” ile görmeleri hükmü vardır, ama yöneticilerin nasıl belirleneceği konusu beyan edilmemiştir. Dolayısıyla bu mesele izaha muhtaç bir mevzuu olduğundan yönetici seçiminin örf ve topluma bırakıldığı ağırlıklı görüş olarak ortada durmaktadır. İşte bu nedenle İmam-ı Azam'ın  “imametin seçimle olabileceği” söylemini kayda değer buluyoruz. Kaldı ki Allah Teâlâ (c.c.): “Ki, bunların işleri, daima aralarında müşaveredir” (Eş Şurâ 37) diye beyan buyurmakta.  Her ne kadar âyeti kerimede idare edenlerin nasıl belirleneceğini gösteren açıkyacı bir kural olmasa da herhangi bir hususta alınacak kararda “Şura” ilkesinin esas alındığı çok açıktır.  

            Asrı Saadet’i takiben yarım asırlık dönemde ki uygulamalara baktığımızda yönetim biçiminin günümüzdekine benzer cumhuru bir yapı içerdiği gibi günümüzde sıkça kullanılan çoğulcu anlayışın dört halife devrinde de yaşandığını pekâlâ söyleyebiliriz. Nitekim cumhur kavramı İslâm’ın özünde var olan meşveret, şûra ve istişare gibi öğelerle desteklenip ‘biat’ müessesesiyle taçlandırılmıştır. Nasıl mı?  Bakın Sakife de  (Çatılı avlu) Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a biat edildiğinde kendisine “elini uzat” denildiğinde, o an elini uzattığında ilkin Hz. Ömer (r.a) biat etmiş ve akabinde Muhacir ve Ensar biat etmişlerdir. Derken ertesi gün bütün ahali iştirak edip biat işlemi tamamlanmış olur. Böylece Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a) ashabın kendisine olan sadakatı karşısında seçilmişliğini şu sözlerle anlamlandırır: “Ben Allah Resulünün yolunda bulunduğum müddetçe bana itaat ediniz. Aksi halde itaat etmeyiniz.  Biz bu şerefli makamda kaldığımız müddetçe mazlumlar haklarını alıncaya kadar güçlü, zalimlerde onların haklarını ödeyinceye kadar güçsüz olacaklardır...”   İzini iz sürdüğü Resûlullah (s.a.v) ise “Hepiniz çobansınız ve hepiniz eliniz altında bulunanlardan sorumlusunuz” buyurmuştur. İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere idarecilik büyük sorumluluk gerektiriyor. Öyle ki, Hz. Ömer (r.a)  bir suikast sonucu ağır yaralı bir halde ölüm döşeğindeyken arkadaşlarının “Senden sonra oğlunu halife olarak seçmek istiyoruz,  ne buyurursunuz?” sorusuna karşılık şu cevabı verir:

            -“Hayır istemem. Bizzat Allah’ın elçisinden dinledim. En adil devlet adamı bile hesabını verinceye kadar ilahi huzura kelepçeli çıkacaktır. Huzura kelepçeli olarak benim çıkmam yeter.

           Evet,  sorumluluk bilinci ve hassasiyeti işte bu mana yüklü sözlerde gizlidir. Zaten devlet adamlılığı ve idarecilik çok büyük sorumluluk gerektirmeseydi Resûlullah (s.a.v) “Emanetin lâyık olanlara verilmediğini gördüğünüz zaman kıyameti bekleyin” der miydi?  İşte tüm müthiş sözlerden çıkaracağımız sonuç şudur ki,  idareciliğin çok büyük sorumluluk gerektiren mühim bir görev olduğudur. Madem öyle bizi idare edecek olanlara sorumluluk yüklerken adeta kılı kırk yararaktan seçmemiz icab eder. Zira Peygamberimiz (s.a.v)’in “Ümmetimin ittifakında (düşünce işbirliğinde) kuvvet, ihtilafında (farklı rey ve içtihadında) rahmet vardır”  ve  “Halkın sevdiğini Hakk’ta sever” sözleri insanlara idarecilerini seçme hakkı verdiği gibi aynı zamanda İslâm’ın cumhur içeren bir yapı içerisinde dal budak salacağının işareti vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in işaret buyurdukları gibide dört büyük halifemiz ashabın ortak iradesiyle iş başına gelmişlerdir. Dört halifelik dönemi sonrası ise hilafet mülke (saltanata) dönüşmüştür.  İşte bu nedenle Corci Zeydan dört halife sonrası için “Hilafetin babadan oğla geçişi Muaviye ile başladı” der. Elbette ki Osmanlı idari sistemi de saltanattı, ama Osmanlının saltanatı asla astığım astık kestiğim kestik cinsinden bir saltanat değildi. Bizim idarecilerimiz ister halkın oyu ile ister saltanatla iş başına gelsinler hiç fark etmez hiçbiri tahakküme (baskı) dayalı bir idarenin başı olmamışlardır. Tarihte kurduğumuz devletlerimiz arasında bilhassa Osmanlı Devleti  “İşte bu makamda, nusret ve hâkimiyet, hak olan Allah’ındır” (Kehf 44) ayetini temel düstur edinerek bağrında taşıdığı insanları din ve milliyet farkı ayırmaksızın idare etmesini bilmiş bir cihanşümul devlettir. Osmanlı saltanat nizamını asla bir baskı aracı unsuru olarak kullanmadı,    bilakis idare sistemini umum-i efkârın (kamuoyuna)  hizmetine tabii kıldıkları içindir saltanatı amaç olarak değil araç olarak kullanmışlardır.  

           Anlaşılan o ki, tarihten bu güne gelen sistem modellerinden idarenin başına ister hanedan yoluyla,  ister seçimle, ister başka usul türlü yollarla gelinsin asıl önemli olan Allah ve Resulünün hakikatleri ışığında ülkeyi adil idare etmek esastır. Yeter ki Allah ve Resulünün hakikatleri ışığında ve helal daire içerisinde bir idare anlayışı ortaya konulsun bir noktada idari yapıların farklılığı idare edilenler üzerinde olumsuz etki oluşturmayacaktır. Zira İslâm’da Allah’tan gayri her şeye masiva gözüyle bakıldığından tarihi süreç içerisinde idari yapılarında değişebileceğini pekâlâ göz önünde bulundurmamız icab eder.  Tarihten bugüne görünen o ki vasıtalar değişir, değişmeyense sadece gayedir.  Ama gel gör ki bu hakikate rağmen Hıristiyanlar masiva olanı gayeleştirerekten ulûhiyet isnat edip habire vasıtaları ilahlaştırmaya devam etmekteler. Bizim onlardan farkımız ise masivayı gayeleştirmeyip vasıtaları bir eşya, bir teknik, bir metod olarak görmemizdir. Keza hanedana,  demokrasiye, cumhuriyete ve daha pek çok değişik yönetim modellerine bakışımız da budur, yani vasıta gözüyle bakıştır bu.  Düşünsenize İslam’da bir insan mümin olduğunda bir anda Allah katında köle idareden sorumlu olan Sultanla eşit konuma gelebiliyor, şimdi gel de vasıtalara bu çerçevede öyle bakmayalım, ne mümkün.  İşte gaye ile vasıta arasındaki bakış farkımız budur.

