İslam’da başta cana kıymak gibi başkasına yapılan kötülüklere karşılık olarak hapis, kısas, diyet, mirastan mahrumiyet ve kefaret türü cezalar uygulanır. Bakınız Yüce Mevla’mız bu hususta  “Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünya onlar içinde bir zillettir. Ahrette ise onlar için büyük bir azab vardır” (Maide 33)  diye beyan buyurduğu ayette geçen ‘sürgün’ ifadesinden maksadın hapis olduğu anlaşılır. Nitekim Hassâf’ın bu hususla alakalı; Allah Resulünün Mekke halkından bir grup arasında çıkan kavgada bir kişinin ölümü üzerine görevlendirdiği memur vasıtasıyla olayda dahli bulunanları hapsettirdiğine dair naklettiği rivayet bu durumu teyid ediyor.  Haps uygulaması Hz. Ali (k.v)'in halifelik dönemine ışık tuttuğu gibi bu sayede 'Mahyes' veya 'Muhayyes' olarak adlandırılan taştan ve çamurdan yapılan mahpushane yapımını da beraberinde getirmiştir.  

          Esas itibariyle kısas denince müfessir (yaralama) fiil veya katilin (öldüren kişi) maktul (öldürülen) karşılığında ona denk gelen cezaya çarptırılması diye tarif edilir. Hele bilhassa tarihi kahramanlık filmlerde görmüşüzdür malum, mesela ‘Diriliş Ertuğrul’ dizisinde elim bir hadise yaşandığında kana kan, cana can, dişe diş ifadelerini sıkça duyarız ya, aslında bu ifade kısası tarif eden bir ifadedir. Ama yinede biz dizi filimden örnek vermek yerine fıkıh kitaplarını şöyle bir göz ataraktan mesela bir kişinin uzvunun yaralanması ya da kesilen organına aynı misliyle karşılık verilmesi gibi kısas örnekleri vermemiz daha doğru olur. Ki, kısas hükmü Kur’an’da “Ey akıl sahipleri kısasta sizin için hayat vardır” (Bakara/179)  ayetiyle sabit bir hükümdür.  Öyle ki insanlara ibreti âlem olsun diye son derece caydırıcılık yönü de ağır basan türden toplum vicdanını rahatlatan bir hükümdür bu.  

        Malumunuz cahiliye döneminde kısas uygulaması sadece suç işleyene değil tamamen toptancı çarpık bir anlayışla failin neredeyse tüm nesebini ve yakınlarını da kapsayan kan davası türü bir uygulamadır. Tâ ki İslam güneşi insanlığın üzerine doğuverir, işte o zaman bu tür uygulamalara son verilip yerini suçların şahsiliği ilkesine dayalı kısasa bırakacaktır. Böylece bu sayede bir cani hakkında kısas hükmü verilse de icabında maktul (ölenin) yakınları affını dilediğinde bu hükmün icra edilemeyeceğinin kapısı aralanırda. Ve bu durum İslam’da büyük bir erdemlilik olarak addedilir. Nitekim Rabb’ül Âleminin bu hususta “Bir kötülüğün cezası, onun gibi kötülüktür. Kimde affedip durumu düzeltirse onun ecri Allah’a düşer. Muhakkak O, zalimleri sevmez” (Şura/40) ve “İşte bu nedenle, İsrail oğullarına da yazmıştık ki; öldürdüğü başka birine karşılık veya bulunduğu bir yerde çıkardığı fitne ve fesada olmaksızın-her kim bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kimde onu diriltirse (yaşamasına hizmet ederse), bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir” (Maide/32) beyan buyurmanın yanı sıra Peygamberimiz (s.a.v)'in “Dünya ve ahret ahlakının en yüce olanını sana gösteriyim mi? Bu ahlak, seninle ilişkisini kesip seni arayıp sormadığı halde, senin onu arayıp sormandır. Sende bulunmasıdır. Ve sana zulmedeni senin affetmendir” (Taberani) diye beyan buyurduğu hadisi şerifi de bunun açık bir delilidirler.

            Nasıl ki İslam’da bir köleyi azad etmek bir insanın hayatını kurtarmak türünden bir erdemlilik olarak kabul görüyorsa, aynen kısasla öldürülecek bir şahsı affetmekte erdemlilikten sayılır. Şayet kısasından vazgeçilen şahsın diyet olarak köleyi azad edecek maddi gücü yoksa bu durumda diyet yerine kefaret olarak iki ay oruç tutması kâfidir. Tabii İslam fıkhında kefaretten maksat işlenen suç karşılığında suçluya pişman olmasına vesile olacak bedel ödettirmektir.  Hem madden hem manen bedel ödemeli ki icabında ahrette çekeceği cezayı hafifletebilsin. Sonuçta cürüm işlemiş bir insan bu dünyada cezasını görmese de ahrette mutlaka karşılığını bulacaktır.  Zira bir insanın kanına girmek tüm insanlığın kanına girmek gibidir. Ve Rabb’ül Âlemin bu hususta şöyle ferman buyurur da: “Her kim bir mümini kasten öldürürse çarpılacağı ceza içinde ebediyen kalmak üzere cehennemdir. Onu Allah gazap etmiştir, lanet etmiştir ve ona büyük azap hazırlamıştır. Ne acı sondur.” (Nisa/93

         Evet, kasten cinayet işlemek en büyük günahlardandır.  Bu günahı işleyenin dünyada ki bedeli kısas olarak karşılık bulurken ahrette ki karşılığı ise malum cehennem azabıdır. Tabii buna gayrimüslimi haksız yere öldürmekte dâhildir.  Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)'in gerek zimmî bir şahsı öldürmek gerekse Müslüman bir şahsın katli hususunda zikrettiği hadis-i şerifler bunun en bariz delilleridir. Bakınız Allah Resulü bu hususlarda:

       - “Bir kimse zimmîyi (Müslümanlarla anlaşma yapmış ve İslam tabiiyetini kabul etmiş gayrimüslim) öldürürse cennetin kokusunu koklayamaz. Hâlbuki cennetin güzel kokusu, kırk senelik bir mesafeden gelir, burnunu güzel kokuyla kokulandırır. Bu ne büyük mahrumiyettir”  ve  “İki Müslüman kılıçlarıyla birbirlerini karşılayıp ve bir diğerini öldürecek olsa öldürende ölende cehennemdedir” (Camiüs’sağir) diye beyanda bulunduğunda sahabe şaşkınlığını gizleyemez ve şöyle karşılık verir;

      -Ama Ya Resulallah!  Biri katil diğeri maktuldür, bu durumda nasıl olurda maktul cehennemlik olur ki.

       Bunun üzerine Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle der;

       -Şüphesiz o da arkadaşını öldürmeye hırslı bulunmuştur.

       Gerçekten de öldürmeye hırslı bulunmak o fiili işlemek gibidir. Kaldı ki bir Müslüman’ın ölmesini arzulamak dinimizde hoş karşılanmaz. Nitekim Allah Resulü bu hususta da şöyle der: “Her kim bir Müslüman’ın kanının dökülmesini ister bir kelimenin harfiyle mesela ‘öldür’ kelimesinin ilk harfiyle iştirak etse kıyamet günü iki gözünün ortasında Allah’ın rahmetinden ümidi kesilmiştir diye yazılmış olarak gelecektir.” Yani bu hadis-i şeriften anlaşılan o ki; en az öldürmek kadar öldürmeye azmetmekte suçtur.  Hatta anne karnındaki çocuğu kürtaj yoluyla öldürmekte öyledir. Ki  Allah Teâlâ; “Çocuklarınızı geçim korkusuyla öldürmeyiniz. Biz sizi de onları da rızklandırırız”(Enam/151)  diye beyan buyurmuştur.

