Hele bilhassa sosyoloji okuyanlar insan hakları kavramından söz edildiğinde hemen akıllarına John Locke ve J.J. Rousseau düşmekte,  oysa bu kavramın kaynağına inildiğinde vahiy olduğu görülecektir. Nasıl mı? İşte Kur’an-ı Muciz’ül Beyanda “Ey İnsanlar!” çağrısıyla başlayan ayetlerle tüm insanlığı doğrudan muhatap alması bunun bariz bir delilidir zaten. Yeter ki bu çağrıya icabet edilsin, bak o zaman ilahi ferman karşısında ki muhataplığımız ezelden ebede büyük bir anlam kazanır da. Nitekim bu öyle bir anlam kazanmadır ki, tüm ideologlar, tüm feylesoflar, tüm yazarçizer zevatlar bir araya gelip devasa bir metin ya da devasa ansiklopedik bir külliyatta ortaya koysalar Kur’an’ın tek bir kelamına güç yetiremeyecekleri muhakkak.  Hem nasıl güç yetirebilsinler ki, bikere biri beşerin elinden çıkan kelam,  diğeri ise tüm mahlûkatı yoktan var eden Yüce Yaradan’ın ilahi sıfatlarının tecellisinden zuhur eden ilahi kelamdır bu.  Dolayısıyla Kur’an’ın tüm çağlara ferman okuyan ilahi kitab olarak insanlığın gönül dünyasında taht kurması son derece gayet tabii bir durumdur.  Her ne kadar bir takım aklı evvel sözde aydın geçinen çevreler ilahi olan her kaynağa dogma gözüyle baksalar da bu bakış açısı Kur’an’a asla gölge düşüremeyecektir. Kaldı ki ne yaparsalar yapsınlar güneş asla balçıkla sıvanamaz.

         Peki, bu tip çevrelerin cemaziye’l evvellerini anladıkta,  ya gelinen noktada yine aynı tip çevrelerin ikide bir insan haklarından dem vurmalarına ne demeli?  İnsan hakları hususunda o kadar riyakâr, o kadar ikilem içerisinde oldukları her hallerinden belli ki bir bakıyorsun bu kavramı öz itibariyle değil söz olarak dillerine doladıklarını görürüz.  Üstüne üstük dillerine doladıkları bu kavramın içini boşaltıp bir süs bitkisi, bir çini işlemeli saksı, bir cam vazo olarak sunmakta pekte mahirlerdir. Ancak mahir olsalar ne yazar, bu güne dek müzelik insan haklarından dem vurdular da ne oldu, halen bugün olmuş insan hakları ihlalleri tüm insanlığın kanayan yarasıdır.  Allah korusun şayet bizde bu tip müzelik ve vitrinlik kafalar gibi özde değil sözde insan haklarından dem vurursak biliniz ki bizimde onlardan hiç farkımız kalmaz. Bırakalım onlar kendilerine yakışanı yapsın, bizse kendimize yakışanı yapalım ki içini boşalttıkları bu kavram günü geldiğinde kendi kendilerini vurmuş olsun. Bak o zaman mazlumlara insanlık dramı yaşatmak neymiş bir görmüş olsunlar. Hani ateş düştüğü yere yakar derler ya, aynen öylede bir insanın canı yanmayınca can çekişenin de halini anlamak pek mümkün olmuyor. Madem öyle insan hakları savunuculuğu sözde değil özde yaşayarak savunmak gerekir ki,  insan hakları kavramı havada asılı kalmasın.  Ki,  sözde insan hakları savunuculuğuna soyunanlar kitleler üzerinde geçici tesir etki bırakırken özde insan hakları savunuculuğunu misyon edinenler ise tam aksine kitleler üzerinde kalıcı tesir etkisi bırakmakta. Malum birincisinde göz boyamacılık vardır diğerinde vicdanın sesi vardır. Bu gerçeğe rağmen ilginçtir insan hakları konusunda sicili bozuk pek çok ülke hiç sanki bugüne dek insanlık zulmü işlememişlercesine bu güzelim kavramı anayasalarına vitrinlik malzeme olarak koymaktan imtina etmeyebiliyorlar da.