            Bakınız Ebu Cehil’in yolu bir ara Hz. Peygamber (s.a.v)’in meclisine ayağı düştüğünde:

            “- Senin mescidine gelmek istiyorum. Fakat orada içtimai ve mevkice düşük olanlarla birlikte bulunmamak için bana hususi bir yer ayır” der.

             Tabii Allah Resulü (s.a.v) böyle bir teklif karşısında:

            “- Orada değil sana, bana da hususi (özel) bir yer yoktur”’ karşılığını verir. Böylece İslâm’ın cumhura ne kadar önem verdiğini ortaya koymuş olur. Hatta Peygamberimiz (s.a.v) ümmetine nasıl cumhur olunacağının işaretlerini “Aranızda müşavere ediniz” ayetinde hareketle “Biliniz ki Allah Resulü meşveret ihtiyacından münezzehtir. Ne ihtiyacı var Resulün müşavereye? Lakin ümmetime sünnet ve rahmet için verildi...”  şeklinde beyan etmiş bile.        

                                 İSLÂM’IN CUMHUR ANLAYIŞI

           Hz. Ömer (r.a.) arkadaşlarına:

            “-Şayet eğrilirsem (doğru yoldan saparsam) ne yaparsınız?” diye sorunca, aralarında bulunan bir bedevi sahabe:

            “- Ya Ömer! Seni kılıcımızda düzeltiriz ” diye karşılık verir. Burada kılıcımızla düzeltiriz ifadesini günümüz şartları muvacehesinde şeçme ve seçilme yöntem ve tekniği olarak  “oyumuzla, reyimizle, istişaremizle” düzeltiriz manasında bir ifade olarak da düşünebiliriz pekâlâ. Böylece verilen bu cevapla birlikte İslam’da nasıl cumhur olunacağının irade beyanı ta o dönemlerde ortaya konulmuş olunur. İşte görüyorsunuz sözde değil özde demokratik ve cumhur tavır İslâm toplumların ruhunda öz itibariyle zaten var olan bir gerçekliktir.  Şu da var ki günümüzde kullanılan cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramların İslami karşılığının izahı çok zor olsa da burada asıl önemli husus “nasıl bir toplum istiyorsunuz” sorusuna karşılık gelebilecek “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalış” çerçevesinde bir idari model ortaya koyabilmek çok mühimdir elbet.             

           Evet,  Kur’an-ı Mucizül Beyan hem itikat, hem ibadet, hem muamelat,  hem de çağlar üstü İslam Anayasası hükmünde manzume-i hakikatler ışığıdır,  muhatabı ise tüm insanlıktır. Bilhassa ilk elden birinci ilahi kaynağımız olması hasebiyle kıyamete kadar var olacak hükümleri kapsamaktadır. İkinci kaynağımız hadislerde vahyin tatbikini gözler önüne seren kaynağımızdır.   Her iki kaynağı da kendimize rehber aldığımızda iç ve dış âlemin âlem iki kanaldan idare edildiğini görürüz. Malum zahiri idari âlemde Müslüman toplumunda devlet başkanını Peygamberimizin devlet başkanlık konumuna halef olarak addederiz. Yani, dünyevi işlerin yürütülmesi noktasında halefi görürüz. Şayet günümüz idarecileri ilk dört halife gibi Peygamberimizin dizinde yetişmiş olsaydı sadece dünyevi değil icabında uhrevi yönden de halef olarak görebilirdik. Ki, ilk dört halife Peygamberimiz (s.a.v)’in dünyevi işler konumuna halef görevi ifa etmekle kalmamışlar, uhrevi konumu yönünden de günümüze kadar uzanan ehlisünnet çizgisinde pek çok Tarikatı Aliyye’nin ruhaniyetten önderliğinin halefi de olmuşlardır. Tabi burada ruhi önderlik derken dört halifenin ruhi meşrebi doğrultusunda bir önderliği kast ediyoruz elbet.  Yani Peygamberimiz her birinin meşrebi yapısına göre bir yol göstermiştir. Öyle ki dört büyük halifemizden kimi kendisine gösterilen yolu göstermeyip kendi ruh dünyasında yaşarken, kimi de kendi ruh dünyasında yaşayarak hem de etrafına yaşatarak kendilerine öğretilen yolu devam ettirmişler de. Nitekim Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  meşrebine uygun hafi zikir yolu üzere Sıddıkiyet yolunun Nakşibendî piri olurken, Hz. Ali (k.v)’de meşrebine uygun cehri zikir üzere bir yol izleyerekten Kadiri ve Rufai gibi tarikatların öncüsü olmuştur.  İşte manevi olarak seyr-i süluk yönden iç âlem idaresi budur.