         Peki, bir insan başkası tarafından değil de kendi kendini öldürdüğünde hüküm nedir? Bunun hükmü gayet net açık ortada,  bu durum ‘Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır’ hükmünü çiğnemek olur ki, o adam ha bir başkasını öldürmüş ha kendisini öldürmüş hiç fark etmez sonuçta her ikisi de canilik olup ahrette ki karşılığı hiç kuşkusuz cehennem azabıdır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v)  Hayber gazvesine iştirak eden bir şahıs hakkında  ‘o ateş ehlindendir’  dediğinde Ashab yine şaşkınlığı gizleyemez ve şöyle karşılık verirler;

          -Ya Ya Resulallah!  Ateş ehlidir diyorsun da ama o şahıs muharebede vefat etti.

         Allah Resulü (s.a.v)  bu durumda yine ısrarla:

           - O ateşe atıldı der.

        Derken birazdan gelen haber zihinlerdeki tüm tereddütleri bir çırpıda silmeye yeter artarda.  Ve gelen haberde o kişinin aldığı yaranın sızısını çekmek yerine kılıcının üzerine düşüp kendi kendini öldürmüş olduğu anlaşılır.  En nihayetinde bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v)   arkadaşlarına dönüp şöyle der:

          -Allahu Ekber! Şahadet ederim ki ben Allah’ın kulu ve Resulüyüm,  Bilâl-i Habeşî’ye emrederek kimseden başkası girmeyecektir ve yine hiç şüphe yoktur ki Allah Teâlâ bu dini facir bir kişiyle de teyid buyurur. (Buhari, Müslim).

          Ve netice itibariyle gerçekten de Allah Resulünün işaret ettikleri hususlar Kur’an’da şöyle karşılık bulur: “Haklı yere olan müstesna,  Allah Teâlâ’nın haram kıldığı nefsi de öldürmeyiniz. Düşünüp gereğine göre hareket ederseniz ve akla nimete aykırı davranmayasınız diye size bunu vasiyet buyurmuştur.” (En’am/151)

           Şu da var ki  “Kısasta hayat var” derken bu demek değildir ki kısas hükmü hafifletilemez. Yeter ki maktül yakınları diyete razı olsun pekâlâ hafifletilebiliyor. Çünkü şahsa yönelik suçları affetmek ulu’l emrin (devletin) hakkı değil bilakis mağdur yakınlarının hakkıdır.  Böylece kısas hükmü gerektiğinde bir bedel karşılığında maktulün varislerini mağduriyetini giderici bir uygulama olarak karşılık bulur da.  Ancak sakın ola ki tarifte karşılık bulan böylesi bir kısas cezası hakkında “gönlünden ne kopuyorsa onu ver” uygulamasıdır tarzında bir çıkarımda bulunulmasın. Unutmayalım ki İslam’da A’dan Z’ye hemen her şey belirli kural ve kaidelere bağlanmıştır. Bu yüzden Müberra dinimizde asla keyfiliğe geçit verilmez. Öyle ki, ne hayatın kendisi akışına bırakılır ne de sosyal hayat rastgele kurallarla tanzim edilir. Dolayısıyla dinimiz açısından beşeri hayatta suç teşkil eden her ne fiili eylem işlenmişse mutlaka o fiile karşılık gelen bedel ne ise o ölçüde ödettirilir. Nitekim Hanefi fıkhını esas aldığımızda İmam-ı Azam ve talebelerinin ödenecek bedellerin altın, gümüş ve deve cinsinden miktarlarının ne olacağı hususunda ziyadesiyle teferruatlı bir şekilde açıklık kazandırmışlardır. Mesela imamlarımızın ortaya koydukları hür bir erkeğin diyeti hakkında fıkhı ölçülere şöyle bir baktığımızda;    

          -Para cinsindense bin dinar,

          -Altın cinsindense bin dinar altın,

          -Gümüş cinsindense on iki bin dirhem gümüş,

          -Hayvan cinsindense iki yüz sığır ya da iki bin koyun,

          -Giyim kuşam cinsindense her biri iki parçadan ibaret olmak üzere iki yüz elbise olduğu görürüz.

           Şayet meseleye cinsiyet yönünden baktığımızda ise hür bir kadının diyeti erkek diyetinin yarısı olduğunu görürüz.

             Peki, iyi hoşta söz konusu kişinin ortada Akile’si (mensup olduğu aşiret, akraba, azad edilmiş kölenin efendisi vs.) falan yoksa? Hiç kuşkusuz bu noktada Yüce Allah’ın “Müminler birbirlerinin dostlarıdır, yardımcılarıdır, bu bakımdan birbirlerinin kanının heder olmasına meydan vermeyip bu diyeti böylece öderler” (Tevbe/71)   diye beyan buyurduğu ayet-i celile ışık tutacaktır. Nitekim fukahanın kahır ekseriyeti bu ayete dayanarak ödenmesi gereken diyetin en yakın hısımlarının hisselerinden ya da Müslümanların ihtiyaçları için ayrılan mallardan (Beytülmal) ödenerek karşılanması gerektiğine hükmetmişlerdir.  Her ne kadar Fıkıh ehlinden Ebù Bekir el- Esam Yüce Allah’ın zikrettiği  “Herkesin kazanacağı günah ancak kendisine aittir. Bir yük sahibi başkasının yükünü yüklenmez, bir kimse başkasının mesuliyetine ortak olamaz” (Enam/164)  ayete dayanarak diyetlerin suçluların kendi mallarından tahsil edilmesi gerektiği görüşünde olsa da, Resul-i Ekrem (s.a.v)’in bir ceninin düşürülmesine neden olan bir kadının Akile’sine ğurre hükmü vermiş olması bu görüşü dayanaksız kılmaktadır.  Hakeza Hz. Ömer (r.a) bu hususta  halife sıfatıyla diyetin bizatihi akilenin ödemesine hükmettiğinde  hiç kimsenin buna itiraz etmeyişi de Ebù Bekir el-Esam’ın görüşünü zayıflatan bir göstergedir. İşte gerek Allah Resulünün gerekse Halife Hz Ömer (r.a)’ın uygulamaları bize diyet ödenmesi noktasında büsbütün akilenin duyarsız kalamayacağını göstermektedir. Sonuçta aralarında hukuki bir bağ söz konusudur, nasıl duyarsız kalınabilir ki.  Dolayısıyla buna maktul yakınları da dâhil taşın altına ellerini koyup kayıtsız kalmamaları icab eder. Zira Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta maktul yakınlarına yönelik  “Ya diyet ister veya kısas talep eder” beyan buyurmak suretiyle iki şıktan birini tercih etmelerini öğütlemiştir.  Madem öyle, buyruk gereği maktul yakınlarına gereğini yerine getirmek düşer.  Yeter ki her iki tarafta tercihini birinci şıktan yana kullanaraktan hemfikir olsunlar kısas düşer de. Yok, eğer illa suçlunun katline yönelik hemfikir olunacaksa bu durumda ister istemez Allah Teâlâ'nın Kur’an’da ferman buyurduğu  “Kısas size yazıldı. Cezalandıracağınız zaman, size yapıldığının benzeriyle cezalandırın” (Nahl/126)  hükmün yerine getirilmesi bir noktadan sonra artık şart olur.             

KISAS İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR

         Kısas uygulaması için gereken şartlar neymiş şöyle fıkıh kitaplarına baktığımızda ilk aranan temel kaide olarak katilin akil baliğ olması, öldürmeye kastetmiş veya kendi isteği ile hareket etmiş olması gerektiğini görürüz.