           Peki,  bu sözde savunucular anayasalarına insan haklarıyla ilgili maddeleri vitrinlik süs malzemesi olarak koydular da ne oldu, tüm dünyada insan hakları ihlalleri her geçen gün daha da kat be kat artarak kırmızı alarm vermeye devam etmektedir. Şimdi ortada böylesi bir vahim tablo dururken, bugün olmuş halen insan haklarından söz edebiliyorlar.  Dedik ya, bu tutum tamamen insan aklıyla dalga geçip göz boyamaktan başka bir şey değildir.  Baksanıza içine düştüğümüz şu vahim tabloya:

          -Gün olmuyor ki; her sabah uyandığımızda insan hakları ve özgürlüklerinin çiğnenmediği bir gün olmasın.  

          -Gün olmuyor ki; içimizi sızlatan kan ve gözyaşı manzaraları yaşanmasın. 

          -Gün olmuyor ki; insan hakları ve özgürlüklerinin yerleyeksan olmadığı bir gün olmasın.

         Tabii bu sıraladığımız dramatik elem verici manzaralar bilhassa ulus devletlerin çoğalmasıyla başlayan bir sürecin ortaya koyduğu bir vahşet tablosudur. Evet, derin adamlar, derin devletler,  derin uluslararası istihbarat ağları,  derin neoconlar ve daha nice derin klikler bu güzel kavramı dün olduğu gibi bu günde kendi çirkin emellerine alet edip habire insanlık cinayeti işlemekteler.  Maalesef insan hakları kavramının adı var kendisi yoktur.  Yani ortada işin edebiyatı var icraatı  ise hak getire, yok hükmündedir.  Gerçektende 21. asra geldiğimiz şu noktada onca insanlık cinayetlerinin işlendiğine şahit olduktan sonra hala insan haklarından dem vuruluyorsa bu kadarına da doğrusu pes diyesi geliyor insanın.  Düşünsenize bu noktada kimin samimi, kimin dalkavuk olduğunu öyle ayırt edemez haldeyiz ki icabında havada uçan kuştan bile nem kapar olduk. Baksanıza şu dünyanın haline neredeyse dörtte üçü kan gölüne çevrilmiş durumda, elbette ki nem kapmamız son derece gayet tabiidir. Adamlar öyle hinler ki şimdiye kadar işledikleri insanlık cinayetlerini ört bas etmek için bu güzel kavramı kılıf olarak kullanmaktalar.  Ve rozetleri cüsselerinden büyük bu adamlar ne zaman ki bu güzel kavramı dillerine dolasalar bir bakmışsın bir yerlere bombalar yağdırılmış görürsün. Şimdi sormak gerekir insan hakları bunun neresinde? Yoksa ‘Yenidünya düzeni’ denilen şey dünyayı kana bulamak demek mi? Hiç yalandan kem küm etmeye gerek yoktur,  cevabı gayet net açık ortada;  ‘Yenidünya düzeni’ dedikleri gözyaşı ve kan akıtmaktan başka bir şey değildir elbet.