         Peki ya, dört büyük halife devri sonrası dünyevi yönden haleflik nasıl cereyan etti derseniz,  malum halifelik müessesesi saltanat şeklinde cereyan etmiştir.  Her ne kadar halifelik makamı mülke, yani saltanata dönüşmüş olsa da yinede iş başına gelen idarecilerimiz şayet ülkelerini adaletle idare etmişlerse onlarda halk nezdinde Ümmet-i Muhammed’in halifesi olarak addedilmişlerdir. Dedik ya, idari yapılar günün şartlarına göre her an değişebiliyor,  burada önemli olan değişen yapı içerisinde halkını adaletle idare edebilmek çok mühimdir.  Dolayısıyla idari yapıların tarihi süreç içerisinde değişikliğe uğramasına çok fazla takılmamak gerekir. Zira Peygamberimiz (s.a.v)’in ardından yönetici vekil bırakmaması ve Hz. Ali (k.v)’in son nefesinde Hz. Hasan’a biat edelim mi sorusuna, “Size bunu ne tavsiye ederim, ne de yapmayın” şeklinde mukabelede bulunması İslam’da yönetim modelinin illa şöyle olsun böyle olsun şeklinde kesinleşmiş bir hükmün olmadığını gösterir. Ama bu noktada yinede vasıta hükmünde ber yönetim modelleri arasında en güzeline talip olma noktasında mezhep imamımız Ebu Hanife’nin Resûlullah  (s.a.v)’in devlet fonksiyonuna halef olacak bir kişinin hür bir seçimle başa gelmesi gerektiği içtihadını nazari itibara almakta fayda vardır elbet. Belli ki mezheb imamımızın bu seçim vurgusu ideal bir nizamın tesisine yönelik bir beyandır. Bir başka ifadeyle Allah Resulünün devlet reisliği konumuna halef olacak şahsın seçimle gelmesinin daha uygun olacağı yönünde bir değerlendirmedir bu. Hatta bu değerlendirmeden hareketle İslâm’da devlet başkanı demek halkın vekili ve elçisi konumunda Allah’ın (c.c) hâkimiyetini tesis için seçilmiş idarecinin sıfatı bir isimlendirmedir dersek yeridir.  Nitekim İslâm’da en üst icra konumunda ki idare mevkii “siyaset-i amme” makamı olarak karşılık bulur. Keza bu makamda fiili olarak görev yapan şahıs ise  “Veliyyül’emr” veya “Emirül Mü’min” olarak karşılık bulur. Nasıl karşılık bulmasın ki, bikere Ulu’l emr İslâm’ın hizmetçisi olduğu müddetçe asıl o zaman emre amade başkan olarak kabul görmekte.  Ki,  gerçek anlamda cumhur idarecilik  “halka hadim” olmaktan geçmektedir. Nitekim halife olarak sırtında un çuvalıyla ev ev kendini fakirlerin hizmetine adayan Hz. Ömer (r.a), hadimiyet'in zirvesine çıkmışta. Zaten idari yapılar halka efendi olmak için değil halkın hizmetkârı olmak için vardır. İşte bu manada hadim devlet idarecilik anlayışının oturdulduğu bir sistemin tatbikini başta Hulefa-i Raşid halifeler dönemi olmak üzere İslam tarihinin daha nice değişik dönemlerinde hadimiyet bilincine erişmiş bir kısım idareciler eliyle de yürütüldüğü muhakkak. İslami hassasiyeti olan idarecilerimizin bunu yapmaya mecburlar da.  Zira İslâm’da bir idarecinin şanı şerefi hizmeti ölçüsünce değer kazanabiliyor.  Delil mi?  İşte bu hususta Resûlullah (s.a.v)’in beyan buyurdukları  “Adil bir sultanın, bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı ibadetten üstündür”  ve   “Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir” hadis-i şerifleri bunun en bariz delilleridir zaten. 

             Hatta bu konuyla alakalı yakın tarihimizde daha başka misaller daha getirecek olursak bunun için en kayda değer örneği Said Nursi Hz.leri üzerinden verebiliriz pekâlâ.   Nitekim Said Nursi Hz.lerinin küçük kardeşi Mehmet sofra kurup yemek getirdiğinde Said Nursi Hz.lerinin sadece ekmeği kendisine ayırıp diğerlerini karıncalara verdiği dikkatlerden kaçmaz da. Tabii merak bu ya,   talebeleri hemen sormuşlar:

            “- Niçin böyle yapıyorsun?” diye.

            Üstad şöyle cevap verir:

            “- Karıncalar da içtimaî hayat (sosyal hayat), işbirliği tam bir cumhuriyet nizamı çerçevesinde cereyan etmektedir. Bu taraflarını sevdiğim içindir elbet.”

           Kaldı ki değil Said Nursi Hz.leri Hz. Süleyman (a.s)’da karıncalar hürmet göstermiş bir peygamberdir.  Öyle ki Hz. Süleyman (a.s)  Sebe halkına dini tebliğ için yola koyulup Taif yakınlarında bir dağın vadisinde önlerine rızkı peşinde koşan karınca ordusuyla karşılaşır karşılaşmasına ama kraliçe karınca sorumluluk gereği;  “Ey karıncalar! Yuvalarınıza dönünüz,  aksi halde biliniz ki Süleyman ve ordusu, farkına varmadan sizi çiğneyebilir” uyarısında bulunacaktır.  Malumunuz hayvanların dilinden çok iyi anlayan Hz. Süleyman (a.s)  bu durumda kendine yakışır bir vaziyette karıncalar incinmesin diye yolunu değiştirecektir.   Ve o Yüce Peygamber ellerini açıp Allah'a şöyle münacatta bulunur: “Ey Rabbim! Bana, anne ve babama lütfettiğin bu kadar nimetlerine şükretmemi ve geri kalan ahır ömrümde Senin razı olacağın iyi işler yapmamı bana ilham et. Rahmetinle beni de Cennetinde iyi kulların arasına kat.”   

          Ne diyelim, işte görüyorsunuz karıncaların arzuhallerini dert edinen bir ilahi nizam söz konusudur.  Madem öyle,  karınca deyip es geçmemeli. Düşünsenize bir tek ana kraliçeden oluşan binlerce yavru karınca daha gözünü açar açmaz kendi aralarında teşkilatlanıp tıpkı insanlar gibi branş branş iş paylaşımı içerisine girebiliyorlar. Böylece küçücük hayvanattan topluluk da olsalar bir bakıyorsun akıllara durgunluk verecek bir şekilde ortaya mükemmel karıncalardan müteşekkil katılımcı toplum modeli ortaya koyabiliyorlar. Elbette ki bu tür dayanışma örnekleri insanı hayretler içerisinde bıraktıracak cinsten örneklerdir. Hazır karıncalardan söz etmişken bu arada Termitlere, yani beyaz kanatlı karıncaların azim ve kararlılığına ne demeli,  bakın onlar da odun veya tahta parçasına olan büyük düşkünlükleri ve iştah kabartmaları sayesinde üzerine üşüşüp koca odun parçasını ilmek ilmek işleyerek humus bir hale dönüştürebiliyorlar. Böylece katılımcı ekip çalışmasıyla birlikte humus toprakların zenginleşmesine katkıda bulunmuş oluyorlar.

        Hakeza Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ileri ki dönemlerinde, yani ikinci 35 yıllık olgunluk devresinde Eskişehir’de muhakeme edilirken:

            “- Cumhuriyet hakkında ne düşünüyorsunuz?” sualine verdiği cevap son derece manidardır. Bakın üstad mahkeme heyetini şaşırtan cevabında ne diyor:

            “- Dört büyük halifeden her biri hem halife, hem de cumhuriyet reisiydi. Onlar adalet ve gerçek hürriyet bakımından hakiki cumhuriyeti temsil ederlerdi. Bu ölçü benim ne nisbette cumhuriyetçi olup olmadığımı gösterir.” Ve sözlerini bir kez de mahkeme huzurunda karınca örneğini vererek bağlar.

            Tabii bu sözler üstadın kendi ifadesiyle Yeni Said dediği olgunluk dönemine ait daha da kemal bulup derunileşmiş sözlerdir. Nitekim Necip Fazıl “Son Devrin Din Mazlumları” adlı eserinde bu hususa işaret ederekten Bediüzzaman’ı anlatırken hakkında şöyle bir değerlendirmede bulunur: “Eski Said devrinde, bir an için de olsa ittihatçıların sahte hürriyetini şeriata hizmet, Abdulhamid’in disiplinini de zulüm ve istibdat zannetmek gibi bir hataya düşmüştür. Fakat olgunluk devresinde bu tezatlar (çelişik) görülmez... Besbellidir ki, Said Nursi’de ki ittihatçı temayülü Meşrutiyet ilanıyla, Bediüzzaman’ın gözünden ittihatçı maskesini düşürmeye kâfi gelmiştir. Ve hakikate yaklaşıyor: “Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım. Lakin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder diye...” 