          Peki, iyi hoşta niyetinin öldürmek olduğu nasıl anlaşılır ki? Bikere olay mahallinde yaralayıcı ve öldürücü aletin bulunması öldürmek amaçlı kastın varlığına işaret  delil teşkil edebiliyor. Ancak böylesi bir hadisede maktulün (öldürülenin)  babasının bir dahli varsa bu durumda baba bundan istisna tutulur. Yani bir baba düşünün ki oğlunu, kızını ya da mutlak torunlarından birini katletmiş olsun, böylesi bir baba için her ne kadar diyet, tazir ve miras hakkından mahrumiyet türü cezai hükümler geçerli olsa da hakkında asla kısas uygulanmaz. Delil mi?  İşte bu hususta Resulullah (s.a.v)'in  “Baba, oğlunu öldürmekle kısasa uğramaz”  diye beyan buyurduğu hadis-i şerif bunun bariz bir delilidir zaten. Hele birde bunun tam aksine bir evlat düşünün ki, fıkıhta usùl olarak adlandırılan baba, anne veya dedelerinden birini kasten öldürmüş olsun, bu kez fıkıhta fürù olarak adlandırılan böylesi evlat için hakkında elbette ki kısas hükmü icra edilir.  Malum usùl atadandır, bu yüzden fürù (evlat ve torunlar) hayatta ki varlık nedenini ebeveynlerine borçludur, dolayısıyla böylesi ağır bir cürüm işlediğinde mutlaka bedeli ağır kısas cezasına çarptırılması şart olur. Tabii kısasla alakalı hususlar bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet, mesela bunlardan Ömer Nasuhi Bilmen’in ‘Hukuk-i İslamiyye Kamusu’ eserinde geçen ifadelerden en göze çarpanlarını şöyle özetle sıralayabiliriz:

          -Bir kimse kendi hanımı veya damadını öldürdüğünde kendi evlat veya torunları varisliği söz konusu olduğunda kısas uygulanmaz. Zira kısas bölünme kabul etmez,  nasıl ki bu hak evlat ve torunlar için caiz değilse diğer varisler içinde caiz olmaz. Derken böyle durumlarda ister istemez kısasın diyete dönüşmesi cihetine gidilir.

           -Bir köle veya cariye efendisini kasten öldürse kısas gerekir. Şayet efendisini kasten değilde bir hata sonucu öldürdüyse ne kısas ne de diyet lazım gelir. Yani hiçbir müeyyide lazım gelmez.  Zaten kölenin malı efendisinin mülküdür, istese de diyet veremez.  

           -Bir adam düşününki bir şahsı, kendisinin bizatihi yaptığı emir ve teklifine,  mesela  ‘kanım sana helal olsun, beni öldür’ demesine dayanarak kasten öldüren kimse hakkında İmamı Azam ve İmameyn’e göre kısas gerekmez. Zira bu şahıs verdiği emir ve müsaadesinden dolayı kendisinin korunması hakkında, bir yokluk şüphesi yerleşmiş olur. Her ne kadar böyle bir emir ve müsaade doğru değilse de şüphe doğurmaktan uzak değildir.

            -Bir adam laf olsun babından değil de; ‘kanımı sana şu kadar kuşa sattım beni öldür’ emri üzerine öldürürse hakkında kısas lazım gelir. Ki, böylesi bir emir batıldır.

            -Kasten öldürme fiillerinde aranan en birinci şart her türlü kuşkuya mahal bırakmayacak derecede olayın netlik kazanmasıdır. İşte bu nedenle bir şahsı bir iki darbeyle öldüren kişi hakkında kısas uygulanmaz. Çünkü ortada örf âdet gereği bir iki darbeden sadece uyarı ve terbiye amaçlı dövme söz konusudur, bundan ötürü kısas lazım gelmez.  Hatta İmam-ı Azam bir insanın boğazını sıkmak,  ip, urgan gibi bir şeylerle boğmak ya da yüksek bir yerden aşağıya atmak suretiyle öldüren şahıs hakkında da kısas gerekmeyeceğini hükmetmişlerdir. Dahası böylesi ölümlerde sadece diyet lazım geleceğini beyan buyurmuşlardır. Ancak o insan şayet hayatta kalma ihtimali imkânsız denecek derecede bir yerden atılmışsa bu durumda kısas gerekir.  Keza bir kişinin ağzına zehir akıtan şahıs hakkında diyet lazım gelirse de kısas lazım gelmez.

         - Hakeza bir kimse kendisine verilen bir zehri bizzat içerek ölürse, zehri veren şahıs hakkında sadece şiddetli ta’zir ve edeplendirme gerekirse de tazminat gerekmez. Zira maktul öldürücü maddeyi kendi isteğiyle kullanmıştır.

        -Bir şahıs düşünün ki; hem kendi kendini yaralamış hem de başka birinin darbesine maruz kalıp yaralanmış,   tabii ki böylesi bir vakada yaralayan hakkında kısas gerekmese de yarım diyet lazım gelir.  Bir başka ifadeyle;  öldürme fiilinin doğrudan işlenmiş olması gerekir ki; kısas hükmü uygulanabilsin. Yine bir şahıs düşünün ki, tam olarak öldürmeye iştirak etmeyip sadece öldürme anında maktulun kol veya ayaklarını tutmuş ya da bir şekilde yardım etmek suretiyle öldürme eylemini kolaylaştırmaya yönelik eylemde bulunmuş olsun, işte böyle biri hakkında kısas uygulanmaz,  bu kişi içinde şiddetli ta’zir cezasına çarptırılması kâfidir. Zira burada doğrudan bir fiili müdahale söz konusu değildir. Ancak bir kimsenin bulunduğu yeri gösterip öldürülmesine sebebiyet veren şahıs hakkında sadece ta’zirle yetinilmez, hâkimin takdiriyle   ya hapis cezası,  ya da darp cezasına da hükmedilir.

           Evet, kısasla ilgili genel hususlara değindikten sonra,  birde tüm bunlara ilaveten adı geçen eserin yine sayfalarını çevirerekten kısas öncesi ve sonrası uygulamalar nelerdir bir göz atabiliriz.  Bir kere kısas hükmünün kesinlik kazanması için;

          -Katledilen maktul velisi kısas esnasında olmalı ki kısas uygulansın, yani velisiz kısas uygulanmaz.

         -Maktul varislerinin kısas talebi olmadan kısas işlemine geçilmez.

         -Kısas esnasında maktul varisleri hepsi hazır bulunmalı,  ancak varislerin arasında katilin torunlarından kimse bulunmaması gerekir.

         -Bir insan yaralanarak öldüğünde kısas gerekmez. Çünkü ölüm nedeninde kasıt unsurunun varlığı esastır.

         -Kasten yaralanmış bir kimse yatağa düşüp bir müddet sonra o yaradan ötürü vefat etmişse kısas gerekir. Çünkü bu süre zarfında ölüm nedeni netlik kazanmıştır.

         -Sarhoşluk hali kısasa mani değildir.

          -Bir mürtedi (dinden dönen) öldüren her kimse hakkında kısas gerekmez. Zira dinden dönenin kısmen de olsa harbi (gayrimüslim)  hüviyet kazanmasına yeterli bir sebeptir.

  -Kısastan hüküm giymiş bir caniyi hariçten biri öldürse hakkında kısas uygulanır. Her ne kadar ölen katil biride olsa hakkında kısas hükmü verilmiş bu caninin hariçten birine karşı kanı masumdur.  Şayet söz konusu kişi hariçten velisi ise bu durumda kısas gerekmez. Zira akıtılan kan veli için haramlık oluşturmaz.               

  - İşlenen cinayet düşmanlık kastıyla olmalıdır. Hatta bir kimseyi düşmanlık kastıyla ya da şakayla karışık ister yüzmeyi bilsin veya bilmesin hiç fark etmez nehre atıp boğulmasına sebep olduğunda da kısası gerektirir.

         -Kasten bir kişiyi öldürmeye yönelik tuzak kurup kendi evi veya umuma ait bir caddede bir kuyu kazar veya ayağının kaymasıyla ölümüne sebep olan hakkında da kısas gerekir.

        -Bir kimse zehirli maddeyi bir şahsa içirip vefatına sebep olduysa hakkında kısas gerekir. Ancak zehirden her ikisi de  (hem veren, hem içen)  haberdar iseler bir şey gerekmez. Çünkü bu durumda zehri içen kendi kendini öldürmüş addedilir.