          Evet, görünen köy kılavuz istemez, her şey ayan beyan ortada.  Tüm iç ve dış mihraklar ‘Yenidünya düzeni’ dedikleri ucube kavramla insanlığa zulmede dursunlar bize ise ancak kendi öz insan hakları kaynaklarımızı harekete geçirmek düşer. Ki, bizim Yunusumuz  “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü”  demekle kendi özümüzü ortaya koymuştur. Böylece bu sayede Halka hizmetin Hakka hizmet olduğunu idrak eder olduk. Hele ki Müberra Dinimizde her kim ki; Kelime-i tevhid getirir o an ki konumu ne olursa olsun, hatta dilenci biride olsa Allah indinde halifeye eşit konuma gelinebiliyor. Zira Allah Resulü üstünlüğün takvada olduğunu beyan buyurmuşlardır. Tabii Allah Resulü buyurur da ümmeti takvada yarışmaz mı? Öyle ki ümmetinden Kur’an ve sünneti hayatlarına ölçü alan Hulefa-i Raşidin, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde dini hizmet ve takvada yarış heyecanı yediden yetmişe hemen herkesin benliğini öyle sardı ki İslami hayat en altın dönemlerini yaşadı dersek yeridir.  Malumunuz en son halkada Osmanlı ‘Fitne katilden beterdir’ ayetinden hareketle Nizam-ı âlem için üç kıtada at koşturduğu gibi her cuma namazı öncesinde hutbelerde okunan “Muhakkak ki Allah, adaleti ve iyiliği emreder” (Nahl, 90) ayet-i celilesini kendilerine şiar edinerekten üç kıtada cihanşümul adalet kılıcı olmuşlar bile. Ecdadımız gayet iyi biliyorlardı ki;  “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256)  ayeti ve Allah Resulünün uyguladığı Medine Vesikası adil olmayı ve Nizam-ı âlem olmayı gerektiriyordu.  Derken ecdadımız Allah Resulünün ortaya koyduğu bu vesika sayesinde bir yandan yeryüzünde farklı kimlikteki insanlarla bir arada nasıl yaşanabileceğinin tatbikini gösterirken diğer yandan Veda Hutbesinde okunan  “Ne Arab’ın Aceme ne Acemin Arab’a üstünlüğü vardır” mesajı sayesinde tüm insanlığa milliyet nedir öğretmişler de. Nasıl öğretmesinler ki,   dedik ya bikere izini izi sürdükleri Yüce Peygamberimiz (s.a.v)’in bizatihi kendisi İslam’ın ilk dönemlerinde bir yandan “Savaşan düşmanlardan zimmet akdini kabul edenlerin Müslümanlar üzerinde hakkı olacaktır, tıpkı Müslümanların onlar üzerinde hakları olduğu gibi…” ifadelerle kayıt altına aldığı Medine sözleşmesiyle tüm insanlığa ders verdiği gibi  İslam’ın kemale erdiği son tahlilde  “Üstünlüğün takvada olduğunu” bildiren Veda hutbesiyle de insanlığı içten içe kemiren soy sop faslı ayrımına dayalı ırkçılık illetine de son vermişlerdir. Ki, üstün olma Allah’a gerçek manada kul olmayı gerektirir. Hem kaldı ki Allah yolunda yükselmenin ve ilerlemenin haddi hududu da yoktur, hizmet ve takva yarışında Allah katında mertebe kat etme ecri asla bitmez, tükenmez de.  Yeter ki Rıza-ı Bari için, İlay-ı Kelimetullah için, Nizam-ı âlem için çaba sarf edilsin bak o zaman tüm insanlığın hem zahiren hem de manen huzur bulması an meseledir diyebiliriz. Şu iyi bilinsin ki,  bize hurafe reçeteler yaraşmaz, çare olamaz da.  Ama şu da var ki, her ne kadar çare olamaz desek de gelinen noktada hurafe türü reçetelere kendimi kaptırıp dışı seni yakar içi beni yakar misali tüm beşeri ideolojilere ve tüm sapkın dogmalara inanır hale düşmüş durumdayız. Tabii, köklerimizle bağımızı koparırsak olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Oysa Allah Resulü (s.a.v)’in  ''Ben size öyle bir şey bırakıyorum ki, siz ona yapıştığınız müddetçe sapkınlığa düşmezsiniz, bunların birisi Allah'ın kitabı, diğeri sünnetimdir'' buyruğunu kulağımıza küpe yapsaydık bu hallere düşmezdik.  Her neyse olan olmuş bikere,  şimdi zararın neresinden dönersek kârdır misali sil baştan bunalımdan çıkış yolunu İslam’da bulma vaktidir.  Arayan bulur da.  Bulduğumuzda Kitabullah’a mutabaat ve Resulullah'ın sünnetine mutabaatla tek kurtuluş reçetesinin İslamiyet’te olduğu görülecektir. Bunun aksini iddia eden varsa şunu iyi bilsinler ki er geç savundukları müsvedde suni reçeteleriyle toz duman olup tarihin çöplüğüne gömülmeye mahkûm kalacaklardır.  