          Necip Fazıl’ın bu değerlendirmesinden öyle anlaşılıyor ki,  Said Nursi’nin meşrutiyet (zira İslâmiyet istişareyi emreder) fikirlerini daha iyi analiz edebilmek için mutlaka eski Said ve yeni Said döneminin ayırımını iyi okumak gerekir.  Dedik ya, Bediüzzaman’da zaten ortaya koyduğu Risale-i Nur eserlerinde kendi hayatını Eski Said ve yeni Said olarak kategorize etmiştir.   Gerçektende Said Nursi’nin birinci dönemine baktığımızda şeriat adına meşrutiyeti desteklediğini görürüz.  Ancak ittihatçılara desteğinin izahını yaparken de meşrutiyetçi fikirlerin İslâmiyet’te var olduğuna işaret ederek açıklık getirir.  Yani o yıllarda meşrutiyetçi düşünceler şeriata aykırılık teşkil etmediği sürece kabul edilebileceğine işaret etmişlerdir.  Düşünce bazında haklıdır da. Çünkü İslâm’ın özünde meşveret, şura ve istişare gibi unsurlar “biat’’ müessesesiyle sağlamlaştırılıp bina edilmişte. Hatta günümüz dünyasında sıkça bahis konusu olan çoğulcu demokratik anlayışın bilhassa dört halife devrinde yaşandığını söyleyebiliriz de.  

            Dahası Bediüzzaman bunla da kalmamış Selanik’teki hutbesinde temel hürriyetlerden bahisle hürriyetin İslâm’da var olduğunu irad etmişlerdir. Ayasofya'da ki yaptığı nutkunda ise, meşrutiyetin “meşruiyet” olarak telakki edilmesi gerektiğini beyan etmişlerdir.  Böylece meşrutiyetin İslâm’ın meşruiyet anlayışına uyumlu hale getirilmesine dikkat çekmiştir.  Kelimenin tam anlamıyla Said Nursi’nin o günkü şartlarda dile getirdiği meşrutiyet anlayışı aslında bugün gelinen noktada günümüz dünyasında sıkça dile getirilen çoğulcu katılımcı demokratik anlayışı çağrıştıran bir husustur. Önemli olan da zaten o günkü meşrutiyet anlayışından bu gün ne anladığımız hususu çok mühimdir. Malumunuz İslam’ın özünde meşveret, şura ve istişare gibi unsurlar sıkça vurgulanan öğelerdir. Madem meşveret, şura, istişare bu denli mühim öğeler, o halde bu değerlere gerekli ihtimam göstermemiz gerekir ki adil bir idarenin varlığından ve adil bir hukukun üstünlüğünden söz edilebilmiş olsun.  Bilhassa her Cuma hutbenin sonunda okunan Yüce Allah’ın beyan buyurduğu Nahl suresinin 99. ayetinde ısrarla “Şüphesiz Allah Teâlâ adaleti, iyiliği, akrabaya yardımı emreder. Münkeri, zulm ve tekebbürü yasaklar. Size öğüt verir ki, iyice dinleyip anlayıp tutasınız” hükmünde apaçık adil olmaya çağrı vardır. Niye bu çağrı yapılmakta derseniz, bikere insan aklına keyfiyet kazandıran iki ana unsurdan biri hürriyet diğeri de adalet olduğu içindir elbet.   Hem ne çabuk unuttuk savaş sonrasında ilim öğretme karşılığında hürriyete kavuşturulduğuna ve pek çok fıkhı meselelerde akıl baliğ olmak ve hür olmak gibi şartlarının arandığını. Bakın batı geçte olsa insan haklarına ve hürriyete dört elle sarılmasıyla birlikte gelişmenin merkezi olabildi.  Biz ise malum kendi adalet ve hürriyet değerlerimizi yitirip çöküşümüzü hazırladık. Oysa hürriyet ve adalet denen iki kıymet değer unsuru ihmal etmememiz gerekirdi,  çünkü her iki unsurda aklı melekemize ufuk açıp her alanda gelişmeci ruhumuzun canlanmasına ön ayak olabilecek unsurlardır. Gerçekten de bu husus incelendiğinde tembelliğin, miskinliğin, basiretsizliğin ve zihni reformsuzluğun arka planında kendi öz hürriyet ve adalet değerlerimizin yitirmişliğimizin ceremesi olduğu görülecektir. Öyle ya, madem İslam’da hukuk önünde herkes eşit muameleye tabi tutulur hükmü var o halde dün nasıldıysak bugünde aynen adalet mekanizması işletilip tez verilmelidir.   Malum farklılıklar anlamında eşitsizlik sadece hukukun dışında beşeri münasebetler için geçerli bir durumdur. Zira tüm beşeriyeti aynı havuzda tam eşit hale getirmeye kalkışmak bikere eşyanın tabiatına aykırı bir durum, zaten isteseniz de insanları aynı havuzda eşit hale getirmek mümkün değildir. Nasıl ki beş parmağın beşi bir değilse, aynen öyle de beşeri sınıf içerisinde kiminin işçi, kiminin esnaf, kiminin çiftçi, kiminin öğretmen, kiminin doktor, kiminin siyasetçi vs. olması son derece gayet tabiidir. Yani tüm mesleki unsurların varlığı tam eşitliğin sağlanamayacağının bir göstergesidir.  Burada dikkat edilmesi gereken husus farklılıkları zenginlik addedip beşeri münasebetlerde adalet ve hürriyet ilkesinin işletililiyor olmasıdır. Farklılıkların ayrılık olarak telakki edildiği, adaletin işletilmediği ülkelerde sosyal tabanlı çatışmaların olabileceği kaçınılmazdır. Bu yüzden beşeri ilişkilerin nizama kavuşmasında her daim hürriyet ve adalete her daim ihtiyaç vardır.  Adalet ise hukuk önünde herkes eşittir anlayışıyla ve uygulamasıyla ancak tesis edilebiliyor. 

                                                       YÖNETİCİ SINIFI

            İslâm’da adalet:

            - Sünnetullah (Tabii ve zaruri adalet)

            - İhtiyari adalet (İslâm hukuku, kanun ve uygulamalar)  üzerine kuruludur.