          -Bir adam aralarında husumetlik bulunan bir şahsa kılıç veya mızrak gibi bir şeyle işarette bulunup,  takibe aldığı o şahıs yere düşmeksizin vefat ettiğinde hakkında kısas gerekir. Hatta takip esnasında her ikisi de atlı, her ikisi de yaya ya da biri atlı diğeri yaya olsa da hüküm aynıdır. Fakat o şahıs kaçma esnasında düşüp öldüğünde hemen kısas hükmü uygulanmaz. Bikere böyle bir durumda önce varislere yemin gerekir. Bir başka ifadeyle o şahsın bu düşme yüzünden değil sadece korkudan dolayı ölmüş olduğuna dair elli defa yemin ettirilmeli ki kısas hükmü uygulansın. Şayet bu tip yaşanan hadiselerde katil ve maktul arasında düşmanlık (husumetlik) yoksa kısas gerekmeyip sadece diyet lazım gelir. Yine böylesi bir elim hadisede sırf silahın gösterilmesinden sonra ölüm meydana gelmişse bu hata kabilinden işlenmiş bir fiil sayıldığından kısas yerine katilin kabilesine diyet ödetilir. 

         -Zor kullanmak suretiyle adam öldürme vuku bulduğunda hem zor kullanan şahıs için, hem de fiili işleyen için kısas gerekir. Belli ki bu olayda zorlayan sebep konumda,  zorlanan da uygulayan konumdadır.

          -Cani harbilerden olmamalıdır. Nitekim Resulullah (s.a.v),  Uhud'da Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi’ye kısas uygulamamıştır.  Vahşi,  Mekke'nin Fethi müteakip Müslüman olmuştu. Şayet Müslüman olmasaydı hiç kuşkusuz harbi hükmüne tabii olup öldürülecekti.

        - Bazı zatlar cani cinayete uğrayandan üstün konumda olursa hakkında kısas uygulanmaz diyor. Buna göre bir müste’min zimmîye karşılık, hür bir insan köleye karşılık, bir efendi de kölesine karşılık kısas edilemez. Dahası nasıl ki Müslüman köle ile hür bir insan arasında kısas caiz değilse,  aynen hür bir şahısla da köle arasında kısas caiz değildir diyorlar. Buna cevap olarak Hanefi fakihler Kısas hakkındaki nass’lar mutlaktır. Bu Müslüman’ı da, zimmî’yi de, hürü de, köleyi de kapsar. Mesela bir ayet-i kerime de “hürmetler karşılıklıdır” (Bakara 194) buyrulmuştur ki, bu hükme gayrimüslimlerde, kölelerde esasen dâhildir. “Mümin olan, günahkâr olan gibi midir…” ayet-i celilesinde nefy edilen eşitlik ise ahretle ilgili işler itibariyledir, yoksa dünya işlerini birçoğunda zimmîlerde Müslümanlarla aynı hükümlere tabiidirler. “Müslüman, kâfire karşılık öldürülemez” hadisi şeriften maksat ise harbi gayrimüslimdir elbet. Kaldı ki, İslam tabiiyetini ve zimmetini kabul etmiş gayrimüslimin bir gayrimüslim karşılığında öldürülmeyeceğini bütün fıkıh mezhepleri hem fikirdirler zaten. Dolayısıyla bundan maksadın harbi olduğu çok açıktır.

           - Zimmî zimmîyi öldürdüğünde kısas gerekir. Hatta zimmî sonradan Müslüman olsa da yine hakkında kısas düşmez.  Zira cinayet işlendiğinde her ikisi de zimmî idiler.

         -Bir kimse evlat veya torunlarından birini öldürürse hakkında kısas uygulanmaz. Zira yukarıda da belirttiğimiz üzere usùl  (baba, anne ve dede) fürù'nun  (çocuk ve torunlar) varlık sebebidir. Yani usulün füru üzerinde bir tür sahiplik hakkı vardır. Dolayısıyla fürù hiçbir şekilde zinhar usùlun yok olmasına sebebiyet veremez. Kaldı ki  “Baba çocuğundan dolayı öldürülemez”  hadis-i şerifi bunu teyid ediyor.

         -Kısasın meşruluğu, kesin olarak hayatı korumak içindir.  İşte bu nedenle Resulü Ekrem (s.a.v) bir zimmi’yi öldürmüş bir Müslüman hakkında kısas cezasını tatbik etmiş ve tatbik ettiği kısasın akabinde  ‘Ben ahdine, verdiği söze vefa edenlerin en haklısıyım’  şeklinde ahde vefaya herkesten çok benim riayet etmem manasına buyruk vermişte. İşte bu ve buna benzer uygulamalardan hareketle şunu çok rahatlıkla diyebiliriz ki,  İslam toplumunda zimmînin canı, malı ve namusu da emanet olarak görülüp bu emanete göz diken asla affedilmez, bilakis hukukun gereği ne ise o yapılır.

      -Hür bir şahıs köle veya cariyenin dirseğinden itibaren kolunu kasten kesmiş olsa kendisinden yarı kıymeti tazmin edilir. 

         Mesela her ne kadar kısas için;  'kısasta hayat vardır' hükmünden hareketle can kaybı ya da candan herhangi bir uzvun parçası kaybına karşılık aynı misliyle uygulanan bir cezai yaptırım desek de bunun bir istisnai durumları da söz konusudur. Şöyle ki, mesela kasten kesilen bir şehadet parmağına karşılık aynı misli şehadet parmağının kesilmemesi istisnai bir hükümdür. Şehadet parmağının dışında bir başka parmağın kısas edilmesi kâfidir. Diğer parmaklara gelince bunun fıkıhta ki hükmü mesela kasten kesilen bir başparmağa karşılık yine başparmağın kesilmesi gerekir hükmüdür.

          Tabii asıl kısasta göz önünde bulundurulması gereken bir diğer hususta hem kayba uğramış organın konumu hem de kayba uğramış ya da zarar görmüş organın hemcinsi arasında denklik şartının aranması hususudur. Öyle ya,  madem kısas denince hep ‘kana kan, dişe diş cana can’ diyerekten telaffuz edilmekte,  o halde:

        -Mesela bu temel kuraldan hareketle kısasta sağ el yerine sol el, sol ayak yerine sağ ayak asla kesilemez. 

        -Mesela yine kısas gereği üst çenedeki bir dişe karşılık alt çenedeki bir dişte asla çekilemez. Zira söz konusu biyolojik organların hem konumları hem de işlev fonksiyonları birbirlerinden farklıdırlar. Şayet yanlış bir kısas uygulanırsa yanlışlık içinde diyet gerekir.

         -Mesela bir şahsın iki eli veya iki ayağını kasten kesildiğinde bunun kısas karşılığı yine iki el ve iki ayak olacaktır. 

         -Mesela sağlam ya da kusurlu bir organ hiç fark etmez kıyas gereği asla bir el karşılığında kesilemez.  Böyle bir durumda mağdur serbesttir, ister kısas ettirir isterse kendi sağlam organına denk düşen diyeti alır.

       -Bir kişi cinayete uğradığı esnada değil de bilahare vefat sonrası cezai müeyyide verilmesi noktasında birinci derece hak maktulun yakınları olurken ikinci derecede hak devletindir.                                                               

                                                               KISAS İŞLEMİ

         Kısas, asla bölünme kabul etmez. Nitekim varislerden birinin talebi diğer varislerinde talebi sayılacağından kısas esnasında hepsinin hazır bulunmaları gerekir. Aksi halde o vakit varislerden biri hazır olmayınca kısas uygulanmaz. Hiç kuşkusuz bu gereklilik varislerin katili affetme ümidine istinadendir.