         Nankörlüğün bu kadarına da pes doğrusu,  İslam’ın tüm insanlığa sunduğu bu çözümler karşısında bir bakıyorsun inadım inat Müberra Dinimizi çağ dışı yaftasıyla karalayanlar olabiliyor.  Bu zihniyete sahip olanlar karalaya dursun şurası muhakkak, “Hak gelince batıl zail olur” gerçeğinin önüne geçemeyeceklerdir. Besbelli ki pembe şafaklar sökün ettikçe birilerinin fena halde uykusu kaçabiliyor. Aslında hiçte bu kadar telaşlanmalarına gerek yoktur, bikere adı üzerinde İslam, yani barış ve selamet olmak demek bu yüzden müminler olarak insanı Allahın mukaddes emanet olarak görmeyi vazife olarak addederiz. Ve semavi dinlere bakışımız da Ehl-i kitabi bir bakıştır.  Hakeza havra ve kiliseleri de  “De ki sizin diniz size bizim dinimiz bize “  ayetin buyruğunca tıpkı camiye bakışımızdaki gibi birer ibadet mekânları gözüyle baktığımız gibi her Cuma hutbesinde okunan son ayet-i celilenin hükmü gereği Müslim ve gayrimüslim ayırımı yapmaksızın bir arada selametle yaşamaya çalışırız da. Böyle olmaya mecburuz da. Çünkü Yüce Allah’ın el-adil sıfatı sadece Müslümanların üzerine tecelli etmiyor, bütün insanlığın üzerine tecelli etmekte. Nitekim Kur’an’da zikrolunan  “Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez” (Nisa, 40),  “Rabbin kullara zulüm edici değildir” (Fussilet, 46) ayeti bunun en bariz delilidir.

         Besbelli ki İslam güneşinin ziyası tüm insanlığı kapsayan bir ziyadır. Bu yüzden muhatabı da tüm insanlıktır. Bakınız bu konuda Kur’an-ı Mucizül Beyanda Yüce Allah ne buyuruyor:

      -“Bir topluma duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin.” (Maide, 8)

      -“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 8)

         İşte beyan buyrulan bu ayetler her şeyi izah etmeye yeter artar da. Yukarıda belirttiğimiz üzere Peygamberimiz (s.a.v.) vahy olunan ayet-i kerimelerden hareketle Medine Vesikasının gereğini yerine getirmiş ve üstlendiği sorumluluğun teyidi içinde: “Kim ki ben onun davacısı olursam, kıyamet gününde de onun davacısı olurum ”  beyanında bulunmuştur.

          İşte bu ve buna benzer hakikat manzumeleri İslamiyet’in insan haklarına ne derece önem verdiğinin bir göstergesidir. Düşünsenize hak yola davet ederken bile, “Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır” (Nahl, 125) buyruğuyla ortaya hem metot konulmuş hem de gayrimüslimlere zorla dini dayatma yapılamayacağı ikaz edilip kayıt altına alınmışta. Bir iki istisna kural dışında Müslüman’a tanınan hak ne ise gayrimüslime de o tanınmıştır. Gerek kişilik hürriyeti, gerek seyahat ve mülk edinme hürriyeti, gerek ibadet hürriyeti, gerekse mali haklar ve ister ceza-i müeyyideler olsun her hususta Müslim ve gayrimüslim ayırımı gözetmeksizin herkes hukuk önünde eşittir ilkesine tabii tutulmuşlardır.  Madem öyle, bu durumda niye gayrimüslimlerden cizye alınıyor diye düşünenler olabilir pekâlâ. Aslında bu düşünceye karşı hiçbir gerekçe sunmasak da cevaben gayrimüslimlerin askerlikten muaf olmalarına karşılık alınan bir vergidir desek kâfidir.  Hatta cevaben bir tür savaş tazminatıdır da diyebiliriz. Çünkü ortada karşılıklı rızaya dayalı bir akitleşme söz konusudur, durduk yerde tazminat alınmıyor,  buna ticari vergilerde dâhildir elbet. Kaldı ki bu ve buna benzer pek çok uygulamalar gayrimüslimlerin İslam toplumundaki konumlarını güçlendirmeye vesile olan uygulamalardır.   Bakınız, Pakistan bilge aydını Mevdudi İslami devletin anayasasının nasıl olması gerektiğini vurgularken şunları dile getirir: “İslam devletindeki gayrimüslimler için, konuşma, yazma, fikir beyan etme, düşünme, toplantı ve kutlama gibi Müslümanlar için kabul edilen haklar sabit olacak ve bu konuda Müslümanların aleyhine olan kayıt ve engeller onlar içinde geçerli olacaktır. Onlar için konunun sınırları dâhilinde, özgürce, hükümeti, hükümetteki kişileri hatta hükümet başkanını eleştirmek bile caiz olacaktır. Onlar için İslam dinini eleştirme hakkı da vardır, tıpkı Müslümanların, onların mezheplerini ve inançlarını eleştirme hakları olduğu gibi, inançlarını övme konusunda da tam bir hürriyete sahiptirler.” (İslam Toplumunda Vatandaşlık Hakları, Raşit el-Gannuşi, Birleşik Yay. S.111–112)