            Hukuk ise:

            - Allah’ın hukuku

            -Kul'un hukuku diye iki kategoride değerlendirilir. Hak, hukuk, adalet, hürriyet ve eşitlik gibi ilkeler gerçek meşrutiyet veya gerçek demokrasinin vazgeçemeyeceği kaidelerdir. Mühim olan bu güzel kavramları sloganik laflardan uzak kılıp, içerik yönünden zenginleştirmek esastır. Dahası meşrutiyetin ismi, cismi, şemaili önemli değil, önemli olan anlam yüklü olmasıdır. Şayet dış öze, öz de dışla uyumlu olursa, işte o zaman gerçek anlamda demokrasiden bahsedilebilir. Bakınız Said Nursi’nin kendi yaşadığı dönem itibariyle dilinden hiç düşürmediği meşrutiyet ifadesinin özünde hukuk, adalet, istişare ve hürriyet gibi kavramlarla donatılmışlık vardır. Öyle ki, ileri sürdüğü meşrutiyet fikri bugünkü cumhuriyet ve demokrasi kavramının çok üstündedir. Peki ya ittihatçılar, malum onlar meşrutiyetin özüyle değil satıh üstü kabuğu ile oyalanmışlardır.  O günün şartlarında ittihatçılar günü kurtarmak adına meşrutiyet taraftarı görülseler de aslında meşrutiyet fikrin içeriğinden yoksundular. Yani dile getirdikleri kavramların içi boş sloganik söylemlerden ibaretti. Onlar için meşrutiyet sadece bir kılıf ve süs malzemesi gibi bir şeydi.  İşte Bediüzzaman Said Nursi ile ittihatçılar arasında en belirgin fark tıpkı söz ve öz arasındaki fark gibidir. Kelimenin tam anlamıyla Bediüzzaman meşrutiyetin İslâm'ın özünde var olan istişare, meşveret, hukuk, adalet, hürriyet gibi kavramları kapsayacağını düşünüyordu. Gerçekten de Said Nursi Hz.leri bu manada engin bir şahsiyet, deha yüklü bir zekâ sahibi bir remzdir.  Hangi risalesini ele alırsanız alın hemen her konuda okuyucuyu cezbeden, bağlayan bir yönü vardır. Öyle ki tüm risalelerini okuduğunuz da hem kesb-i,  hem de vehbi ilim sahibi bir zat olduğu görülecektir.

             Evet, gerçek anlamda demokrasiden ve cumhuriyetten bahsedebilmek için öz itibariyle adalet ve hukuk devleti olmak şarttır. Aksi halde demokrasi ve cumhuriyet bir kıymet ifade etmez. Dikkat edin satır aralarında sürekli hak, hukuk, adalet vs. dedik niye, çünkü Müberra Dinimizin bize işaret ettiği adalet önünde boynumuz kıldan incedir anlayışının yanı sıra ülkesini bu anlayışla idare eden velayet-i amme ve ulu’l emre itaatin önemine vurgu yapmak içindir elbet.  Nitekim Osmanlı’da Şeyhülislâmlık makamı bugünkü Anayasa Mahkemesinin konumunda bir makamdır.  Zira şeyhülislamlık makamı da hak, hukuk, adalet gibi değerlerin tesisi ve korunması için ihdas edilmiştir zaten.  İşte görüyorsunuz Osmanlıda velayeti amme ve ulu’l emr hak, hukuk, adalet gibi değerler Şeyhülislamlık müessesiyle ve ehli hal ve’l-akd zümresi eliyle desteklenip korunmaya alındığı halde bir takım bazı çevreler Müslümanların hala hak, hukuk, adalet, özgürlük, cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramlardan bahsetmeye hakkı olamayacağı zannına kapılmışlardır. Üstelik Müslümanların tarihi süreç içerisindeki içindeki bu kavramları şekil olarak değil özü itibariyle tüm cihana yaydıkları rolleri göz ardı edilerek bu kanıya varmışlardır. Hatta bu hususlarda tarihin daha fazla derinliklerine de gitmeye gerek yoktur,   en son halkada bize en yakın tarih diliminde Said Nursi gibi daha nice bilge şahsiyetlerimiz İslâm’ın şûra ve istişareye dayalı bir din olduğunu söyleye söyleye dillerinde tüy bitti dersek yeridir. Buna rağmen kani olmayacaklarsa bu onların problemidir,  hem Müslümanlar olarak bizim kendimizi onlara beğendirmeye ve ispatlamaya da ihtiyacımız yok, bilakis onların samimiyet testine ihtiyacı vardır.  Maalesef gel gör ki bir takım aklı evvel ön yargılı çevreler böylesi engin bilge şahsiyetlerin hem varlığından hem de düşüncelerinden bihaber halde bugün olmuş hala Müslümanlara çağdışı gözüyle bakaraktan karalamaya devam etmekteler.  Tek bildikleri bir şey var, o da ellerine tutuşturulmuş dogma reçetelerle nakarat nakarat koro halde yürüyüş yapmaktır habire. Onlar ellerindeki sloganik dövizlerle, pankartlarla yürüyüş yapa dursunlar, insanlığın özlediği hak hukuk adalete dayalı gerçek sivil, katılımcı cumhur ittifakına dayalı iktidar modeli Müslümanların elinden gerçekleşecektir elbet, buna inancımız tamdır. Kaldı ki Allah’ın vaadi var, nurumu tamamlayacağım diye.

           Hele bir zamanlar kendi ülkesinde parya durumuna düşürülen geniş mazlum kitlelerin üzerindeki o psikolojik baskılar bir bir sona erdikçe bu yönde ümitlerimiz daha da artmakta. Hatta bu manada 15 Temmuz Direnişimiz miladımız olur da.   Ve bu direniş bize gösterdi ki sözde, karar da cumhur milletin derin sinesindeki iman gücüne dayalı bir iradedir.  Belli ki demokratikleşmenin önünde en büyük engel halkımız değil,  halkla doku uyuşmazlığı bulunan ve İslâm’ı sosyal hayattan kovmak düşüncesiyle yatıp kalkan tepeden inmeci zihniyetin ta kendisidir. Malum bugünlere gelmek pek kolay olmadı. Bugüne kadar bu millete bunca muameleden ötürü hep içimiz kan ağladı. İşte bu yüzdendir ki avazımızın çıktığı kadarıyla  “Ah nerede o muhteşem Osmanlı, artık çık gel”  diye hep yanıp tutuşur olduk. Evet, bir zamanlar üç kıtada adaletiyle hükümran olmuş o adalet güneşini arar olmuştuk.  O adalet güneşine özlem duymamak ne mümkün. Düşünsenize bu gün olmuş modern dünya Osmanlının yedi iklimde gösterdiği o engin hak, hukuk ve adalet anlayışını bu çağda daha henüz yakalayamadı. Bizim ceddimizin üç kıtada Müslim ve gayrimüslim ayırmaksızın adaletle hükmetmesi son derece gayet tabii bir durumdur. Zira İslam böyle emrediyordu, bunu yapmaya mecburdular da. Medeniyet hamlemiz adaletli olmamızı gerektirdiği içindir ölürken bile zimmîlerin haklarına dikkat edilmesini vasiyet eden adalet timsali Hz. Ömer'i (r.a) ölçü alan bir hamledir.  İşte bu sayede üç kıtada İ’lay-ı kelimetullah ve Nizam-ı âlem için seferber olmuşuz.