         Kısas hükmünün yerine getirilmesi için kısas hakkı olanların ittifak etmesi şarttır. Şayet bu hakka sahip olanlardan biri öldüyse yerine diğer varisi sorumluluk üstlenir.

        Kısasta mükellefiyet esastır. Yani, cinayeti işleyen çocuksa akıl baliğ oluncaya kadar kısas uygulanmaz. Şayet bu kişi mecnun (deli)  biriyse aklı yerine gelinceye kadar beklenip bu süre içerisinde hapsedilmesi daha uygundur.  Bu demektir ki kısas cezasına çarptırılan şahıs her iki durumda da kısas edilemez. Zira Hz. Muaviye, Hüdbe b. Haşem’i öldürmüş olan bir şahsı, Hüdbe’nin oğlu buluğ çağına gelene dek hapsetmiştir.          

         Hakkında kısas kararı verilen bir hamile kadının çocuğu doğana dek kısas edilemez. Sebebi gayet açık,  karnında bir can taşımaktadır. Hatta doğumla da kısas uygulanmaz,  tâ ki çocuğa sütanne bulunur işte o vakit kısas cari olur.  Şayet sütannede bulunmazsa,  bu durumda çocuğun annesine tam tamına iki sene süt emzirme müddeti tanındıktan sonra kısasın yerine getirilmesi uygundur. 

           Bir katil düşünün ki, öldürdüğü şahsı ateşe atmış,  gözlerini çıkarmış veya parça parça (lime lime) edip öldürmüş olsun, böyle bir cani için aynı misli karşılık verilmez. Zira ateşe atmak İslam’a aykırıdır. Müberra Dinimizin uygun gördüğü kısas işlemi yaralayıcı alet veya kılıç benzeri kesici aletlerdir.  Ki,  cinayet davalarında kısasta baş kesme usulü en yaygın kullanılan yöntem olarak kabul görür. Hatta maktulün velisi katili kesici aletten başka bir metotla öldürmek istediğinde de yöntem aynıdır, bu yüzden yöntemin dışındaki taleblere hâkim asla geçit vermez, usul neyse o uygulanır. Hakeza yine katilin bir uzvu başka bir kimse tarafından kesilecek olursa yara kapanıncaya kadar hakkında kısas uygulanmaz. Her ne kadar ölüm hadiselerinde kısası zihnimizde hep katil öldürdüğü şahsı ne şekilde öldürmüşse o şekilde kısas edilmesi gerektiğini tahayyül eder olsak da oysa kazın ayağı hiçte öyle değil. Zira cinayet davalarında emsallik değil usul esastır.  Yani bu demektir ki kısasın usulen kılıçla yerine getirilmesi esastır.  Nitekim Allah Resulü (s.a.v) bu hususta  ‘Kısas ancak kılıç ile yapılır’  beyan buyurmuşlardır.  Ve bu hadis-i şerifte alet olarak zikredilen kılıç ifadesinden maksat kılıç vazifesi ifa edecek kesici alettir. Kelimenin tam anlamıyla Allah Resulünün ‘Filan şahsı bulursanız öldürünüz, onu yakmayınız, çünkü ateşle ancak ateşin yaratıcısı azap eder, başkaları edemez’ diye beyan buyurduğu veçhiyle keskin aletin dışında bir usulle icra edilen kısasın dinimizde asla yeri yoktur. 

           Hükmü kesinleşmiş kısasın ertelenmesi uygun değildir.  Ancak kısasta söz konusu hamile bir kadınsa kısasın doğum sonrasına ertelenmesi uygundur.   Zira Yüce Allah (c.c)  ‘Eğer ceza verecek olursanız size nasıl ceza verilmiş ise sizde o şekilde ceza veriniz. Ancak sabredip af ile muamele ederseniz şüphe yok ki bu sabredenler için daha hayırlıdır’ (Nahl/126) diye beyan buyurmuştur.     

             Evet.  Kısas uygulanış yönünden şahsidir. Ama neticeleri bakımdan düşündüğümüzde mesele sadece maktul ve mağdur arasında geçen bir hadise olmaktan çıkıp katil ve maktul yakınlarını hatta ve hatta tüm toplumu ilgilendiren bir hadise olduğu görülür.  Ki, öyle olmasa toplumun gözü önünde aleni bir şekilde kısas icra edilmezdi. Öyle anlaşılıyor ki, kısas neticeleri bakımdan şahıs planından çıkıp topluma dönük ibreti âlem olsun babından hüküm olabiliyor. İşte görüyorsunuz kısas görünüşte içimizi sızlatsa da uzun vadede bir bakıyorsun ibret-i âlemlik yönüyle toplumlara soluk aldıran can suyu olabiliyor. Ki, katil ve maktul yakınları da toplumun bir parçası unsurlardır. Dolayısıyla kısas işlemi de toplum ittifakıyla yerini bulan bir cezai işlemdir. 

         Malumunuz hemen her şeyin olağan üstü hali olduğu gibi kısasında kendine göre olağanüstü durumları olabiliyor pekâlâ. Bu durumda ister istemez kısasın düşmesi kaçınılmazdır.  Ve bu hususta Peygamberimiz (s.av) şöyle der:  ‘Kısas edilecek şahıs, doğal bir afetle ölürse veya başka bir husustan dolayı haklı veya haksız yere öldürülürse kısas düşer, bıraktığı malından diyette alınamaz.’  İşte hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere kısas yoluyla kesilecek bir organ doğal bir afet sonucu kopar ya da haksız yere kesilirse kısas cezası düştüğü gibi diyette ödenmez. Ancak bu organ bir haksızlık sonucu değil de mesela hırsızlıktan dolayı kesilmişse kısas cezası düşse de diyet cezası düşmez. Hakeza kısas cinnet halinde de düşer. Ancak cinnet geçiren,  kısas sahiplerine teslim edildikten sonra vuku bulmuşsa kısas düşmez.   

         Kısas hakkına sahip olanlar caniyle peşin ya da veresiye olarak maddi bir bedel üzere anlaştıklarında kısas düşer. Hatta maktulün velisinin affetmesiyle de kısas düşer. Hiç kuşkusuz affetmek daha tercih edilendir. Nitekim Yüce Allah’ın Kur’an’da “Katil ölenin kardeşi tarafından bağışlanmış ise örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azap vardır” (Bakara/178) diye beyan buyurduğu ayeti celile bunu teyid ediyor.

           Mademki Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde affetmek kabul gören bir husus, o halde af sonrasında da ikide bir yüze vurulan bir mesele olmaktan da çıkıp artık o konu kapanmış olmalıdır. Zaten yukarıda zikredilen ayetin son cümlesinde yer alan  ‘Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azap vardır’ ifadesi aslında o eski defterleri kurcalamamaya yönelik bir uyarıdır. Dolayısıyla maktulün velisi bu ayetin hükmünün tam aksine katili önce affedip daha sonrasın da kasten öldürecek olursa ulema tarafından hakkında ittifakla kısas lazım gelir denilmiştir.

           Şayet birden fazla şahsı öldürmüş olan bir cani hakkında maktullerden birinin velisi affettiği halde diğer maktullerin velileri affetmezlerse affetmeyenlerin kısas hakları düşmüş olmaz. Zira ortada ayrı ayrı işlenmiş cinayetler söz konusudur.

           Bir yaralı yaralayana hitaben; “Ben ölürsem seni kanımdan veya katlimden vazgeçtim (ibra ettim)” derse bu affediş geçerlilik kazanır. 

         Anlaşılan Müberra Dinimizde affetmek daha kabul görülen erdemliliktir. Nitekim bu husus gayet açık ve net bir şekilde hem Rabbul Âlemin’in “Affederseniz bu takvaya daha yakındır”(Bakara/237) diye beyan buyurduğu vechiyle hem de Allah Resulü'nün “Bir kimse gördüğü zulme rağmen zalimi affederse Allah Teâlâ bu sebepten ötürü onun izzetini artırır” beyanı vechiyle kabül görmüş bir husustur.  Madem öyle,  Allah ve Resulünün hoş gördüğü bu hususta biz aciz kullara hataları örtüp affetmek düşer. Hataları örtüp affedelim ki Allah’da ruz-i mahşerde bizimde hatalarımızı örtüp affedilenlerden olabilelim.