        Tabii ki buraya kadar anlatılanlar İslam toplumunun maddi cephesiyle ilgili hususlardır, bir de bunun manevi yönü vardır ki, o da malum her şeyden önce Müslümanların kendi aralarında ki münasebetlerde birbirlerine karşı son derece mütevazı olmaları gerektiğidir.  Zira kibir, üstünlük taslama, bulunduğu makam ve mevkisini baskın unsur olarak kullanmak gibi çirkin durumlar şeytana has özelliklerdir.  İşte bu nedenle Müslüman’ın Müslümana asla üstünlük taslama lüksü olamaz.  Gerçek Müslüman o dur ki “Yeryüzünde kibirle dolaşma” (İsra, 37) ayetin hükmünce Müminlere karşı mütevazı düşmana karşı vakurlu olandır.    Malum şeytanın ilahi huzurdan kovulmasının ana sebebi, üstünlük ve gurur illetine kapılmasıdır. Ki; şeytan meleklerin de reisi hükmünde bir konuma sahipti. Ancak İlahi imtihan bir anda ipliğini pazara çıkarmaya yetmiştir.  Nasıl maskesi düşmesin ki,  bikere Hz. Âdem'in (a.s) topraktan yaratılışını küçümsemekle kalmamış ilahi hitab karşısında “Ben ateşten, o ise topraktan, secde edemem” kıyasında bulunmuştur. Sen misin haddini hududunu aşıp kıyas yapan boynuna lanet halkası geçirilip huzurdan kovulur da.  İşte bu yüzden Osmanlı padişahları şeytanın durumuna düşmemek için Cuma selamlığına çıktıklarında askerlerine “Mağrurlanma Padişahım senden büyük Allah vardır” temposunu tutturmaktan kendilerini alamamışlardır.

         Peki ya batı ne âlemde derseniz,  malum batıda İnsan Hakları kavramının ilk çerçevesini;

       -İngiltere’de kralın yetkilerini kısıtlamak ve halka bir takım özgürlükler verilmek kaydıyla İngiliz Kralı ile baronlar arasında gerçekleşen şu meşhur 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanıyla (Büyük özgürlük Fermanı),

        -Amerika’da Thomas Jefferson’un 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan bağımsızlık bildirisiyle,

      -Fransa’da ise aydınlanma hareketleri sonucu doğan 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan Hakları bildirisiyle start almıştır.

       Derken bu ilk çerçeveler Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948’te 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin kabulüyle en son şeklini alır. 