            İslâm’da ulu'l emr aynı zamanda Allah ve Resulüne itaat eden yönetici demektir. Resûlullah (s.a.v) “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” buyuruyor. Ulu'l emr, Allah’ın el- adil isminin tecellisinin idari amiridir, yani gaye değil vasıtadır.  Bu nedenle Ulu’l-emrin ne fıkhı ne de emr kuvveti vardır. Emr Kur’an’a ait hükümdür, fıkıh ise ilahi hükmün kurallar manzumesi haline gelmiş halidir.  Madem Müslümanların uyması gereken bir dizi kurallarımız söz konusu o halde bize kurallara uymak düşer.  Ki, bu ilahi kural ve kaidelerin gerek ulu’l emr tarafından gerekse ehli hal ve’l-akd zümresi tarafından, yani bir aracı tarafından yürütülmesi icab eder de. Nitekim fıkhı kaideler, hak hukuk ve adalet tüm yaratılmış muhlukat içerisinde eşref-i mahlûkat ilan edilmiş insan için vardır. Malum, kâinatın idare edilme diye bir derdi yoktur,  Yüce Yaratıcı ezelde nasıl kodlanmışsa o kod doğrultusunda yörüngesinde seyreylemekte.  Ama insan öyle değildir, insan bedenen ve ruhen donatılmanın ötesinde kulluk görevinin yapması içinde cüz-i ihtiyarını kullanma istidadı verilmiştir. Yani yaratılış kodlarının haricinde kendi hür iradesini ortaya koyacak tercih hakkı tanınmıştır.  Bu durumda insan ister tercihini ilahi nurdan yana kullanır ister nar ateşten kullanır.  Malum birinci tercih ebedi kurtuluşa ve felaha,  ikincisi felakete götürür. Hani şair diyor ya  “oluklar çift, birinden nur akar birinden kir” diye,  aynen insan içinde öyledir,  ikili yol ayırımında insan asla başıboş değildir, mutlaka tercihini haktan yana kullanmaya mecburdur.  Ki; Kur’an’ı Kerim’de Allah (c.c.): “İnsan kendini başıboş bırakılacak mı zanneder” (Kıyamet süresi 36) buyurmakta.  İnsanoğlu istese de duyarsız olamaz, bikere başıboş varlık olarak yaratılmamışız ki.  Yaratılış gayesi gereği her daim arayış içerisindeyiz de.   Hatta insanoğlu yönetim bazında da her daim arayış içerisindedir.  Derken tarihi süreç içerisinde onca arayışlar eşliğinde gelinen en son noktada kendi hür iradesini ortaya koyabileceği yönetim modellerinden demokraside karar kılmıştır. Gerçektende teorik olarak baktığımız da demokrasi kendi kendini idare etmek diye tabir edilen bir yönetim biçiminin adıdır.  Ancak şu da var ki insanoğlu araya araya kendine en iyi yönetim modeli olarak demokraside karar kılmış gibi gözükse de sonuçta toplumlar neye layıksalar öyle idare edileceği gerçeğini değiştiremeyecektir. Nitekim Resulullah (s.a.v)   bu hususta “Siz ne iseniz başınızdaki idare O’dur”  beyan buyurması bu gerçeğe işarettir.  Yeter ki hem idarecilerin hem idare edilenlerin derdi davası hak hukuk adalet olsun geresi gelir elbet.  Zira ülke yönetimlerin ve idari mekanizmaların dış veçhesini hukukun üstünlüğü ilkesi oluştururken iç veçhesini de inanmışlık oluşturur.

            Evet,  öyle anlaşılıyor ki hak, hukuk ve adalet aş, iş, ekmek kadar önemlidir. Nitekim Sünni gelenekte önemine binaen yargı ve icra birbirinden bağımsız olarak görev üstlenmişlerdir.  Nasıl mı,   tarihte mesela Şeyhülislâmlık makamının konumuna baktığımızda bir icra ve yasama organı olarak değil sadece hukuk ve nizama uyup uymadığı yönünde görev üstlendiğini görürüz.  Asla Osmanlıda padişahlarımız kendi başlarına buyruk değillerdi, bilakis onlarda kadı huzurunda tebaasıyla eşit bir şekilde muhakemeye tabiidir. Hukuka bağlılıkları şundan besbelliydi ki icra ve yargı birbirinden bağımsız olarak yürütülmüştür.  Kaldı ki Sünni siyaset öğretisinde müftü Hıristiyanlardaki gibi ruhban sınıfında bir din adamı olarak değil tam aksine hukuk adamı olarak kabul görür. İşte bu kabul sayesinde bizim coğrafyamızda ruhbanlık müessesi kendine yer bulamamıştır. Keza Devlet Başkanına bakışımızda Nazizm ve Faşizmde olduğu gibi astığı astık kestiğim kestik türünden bir führer,  bir şef,  bir lider sultası gözüyle değil tam aksine kanunnamelere göre hareket eden bir siyaset adamı gözüyle bakıp kabul görür.

           Peki ya ulema?  Sünni ekolde ulema reyi ve içtihadı için başvurulan bir merciidir, bunun ötesinde onlara asla bir başka misyon yüklenmez. Onun için Sünni siyaset meşruiyetini ulemaya değil hanedana dayandırır. Malumunuz Şiâ akımı böyle değildir,  bilhassa İran’da şah rejiminin devrilmesiyle birlikte mollalık sistemi ruhanilik atfedilen üst mercii olmuştur. Böylece Şiâ siyaset rejiminde mollalar din adamı olmanın ötesinde aynı zamanda ruhani devlet lideri misyonu da yüklenmiştir. Malum Şiâ akımı itikadi bakımdan da mollaların masumluğu (günahtan arı) ve yanılmazlığına inanan bir ekoldür, dolayısıyla mollaların hemen her alanda yanılmaz otoriter merci  olarak  addedilmeleri  kaçınılmazdır. İşte Şia siyasetiyle Sünni siyaset arasındaki en belirgin farkta budur zaten. Üstelik Şiâ ekolünde imamlar meşruiyetlerini 12 imama dayandırdıklarından hiçbir surette kendilerine toz kondurmazlar, hatta eleştirilmelerine de müsaade etmezler. Şiâ akımının neferleri habire imamlarının masumiyeti üzerine kurgu kurup günah işlemediklerini inanç olarak takdim etmekteler. Bu yüzden onları bu sapkın itikadı anlayışlarından vazgeçirip ikna etmek imkânsızdır dersek yeridir.  Kelimenin tam anlamıyla Şia akımı Sünni siyaset öğretisiyle taban tabana zıt adeta ruhban addettikleri imam liderliği üzerine kurulu bir siyasi akımdır. Dahası Şiâ akımında imamlara hukuk adamı gözüyle değil “iman” edilmesi şart hükmünde olan ruhani lider gözüyle bakılır. Oysa Sünni siyaset doktrininde imam ya da ulema  “iman”  edilmesi gereken konum gözüyle değil hukuk adamı gözüyle bakılır. Böyle görülmesi de gayet tabiidir.