                                             KASTEN YA DA HATAYLA CANA KIYMAK

             Cana kıymakla alakalı fıkıh kitaplarımızda geçen örneklerden yine en dikkat çekici olanlardan bazılarını maddeler halinde özetle şöyle sıralayabiliriz:

           -Herhangi bir kastı olmaksızın her kim bir insanı hatayla öldürdüğünde diyet lazım gelir.  Yine bir insan düşünün ki farklı zamanlarda hatayla iki şahsı öldürmüş olsun bu kez her biri için diyet lazım gelir.  Malum, kasten öldürmenin cezası ise tam diyettir.

            -Bir şahsı öldürmek kastıyla sıkılan bir kurşunun o şahsı delip geçtikten sonra şayet o kurşun bir başkasının vücuduna da isabet edip ölümüne yol açtıysa birinci işlediği cinayetten ötürü kısas ikincisi içinde diyet lazım gelir (Cinayet-i müdame).

           -Bir kimse iki şahsı bir arada kasten öldürecek olursa hakkında kısas hükmü cari olduğundan (öldürülür)  diyet lazım gelmez.

           -İki kişi bir olup kasten bir şahsın canına kıydıklarında bu durumda her ikisi içinde kısas cari olur (cinayet-i müşterek).  Yine iki kişi bir olup değim yerindeyse kasten bin bir türlü işkenceyle herhangi bir şahsın vücudunda açtıkları derin ve sıcak yaralardan ötürü, yani ölümüne sebebiyet vermelerinden dolayı da hüküm aynıdır.

           -İki kişi birlikte hata yoluyla bir şahsı öldürmüş olsa ya da iki şahıstan biri kasten diğeri de hatayla öldürmüş olsa ortada şüphe söz konusu olduğundan her iki şahıs hakkında da kısas gerekmez. Şüphede olsa belki her ikisi içinde bir tam diyet vermesi kâfidir.

           - Çıkan bir hadisede bir adamın üzerine gidip iki şahıstan biri yaralayıcı aletle diğeri de sopayla döverekten öldürmüş olsalar her iki şahısta yarı yarıya diyet ödemeleri lazım gelir.

            -Öldürmeyi göze almış bir şahıs düşünün ki, önce öldüreceği şahsın elini kesip sonrasında kesilen elin yarası iyileştikten sonra yine o şahsı öldürdüğünde maktulun velisi bu durumda ister önce elini kısas ettirir sonra da o şahsın canını kısas ettirir,  isterse de tek bir hamleyle sadece kısasla yetinir.  Veyahutta canın affedip sadece elini kestirmekle yetinir.  

          -Yine bir adam düşünün ki,   hasım bildiği her iki kişinin de sağ ellerini kasten kesmiş olsun, böyle bir durumda o adamın kısas gereği sadece sağ eli kesilir, diğer açıkta kalan ele karşılık ise diyet ödemesi kâfidir.            

          -Ortalaşa beraber çalışan elemanların çalışma esnasında hataen ölüme sebebiyet verdikleri bir hadisede ölen şahısların diyetlerini yine ortaklar öderler. Mesela üç kişinin ortaklaşa kazdıkları kuyu üzerilerine yıkılıp aralarından biri telef olduğunda bunun diyeti üç hisseye ayrılır:  iki hissesini hayatta kalanları veya varsa akileleri öder, diğer bir hisse de telef olanın hissesine isabet ettiğinden bu hisse zaten kendiliğinden düşmüş olur. Bu arada unutmayalım ki kuyuda ücret karşılığında çalışan bir elamanın kazdığı kuyu üzerine yıkılıp öldüğünde kuyu sahibine diyet lazım gelmez.

          -Dört kişi birlikte çalıştıkları bir geminin direğini kaldırma esnasında üzerilerine direk düşüp içlerinden bir kişi öldüğünde ödenecek diyet dört hisseye ayrılır, üç hissesini hayatta olanlar öderler,  diğer geriye kalan bir hisse ise ölen insanın hissesine isabet ettiğinden bu hisse kendiliğinden düşmüş olur.

          -Birbirleriyle güreşen iki pehlivandan biri rakibini yaralamaksızın silkeleyip yere çarpmak suretiyle ölümüne sebebiyet verdiyse bu durumda diyet lazım gelir.

           -Bir hasta şahıs düşününki doktorun tıbbi kusuru olmasızın ameliyat esnasında öldüğünde herhangi bir tazmin ve diyet gerekmez.  Yok, eğer ortada bir kusur söz konusuysa cerrahi müdahalede bulunanın yarım diyet ödemesi lazım gelir.

            - Kız çocuğuna tecavüz ederekten ölmesine neden olan bir şahıs için hem kızın mihri hem diyeti ödetilir. Ortada ödetilecek bir diyet yoksa bu kez âkilesinden  (suçu işleyenin malından ödenen diyet)  karşılanarak ödemeye mecbur tutulur.  Tabii her şey bunlarla sınırlı değil akabinde daha ağır olanı devreye girip o caninin hakkında zina haddi uygulanır.

           -Bir kimse, bir şahsı dua ile veya bâtıni oklarla veya Enfal suresini okumakla öldürdüğünü itiraf ederse şer’an bu mümkün olmayacağından o şahıs hakkında bir şey lazım gelmez. Hem böyle bir nass olmadığı gibi kaldı ki gaybı ancak ve ancak Allah bilmektedir. Dolayısıyla hiç kimsenin gaybtan bir canı almaya asla gücü yetmeyecektir.  Böyle bir iddiada bulunanın sadece sapıklığına hükmedilir sadece.

           -Bir kimse çocuğunu terbiye amaçlı dövüp ölümüne sebebiyet verdiğinde diyet ödemesi lazım gelir.  Çünkü uslandırma tediple (edeplendirmek, terbiye vermek haddini bildirmek için darp ve tazir vs.) veya kulağını çekmekle de pekâlâ mümkündür.

           -Bir öğretmen ya da bir usta,  öğrenci ve çırağın velisi veya vasisinin izni olmaksızın dövemez. Aksi durumda o çocuk öldüğünde söz konusu kişi öğretmense öğretmene,   ustaysa ustaya diyet gerekecektir Ancak çocuğun veli veya vasisi tedip için daha öncesinden dövmelerine izin vermişse diyet gerekmez. Ama yine de dövme işlemi şayet çocuğun kulaktozuna vurmak, boş böğrünü yumruklamak ve değnek vurmak şeklinde yapılmışsa bu durumda elbette ki diyet gerekir.

           -Bir kimse karısını değnek veya yumruk ataraktan dövüp ölümüne sebebiyet verdiğinde hem diyet lazım gelir hem de miras haklarından mahrum edilir.

          - Bir kimsenin duvarı sağlamca inşa edilmişken daha sonra yoldan geçen bir şahsın üzerine yıkılıp ölüm vuku bulmuşsa duvar sahibine tazmin lazım gelmez. Fakat yıkılmaya yüz tutmuş vaziyette yaptırılmış duvar için tazmin gerekir. Şayet önceden uyarı mahiyetinde kendisine bildirilmiş,  yani tekaddüme (zararın defi için önceden yapılmış tavsiye ve tembih) rağmen çökme riski alınmış bir ev için gereği yapılmayıp o ev çöküp birinin ölümüne sebebiyet verdiğinde diyet ödenmesi gerekir.

           -Yıkılmaya yüz tutmuş duvar vakfa ait bir duvarın tekaddümü vakfın mütevellisine yapılmış olsa da duvar yıkılıp etrafa zararı dokunduğunda zararın tazmini vakfın malından ödenir. Hatta duvarın yıkımı esnasında telef olan insanın diyetide vakfın akile’sinden karşılanır. Çünkü bu noktada mütevelli vakfın sadece vekilidir.