          İlk çerçevede malumunuz İngiltere’de 1215’e kadar hak ve özgürlük şuuru gelişememişti. Ta ki batı Haçlı seferleriyle İslam dünyasına cephe açmaya kalkışır, işte o zaman bu cephe oluşumu beraberinde İslam medeniyetini tanıma fırsatını doğurur.  Dolaylı ya da dolaysız yoldan olsun hiç fark etmez öyle anlaşılıyor ki bizden Haçlı seferleri yoluyla aldıkları aşılarla ilerisinde 5. Haçlı Seferinin başlangıcına denk gelen,  yani 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanı onlar için ilk ufuk turu olacaktır. Böylece İngiliz halkının can ve mal güvenliğinden tutunda bir takım insani haklar güvence altına alınmış olur. Yetmedi uzun mücadeleler sonucunda İngiliz baronları Kral Yurtsuz John’un tek elden yürüttüğü yetkileri paylaşır hale gelebiliyor.  Keza Amerikan Bağımsızlık Bildirisi de öyledir.  Ancak bu bildiri bugün olmuş hala tarihin hafızasında kayıtlı olan Katolik-Protestanlık ve siyahlar-beyazlar ikileminden kurtulup o geçmişin derin acılarını ve yaralarını saramamıştır dersek yeridir. Düşünsenize daha düne kadar siyahlar Amerika’da zenci muamelesine tabii tutularaktan bugünlere ancak gelebildiler.  Bir başka ifadeyle ağır işkenceler altında insanlık dışı zulme karşı verdikleri çok uzun mücadeleler sonucunda ancak özgürlüklerini elde edebilmişlerdir. Zaten Barak Obama bir siyahî olarak Amerika’da Başkan olabildiyse o verilen insan hakları mücadelesi sayesindedir.  

           Batı’da en son tahlilde Fransa ise daha çok Rönesans’ın etkisiyle 1789 ihtilal vuku bularaktan ancak insan hak ve hürriyetlerden söz eder hale gelebilmişlerdir. 

         Tabii bu tip gelişmeleri küçümsemeyiz, fakat bu arada I. ve II. Dünya savaşlarının nüksetmesiyle insan hak ve hürriyete dayalı fikirleri sekteye uğrattığı da apayrı üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.  Ne diyelim, işte görüyorsunuz batı dünyası bu ya, dün başka, bugün başka olabiliyor.   Ama yine de batı dünyası bu içine düştüğü çelişkili durumdan çıkabilmek için çareyi 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde bulup yürürlüğe koymasını bilmiştir. Peki, bu bildiri derde deva oldu mu?  Maalesef, tüm bu ferman ve bildiriler batı’nın mayasında kodlu tarihi Gladyatör Roma illetini tamamen ruh dünyalarından silememiştir. İşte Bosna! İşte Kosova! İşte Çeçenistan! İşte Eritre! İşte Filistin! İşte Keşmir!  İşte en son Orta doğu ve Can Azerbaycan’da yaşanan kan deryası görüntüler karşısında sessiz kalmaları bunun en bariz delilidir.  Kelimenin tam anlamıyla dünyanın dört bir yanında oluk oluk akıtılan kanlar ve dinmeyen gözyaşları karşısında Batı’nın sırra kadem basması çifte standart yüzünü ortaya koymaya yeter artar da.  Bu yüzden İnsan hakları ve özgürlükler konusunda ortaya çıkıp da sırça köşklerden ve Lordlar kamarasından bizlere hiç boşuna gazal okumasınlar. Hem İnsan haklarından bahsetmek kim onlar kim, bikere onlar ta baştan beri insanlığın gözünde insan haklarını ihlal etmekten hüküm giymiş sicili bozuk kliklerdir,  şayet kendilerine yeniden bir beyaz sayfa açmak istiyorlarsa ilk evvela sahte tavırları bir kenara bırakıp kendi ifadelerinde yerini bulan hümanist bir tavır ortaya koymaları gerekir.  Aksi halde ikide bir güncelleyip dillendirdikleri ‘hümanizm’  kavramı alınlardaki kara lekeyi örtmeye yönelik kılıf olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.