           Bu arada imametle camii imamını karıştırmamak icab eder.  Çünkü Sünni siyaset öğretisinde imamet söz konusu olduğunda bizi yönetin Allah’a itaat eden adil bir idareci olduğu müddetçe itaat edilmesi gereken ulu’l emr lider olarak addedilir. Zira böylesi lider Resûlüllah (s.a.v)’in beyan buyurduğu veçhiyle  “Başınızda burnu halkalı zencide olsa itaat ediniz” emri gereği uymamız icab eder.  Madem öyle, imamet makamını hafife almamak gerekir. Yeter ki imamet makamına geçen bir siyasi lider ulemasıyla, bilge şahsiyetleriyle ve halkıyla el ele gönül gönüle sürekli istişare halde hemhal olsun kendisine cumhur lider gözüyle bakılır da. İslam’da bilge konumunda ulema zümresi danışma heyeti konumunda müsteşarlık görevinde bulunabileceği gibi aynı zamanda halkı irşat etmeye yönelik tebliğ faaliyeti ifa edecek konumdadırlar. Öyle anlaşılıyor ki, Sünni siyaset öğretisinde imamet, imanın rüknü bir makam değil, tamamen fıkhın konusu yani hukuki bir makamdır. Şia’da ise imamet tam aksine imanın konusu mollaların örgü ağı etrafında şekillenmiş bir mevkiidir.  Öyle ki Şia’da mollalar  (hâşâ) Allah tarafından özel olarak görevlendirilmiş ve günahlardan arındırılmış masum kimseler olarak takdim edilir. Hatta Yüce imamlık atfedilen mollalarına mehdi gözüyle bakılır da.  Nitekim Şeyh Saduk: “İmamlar, ister büyük ister küçük hiç günah işlemezler. Onların günahsızlıklarını inkâr eden bir kimse onları tanımamaktadır. Onları tanımayan bir kimse ise kâfirdir” diyecek kadar had hududu aşacak ifadelerde bulunmuştur. Hatta daha da ileri gidilerek kutsallık atfedilen imamlar gelmiş gelecek her şeyi  (gaybı) bilen ve aynı zamanda yanılmaz ruhani lider olarak lanse edilir hep. Allah aşkına sormak gerek, şimdi bu ne demek?  Oysa gayba ait her hadiseyi hükme bağlamak ve gaibi bilme iddiasında bulunma fikriyatı İslam’a aykırı sapkın bir görüştür.  İyi ki de İmam-ı Azam,  İmam Malik,  İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbelî gibi baş tacı ehlisünnet çizgisinde fıkıh imamlarımız var da bu tür sapkınlıklardan kendimizi korumaya alabiliyoruz, aksi halde bizimde pusulamız pekâlâ şaşabilirdi.  Öyle anlaşılıyor ki asıl imamlık ehl-i sünnet çizgisi üzere hareket etmektir. Bakınız ehl-i sünnet imamlarımız Şia imamlarının tam aksine,  değil olması muhtemel olayları,  kesin hükme bağlanmış kayıt altına alınmış hadiseler için bile içtihatta bulunmaktan imtina edecek derecede haddinin hududunun bilincinde imamlardır. Besbelli ki Sünni ekolün istişareye dayalı hukuki örgü ağı yapısı ile Şiâ’nın insanüstü formata dayalı totaliter örgü ağı yapısı birbirinden çok farklı kulvarda seyretmektedir.  Dikkat edin insanüstü format dedik. Çünkü İran’da Şah'ın devrilmesinden sonra ülke yönetimini ele alan Humeyni bakın ne diyor; “İmamlar, Allah’ın yeryüzünde insanlara hüccetleridir, Hüccetullah, Allah’ın işlerini sonuçlandırmak için belirlediği kimsedir. Onun bütün işleri, fiilleri ve sözleri Müslümanlara hüccettir.”  İşte görüyorsunuz bu doğrudan kendi kendini kutsamanın ifadesidir. (Hâşâ) Humeyni tek rehber! Humeyni tek Führer! Humeyni tek Hüccet! Humeyni Ayetullah!

            Aman Allah’ım bu nasıl bir cüret, bu nasıl öğretirdir ki, kutsallık atfedilen mollalar Allah’ın yeryüzündeki delili,  günahtan arî masum Yüce imamlar olarak takdim edilebiliyor.  Gerçekten zırva tevil götürmez derler ya,  aynen öylede sapkın bir maskaralıkla karşı karşıyayız. Şia akımı bu ya, bir bakıyorsun devlet başkanı makamı bile ruhanilik atfedilen dini liderin oturabileceği makam olarak görülmekte.  Kaynak mı? İşte Şiâ’nın el kitabı niteliğinde El-Kâfi (C.2, S.18)  kitabına baktığımızda Ehlibeyt İmamı Cafer Sadık Hz.lerinin adı bile kullanılaraktan, yani işin içine kataraktan İslâm’ın beş şartına imameti eklemiş durumdalar. Oysa Cafer-i Sadık Hz.lerinin dilinden böyle bir şey sadır olmadığı gibi ashab döneminde de imametin iman konusu makam olarak değil fıkıh (hukuk) konusu bir mevkii olduğu tescillenmiştir.  Dört halifenin de ashabın reyiyle halife olarak seçilmesi bunun tescildir zaten. İşte bu gerçeğe rağmen tarihten bugüne bir bakıyorsun gerek Safeviler’de gerekse bugünün İran’ında yücelik atfedilen imamlarının hukukun üstünde şahlık sıfatıyla ya da ruhani liderlik bir sıfatla kutsanıp yâd edildiklerin görüyoruz. İşte bu yüzden gelinen noktada tarihte İran’ın neden Osmanlı’nın ayağına sürekli olarak dolanıp takoz olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz,  meğer  tüm  dert davaları iman konusu hale getirdikleri imamet davasını bizim coğrafyamızda egemen kılıp inanç gücü hale getirmekmiş. Neyse ki Osmanlının siyasi dehası,   kendi coğrafyamızda ehl-i sünnet itikadımızı bozmaya yönelik Şia’nın bu sapkın imamet davası fikriyatını sezmede gecikmeyecektir, derhal ön tedbir olarak ehlisünnet çizgisini takip eden ümera ve ulemamızın ortaya koyduğu kanunnamelerle, medreselerimizle ve dergâhlarımızla sinsi emellerini boşa çıkartaraktan heveslerini kursaklarında bırakmasını bilmişlerdir. İyi ki de Süleyman kanunnameleri gibi kanunnamelerimiz, Nizamiye medreselerimiz gibi medreselerimiz,  Yesevi dergâhlarımız gibi dergâhlarımız vardı da Şia akımı bu topraklarda kendine yer edinememiştir.  Hem nasıl yer edinebilirdi ki Şia’da imamet makamında getirilen imamın asla sorgulanamayacağını ve masumiyetine iman etmenin şart olduğuna inanılırken,  ehlisünnet yolunda ise tam aksine imamet makamında (yönetici makamında)   padişahta olsa, şahta olsa, vezirde olsa hiç fark etmez  haklarında asla masumiyet atfedilemez, gerektiğinde halktan bir kişiyle aynı mahkemede hâkim huzuruna çıkarılıp yargılanır da.  Derken tarihte kurduğumuz pek çok devletlerde hukukun üstünlüğü ilkesini dosta düşmana göstermiş de olduk.   Hele en son tahlilde Osmanlının doğuşuyla birlikte bizim coğrafyamızda ister Müslim ister gayrimüslim her kim olursa olsun Nizam-ı âlem şemsiyesi altında hak hukuk adalet nedir huzur içerisinde yaşayarak görmüş oldular da. Öyle ki gayrimüslimler dilediklerinde kendi hukuk kurallarına göre değil İslami hukuk kuralları çerçevesinde bile hak talebinde bulunabiliyorlardı. İyi ki de Osmanlı ümera ve ulemadan oluşan ehli hal ve’l-akd zümresinin ortaya koyduğu o engin kanunnameleriyle yediden yetmişe onca milletleri bağrına bastıda,  bu sayede âleme nizam veren cihangir şümul devlet olabilmişiz. Zira Müberra dinimiz ve örfümüz böyle olmayı gerektirirdi zaten.