         - Hemen herkesin kullandığı umumi yol üzerine düşecek gibi duran bir duvar yıkıldığında şayet hiç kimse tarafından daha öncesinden tekaddüm edilmemişse bu durumda şer’an bir şey lazım gelmez.

         -Yıkım ekibinden ücretle çalışan kimselerin yıkım esnasında mesela bir duvar ansızın çöküp birisinin ölümüne neden olduğunda bu elim hadisenin diyeti ve kefareti ücretlilerden karşılanır. Yani duvar sahibine bir şey lazım gelmez.

                                                               NEFSİ MÜDAFAA

           Nefsi müdafaa durumunda kalan bir insanın kendisini öldürmeye kast etmiş bir şahsı bizatihi öldürmesi durumunda ne kısas ne de diyet gerekir. Ancak olay esnasında bağırmak ve feryat etmek gibi imkânı varken ya da halkın koşup kendisini kurtaracağına emin olduğunu bildiği halde böyle yapmayıp öldürmeye teşebbüs etmişse bu kez hakkında katil hükmü cari olur. Keza bir adama sadece silah teşhir edip sonra arkasını dönüp gittiğinde o şahsın arkasından yetişip öldürdüğünde de hüküm aynıdır.

          Bir şahsın en az on dirhem gümüş değerinde bir malını haksız yere zorla almak isteyen birini savmaya muktedir olamayıp öldürdüğünde hakkında katil hükmü uygulanmaz. Zira ortada malın emniyeti söz konusudur,  elbette ki ne kısas ne de diyet gerekir.  Sadece mal emniyeti mi?  Buna ırz ve namusu korumaya yönelik yapılan bir öldürme fiili içinde hüküm aynıdır. Mesela bir insan kendi karısı veya kız kardeşini başka biriyle gayrimeşru ilişki içerisinde görüp öldürdüğünde hakkında hiçbir şey lazım gelmez. Zira mal, can ve namusu korumak hem dinen hem de örfen kutsi vecibe olduğu içindir böyle durumlarda gücü nisbetinde müdahil olmak şart olur. Öyle ki bu uğurda hayatını feda eden bir mümin şehit sayılır da. Nitekim günlerden bir gün Rasulullah (s.a.v) ashabına;

              - Sizler kendi aranızda kimleri şehit sayarsanız diye sorduğunda;

               Ashab cevaben:

               -Ya Rasulullah! Bizler sadece Allah yolunda öldürülenleri şehit biliriz der.

               Bunun üzerine Habib-i Ekrem (s.a.v) şöyle der:

               -Eğer öyleyse ümmetimin şehitleri az demektir.

               Ashab bu durumda şaşkınlığını gizleyemez şöyle der:

               - Peki, ya Resulallah bu nasıl olur,  bari hiç olmazsa kimler şehittir onu söyleyin bize.

             Rasulüllah (s.a.v) en nihayetinde başta sorduğu sorunun cevabını şöyle sıralayarak ortaya koyar.

             - Müslümanlardan her kim malını muhafaza uğrunda öldürülürse şehittir,  herkim kendini müdafaa yolunda öldürülürse şehittir. Her kim dinine yardım uğrunda öldürülürse şehittir ve her kim ailesinden mesela karısının veya başka bir yakının veya namusunu korumak yolunda öldürülürse şehittir.  

                                                                   ŞAHİTLİK

             İslam Hukukunda işlenmiş bir cinayet hadisesinde bir erkek ve iki kadının şahitliği kâfi delildir. Ancak cinayetin aydınlanması noktasında ölüm zamanı, cinayetin işlendiği mekân ve suç aleti vs. gibi hususlarında şahitlerin tam ittifak etmesi gerekir, aksi halde şahitlikleri kabul görmez. Çünkü şahitler arasında ihtilaf söz konusu olması davanın aydınlanmasına mani bir durumdur.  Tabii tüm bunlardan daha mühim olan şahitlerin cinayet hadisesini bilfiil yerinde görmüş olmalarıdır. İşitme ya da kulaktan dolma haberlere dayanarak yapılan şahitlik asla kabul görmez.

           Bir cinayet davasında şahitlik eden iki şahitten biri şayet kısas icra edildikten sonra şahitliğinden dönecek olursa haklarında kısas uygulanmasına uygulanmaz ama öldürülen şahsın diyeti yarı yarıya ödemek durumundadır.  Zira ortada öldürme girişimi söz konusu değildir.

           Bir cinayet davasında bir katil hakkında kısas kararı veren hâkim daha henüz hükmünü beyan etmeden (imzalamadan) önce azledilir ya da ansızın vefat ettiğinde dava dosyası yeni hakeme aktarılır.  Böylece bu görülen davada yeni tayin edilen hâkim yeniden mahkeme yapmadıkça ve tekrar sil baştan şahitleri dinlemedikçe hüküm infaz edemez. Hatta şahitler şahitliklerinden caydıklarında veya kendilerine körlük ve cinnet hali geldiğinde de bu böyledir, yani kısas icra edilemez. Bilakis yeni bir delile ihtiyaç duyulacaktır.

                                                     ÇOCUK DÜŞÜRME CİNAYETİ

             Bakınız Allah Teâlâ Kur’an’da “(sakın ola ki) Çocukların yoksulluk korkusuyla öldürmeyin, onları da sizi de rızıklandıran biziz, şüphe yok ki onları öldürmek çok büyük bir cinayettir” (Enam–151)  diye beyan buyurmakta. Bilindiği üzere ğurre bir ceninin (anne rahminde bulunan çocuk)  düşürülmesine karşılık tam diyetin onda biri kıymetine tekabül eden mali bir cezadır.  Öyle ki bu mali ceza beş yüz dirhem gümüş de olabilir,   beş deve kıymetinde ki bir köle ya da cariye de olabilir, hatta at gibi malın en güzelinden kıymet değer bir malda olabilir. Nitekim bu hususta Muğire b. Şu’be (r.anh)’ın rivayet ettiği hadis yeterince açıklayıcı da. Şöyle ki hadiste geçen bir cariyenin var gücüyle çadır direğine vurmasıyla birlikte diğer cariye hem canından olmuş hem de ceninin düşürmesine sebebiyet vermiştir.  İşte bu elim hadise üzerine Rasulüllah (s.a.v) o cariyenin efendisine diyetin yanı sıra cenin içinde ğurre hükmü vermiştir.

             Hamile bir kadın hakkında cenin düşürme davası açıldığında söz yeminle beraber davalınındır. Davacı ise iddiasını isbatlamakla mükelleftir. Nasıl mı? En az iki erkek şahitliğinde isbat etmekle elbet. Şayet iki erkek bulunamazsa kadın ya da güvenilir bir ebenin şahitliği de muteberdir. Öyle ya, madem cenin düşürmekte bir tür doğum sayılmakta o halde bu tip hassas davalarda kadınların şahitliklerine başvurulması son derece gayet tabiidir.

             Hamile bir kadını dövmek ya da korkutmak suretiyle cenin (daha henüz rahimde bulunan çocuk) düşürüldüğünde buna sebebiyet veren her kimse üzerine ğurre lazım gelir. Şayet cenin dünyaya canlı halde düşüp sonra öldüyse o kimse üzerine tam diyet gerekir. Ki, bu ğurre hükmünün tam karşılığı beş yüz dirhem gümüş tutarında bir mali ödemedir. Tabii bu arada cenin sayısı arttıkça bu artışa paralel olarak ğurre tazmini de o ölçüde artacaktır.  Mesela düşürülen cenin ikizse,  yani her iki ceninde anne rahminden ölü olarak düşmüşse bu kez iki ğurre tazmin gerekir. Yok, eğer her iki cenin anne rahminden önce diri olarak düşüp sonrasında her iki cenin öldüğünde ise iki tam diyet gerekir. Ya da ceninlerden biri ölü diğeri de diri olarak düşmüşse bir ğurre ve bir tam diyet (tazmin)  lazım gelir.

          Tıbben sabittir ki çocuk düşüren bir kadının vücudu her türlü hastalığa davetiye çıkaran ortam olabiliyor,  hatta ömür boyu kısırlığa mahkûm kalması da muhtemel dâhilindedir.  Malum fıkıh literatüründe organ teşekkülü tamamlanmadan düşen çocuk için sıtk denmektedir. İster adına sıtk densin ister cenin hiç fark etmez,  sonuçta bir kadın kocasının izni olmaksızın kasten düşük yapsa, yetmedi birde bunun üstüne cenin ölü olarak düşmüşse hakkında ğurre hükmünün verilmesi kaçınılmazdır.  Şayet cenin diri düşüp akabinde ölmüşse tam ğurre icap eder.

           Bir kadın düşünün ki,  sadece sıhhi gerekçelerle ilaç içtiğinde çocuk ister diri düşsün ister ölü hiç fark etmez bu durumda kendisine ceza verilmez.  Yani bu demektir ki sadece çocuk düşürme amaçlı ilaç içmek caiz değildir.

          Bir kadın çocuğuna süt verir haldeyken ansızın sütü kesilmeye başladığında veya sütanne tutmaya maddi gücü olmayıp çocuğunun ölmesinden endişe duyduğu durumlarda rahminde daha henüz organ teşekkülü olmamış cenini düşürmesi caizdir. Çünkü böylesi bir cenin daha henüz bir et parçası (muzga) veya kan pıhtısı (alaka) hükmündedir.

           Şurası muhakkak nutfe rahme ulaşmasıyla birlikte ruh verilecek müddet (bu süre 120 gündür) geçtiğinde cenini düşürmek caiz olmaz. Çünkü ruh verilmiş cenin artık hayatta yaşayan canlı insan mesabesindendir. İlla bir cenin düşürülecekse de yüz yirmi günü aşmaması gerekir. Bu yüzden Resulüllah (s.a.v) yüz yirmi geceden sonra ruh üfürülmüş bir ceninin düşürülmesi durumunda ğurre ya da buna denk gelen köle veya cariye verilmesine hükmetmiştir.  

           Ğurreden maksat bir köle veya yedi yaşında bir cariyedir. Ki, biçilen bu kıymet değer hür bir kadının diyetinin 1/10’una eşittir. Bir başka ifadeyle düşürülen bir ceninin ğurre diyeti kıymet itibariyle altı yüz dirhem gümüştür. Bu arada düşmüş bir ceninin diriliği sesinin yükselip yükselmemesi, nefes alıp almadığı,  süt emip emmediği, tüm organlarının hareket edip etmemesine bağlı olarak belirlenir. Değim yerindeyse tüm azaların işlev halde olması icab eder. Öyle ki azalarından tek bir azasının hareket etmiş olması bile diri olduğunu ispat etmeye yetmez de. Zira tek bir uzvun hareketi tıbben çarpıntı olarak değerlendirilir.

            Ayrıca unutmayalım ki ğurre hükmünde cinsiyet ayırımı asla söz konusu değildir. Yani ceninin erkek veya dişi olması arasında hiç fark yoktur. Ancak diyet söz konusu olduğunda hüküm değişir,  erkekse erkek diyeti, dişi ise dişi diyeti ödenir.

KASAME

          Kelimenin tam anlamıyla bir şeyin doğru olup olmadığı hakkında maktulün velilerine yöneltilen yemin uygulamasının adıdır kasame.  Dahası kahır ekseriyet fakihlerin ittifakıyla meşru görülmüş bir uygulamadır.

           Peki, şer’i davlarla kasame arasında fark nasıl ayırd edilir?  Gayet basit, bikere şer’i davalarda iddia makamı iddiasını ispatlamakla yükümlü olurken davalı da iddianın tam aksine yapmadığına dair yemin etmekle mükelleftir. Kasameye gelince yemin davalıya değil iddia sahiplerine yöneltilir. Zira Resulüllah  (s.a.v)’de Hayber’de ölü bulunan bir maktul için kasame’yi bu şekilde uygulamıştır.

             Tabii kasame’nin uygulanabilmesi için aşağıda sıralayacağımız hususların da göz önünde bulundurulması gerekir. İşte en temel bazı hususlar şunlardır:

              -  Ortada öldürülme işlemine dair alamet olmalı,

              - İnsana ait ceset olmalı,

              - Öldürüldüğüne dair dava açılmalı,

              -Kaseme hususunda talep olmalı,

              -Faili meçhul cinayet olmalı,

              -Maktulün bulunduğu mekân kendi mekânın dışında bir yer olmalı, 

              -Maktulün bulunduğu yer bir mahalle, köy ya da ahaliden bir başkasına ait mesken olmalı (bir başkasının tasarrufunda olmalıdır),

              -Cinayetin vuku bulduğu alanın her halükarda sesi işitilmeyecek uzaklıkta bir yer olmalıdır.

             -Hiçbir şahsın mülk ve tasarrufunda olmayan bir yerde bulunan maktul için kasame ve diyet uygulanmaz. Hakeza Dicle ve Fırat gibi nehirlerin sürüklediği bir nehirde bulunan maktul içinde öyledir. Ancak debisi düşük bir nehirde bulunan bir maktul için kasame ve diyet gerekir.

               -Bir adam düşünün ki sesi işitilebilecek bir odada ölü bulunmuş,  elbette böyle bir durumda o hane halkına da diyet lazım gelir. Fakat çarşı pazar yerlerin de, hapishanelerde, kiralık ve satışa sunulmuş yerlerde ölü bulunmuş bir maktul için ne kasame ne de diyet gerekir. Ancak han odalarının birinde sakin halde tek başına ölü bulunmuş maktul bundan istisnadır,  yani hanın diğer oda sakinlerine de diyet ve kasame lazım gelir.

             - İki köy veya iki sokak arasında bulunan maktul içinse en yakın köy veya sokak halkına kasame ve diyet lazım gelir. Hatta birbirlerinin sesini işitecek derecede kurulu çadırların var olduğu bir yerde ölü bulunmuş bir maktul içinde çadır sakinlerine kasame ve diyet lazım gelir. Hakeza bir gemide ölü bulunmuş bir maktul içinde aynı hüküm geçerlidir. Böylece yolculara, gemi sahiplerine ve gemi kaptanları kasame ve diyete tabi tutulurlar.  

           -Asabiyet davası uğruna çatışan gruplar dağıldıktan sonra ortada ölü bulunmuş maktul varsa bu durumda o yer halkına kasame ve diyet gerekir.

          -  Kasame ve diyet için sadece akıl baliğ ve hür olan erkekler iştirak edebilir.

                                                                 UNUTMAK HATA MIDIR?

             Malumunuz unutkanlığa bağlı olarak bir takım gayri ihtiyari hataların zuhur etmesi gayet tabiidir.  Ve bu türden hatalar için bir şey lazım gelmez de.  Zira Allah Resulü bu hususta “Allah Teâlâ Resulüne mahsus bir lütuf olarak ümmetinden hatayı, unutmayı ve zorla yaptırılan şeyleri affetmiştir” beyan buyurmakla sadece bilinçli olarak yapacağımız eylemlerimizden dolayı sorumlu tutulacağımıza işaret etmiştir.

              Velhasıl-ı kelam, Hanefi ekolü kitaplardan ve hele bilhassa Ömer Nasuhi Bilmen’in ‘Hukuki İslamiyye ve Kamusu’ eserinden faydalanmak suretiyle özetle İslam’da suç ve ceza hususlarını kendi üslubumca açıklamaya çalıştım, sürçü lisan olduysa affola.

              Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.