          Bilindiği üzere İslâm’da yöneticilerin nasıl belirleneceği konusu toplumlara, yani bir anlamda fıkıh deyimiyle örf’e bırakılmıştır. Belli ki örfler sabahtan akşama durduk yerde bir anda ortaya çıkmıyor, bilakis binlerce senenin birikimiyle olgunlaşıp kemale eridikten sonra ancak geniş kitlelerin kabulü hale gelebiliyor. Dolayısıyla halkın kabullendiği bir takım kural ve kaideler tepeden dayatma yöntemlerle, talimat, emir ve cebirle zapturapt altına alınaraktan öyle kolay değiştirilemez. Çünkü örfün mantığı tarihi ve sosyolojik veriler üzerine bina edilmiştir. Zaten kanunlar da örfün resmileşmiş yazılmış şeklidir.  Ki, bu durum bizim coğrafyamıza has bir durum olmayıp artık örfle idare edilen toplumlarında var oldukları da bir sır değil elbet. Nitekim İngiltere bunun en tipik örneğini teşkil eder. 

        İslâm’da hukuki yönden hüküm vermede sırasıyla başvurulacak kaynaklar bellidir. Başta Edille-i Şer’iyye kaynaklarımız Kur’an, hadis (sünnet), icma-i ümmet, kıyası fukaha olmak üzere bunlara ilaveten gerektiğinde örf’de başvurulacak kaynak olarak kabul görür.  Kaynağa bağlı kalındığı müddetçe huzur bulmuşuz, kaynaktan uzaklaştıkça da kendimiz gibi değil başkaları gibi olmuşuz.  Nitekim Osmanlını son dönemlerinde kendi örfümüz yerine Fransız örfüne ait usul ve kaideler kanun haline dönüşünce ister istemez çöküşümüzde beraberinde gelmiştir.  Malumunuz Osmanlı Devletinin tamda ihtişamının zirvede olduğu dönemlerde Kur'an’a, sünnete, kanunnamelere ve ahitnamelere derinden bağlıydı. Osmanlı’da bu nedenle batı dünyasında olduğu gibi ruhbanlığa dayalı teokratik bir yönetim modeli görülmemiştir.  Nasıl görülsün ki, yukarıda da dile getirdiğimiz gibi bikere her şeyden önce idari yapımız hanedanlık üzerine kuruluydu.  Tıpkı bugünkü İngiltere, Belçika, Danimarka, Hollanda da olduğu gibi taçlı ülkelerin demokratik yapılanmasına benzer bir yapılanma söz konusuydu. Hele Osmanlıyı dünün orta çağ Avrupa’sıyla mukayese ettiğimizde batıda tamamen ruhban hâkimiyeti söz konusuyken bizde ise umera ve ulemanın görüşlerini baş tacı yapan hanedanlık söz konusuydu.  Yani Hakanlarımız yönettiği tebaasıyla birlikte erkân-ı kanuna tabii idiler. Hatta Hakanlarımızın konumu batın dünyasının kralları, kraliçeleri ve soylularından çok farklı olup kıyas kabül etmez de. Çünkü tarihimize şöyle baktığımızda halkından ve tebaasından kopuk hiçbir padişah var olmamıştır. Mesela eskinin Fransa’sında tüm imkân ve nimetlerinden faydalananlar halk değil soylular ve rahipler olurken Osmanlı’ya baktığımızda ise hiç kimsenin dinine milliyetine karışmaksızın yediden yetmişe hemen her kesim har türlü nimetten istifade edip hem nimette hem külfette beraber olma anlayışı hâkimdi. Dahası Hakanlarımız yönettiği tebaasını (halkını)  Allah’ın bir lütfü ve emaneti olarak görmüşlerdir. Hakeza buna gayrimüslimlerin hak hukukların koruyup kollamakta dâhildir. Delil mi?  İşte Hz. Ömer (r.a)’ın Kudüs’ün fethi müteakip gayrimüslimlerin haklarını koruyup kollamaya yönelik ortaya koyduğu ahidname bunun en bariz delilidir.  Öyle ya,  Halife Hz. Ömer (r.a)  ortaya ahidname ortaya koyar da,  bizim ecdadımız boş durur mu, derhal kanunnameleriyle, müesseseleriyle, medreseleriyle ve efendi addettikleri tebaasıyla birlikte yedi iklimde adalet güneşi oldular da. Böyle olmaya da mecburlardı zaten.  Çünkü izini iz sürdükleri Resûlullah (s.a.v)’in Hz. Enes (r.a)’ın evinde Müslim ve gayrimüslimlere yazdığı ilk metin ilk anayasa olarak kabul görmüştür, nasıl adalet güneşi olmasınlar ki.  

             Velhasıl-ı kelam,  İslâmiyet sadece Müslümanların değil gayrimüslimlerin hakkını ve hukukunu da koruyup kollayan bir dindir. İşte asıl Cumhurluk budur, gerisi işin edebiyatını yapmak olur ki, bu düpedüz lafı güzaflıktan öte bir anlam ifade etmez de.      

              Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.