                                                                    HÜMANİZM

        Batı, öyle anlaşılıyor ki tarihte işledikleri sayısız cinayet ve zulümleri örtbas etmek için yeni bir kavrama ihtiyaç duymuş o da hümanizm kavramıdır.  Yenidünya düzeninde sahne alacak olan bu kavram insancıl manasına gelen kavram olmaktan daha çok bir kılıf malzemedir. Dahası bulunduğu ortama göre renk ve şekil alan bukalemun insancıl bir kavramdır. İyi ki de en son tüm insanlığa vahy olunmuş İslâm Dini var da bu sayede sözde insancıl bukalemun tip kavramların kurbanı olmaktan kurtulup eşref-i mahlûkat insan olduğumuzun farkına vardık. Nasıl eşref-i mahlûkat olmayalım ki, balçıkla ilahi ruhun birleşiminden yaratılmış olduğumuzun öyküsü Kur’an’da bildiriliyor zaten.  Aynı zamanda Yüce Allah (c.c.) meleklerine hitaben  “Yeryüzünde kendime bir vekil yaratacağım” beyanı malumun ilanı da. Böylece bu ilanla birlikte tüm yaratılanlar içerisinde sadece insana özgü eşrefi mahlûkat payesi verilmiştir.  Ancak şu da var ki insanın yaratılış mayasında bir yönüyle yüceliğe (ruha) meftun meyyalliği söz konusudur, bir yönüyle de nefsine ve aşağılığa (çamura)  hislerini kaptıracak meyyalliği söz konusudur.  Şayet insan ruhunun sesine kulak verip tercihini Allah’a kul olmakta kullanırsa ahseni takvim olarak yücelecek demektir, yok eğer maddi ihtirasların sesine kulak verecek olursa esfeli safilin olarak hayvandan da aşağı bir mertebeye düşecek demektir.  Madem insanoğlu iki yol ayrımında tercihini kullanmak durumunda, o halde neydik edip  “Emri bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münker” üzere yaşayarak insanlığını kurtarması icab eder.  Ve yaradılış gayesi öyle olmayı gerektirir.  Kaldı ki, Yüce Allah (c.c) yarattığı Âdem’e isimlerini öğretmişte. Niye derseniz, kul bir insan olduğunu unutmasın diye elbet. Nitekim insanın varlık sebebi de Allah’ın isimleriyle donatılmış olmasıdır.  İşte bu yüzden dünyada varız. Zaten insan bu isimlerin tecellisine mazhar olmasaydı tüm yaratıklar arasında hiçbir kıymeti harbiyesi olmazdı.  Hatta topraktan yaratılan insanın meleklere üstünlüğü de bu noktada gizlidir.  Zira insana üstünlük kazandıran ne toprak, ne hava,  ne ateş,  ne sudur, onu üstün kılan Allah’ın isimlerinin tecellisine mazharlığının yanı sıra pek çok isme muhatab olmasıdır.  Kelimenin tam anlamıyla insan, Allah’ın 99 isminin (Esma-i Hüsna’nın) tecellisi sayesinde bilgi sahibi olmakta.  Ki, bilgi aynı zamanda isim demektir.   İşte bu yüzden kul hem zahiri hem batıni bilgi sahibi olunca gerçek manada mümin insan olduğunun bilincine varabiliyor.  Dikkat edin mümin insan dedik,  hümanist demedik. Çünkü insana insan olmasını hatırlatan değer mümin kul olabilme iştiyakıdır.  Madem öyle, Allah’a abd olmak için gayret edilmeli ki gerçek anlamda eşrefi mahlûkat mümin insan olunabile.  

           Dahası mümin olarak şereflenmek ya da gerçek manada kâmil insan olabilmek ancak ırk ve kan kanunlarından sıyrılmakla mümkün.  Yukarıda da belirttik ya, Allah Resulü (s.a.v) Veda hutbesini irad ederken; ne Arab’ın Acem’e, ne de Acem’in Arab’a üstün olamayacağını bildirmiş ve üstünlük için tek temel kriterin “takva” olduğunu vurgulamıştır.  Ne var ki, hâlâ Veda hutbesinden ders alınmamış olsa gerek ki dünyanın pek çok yerinde insanlar mensup olduğu ırk,  mensub olduğu din, mensub olduğu mezhep, mensub olduğu meşreb ve mensub olduğu kültürel değerlerinden dolayı ayırıma tabi tutulup dışlanabiliyor. Üstelik bunu yaparken de hümanizm maskesi altında yapmaktalar. Oysa kan ve ırk biyolojinin konusu bir kavramdır,  bu yüzden insan ne zaman ki ırk ve kan kanunların boyunduruğundan kurtulur, biliniz ki işte o zaman insan onların tabiriyle hümanist kimliğine, bizim tabirimizle de insanlığına kavuşmuş olacaktır.  Madem öyle, İslam’la şereflenen her bir Müslüman tüm insanlığı Allah’ın mukaddes emaneti olarak görmek durumundadır. Bakınız şeytan yüksek bir tepeden Âdemoğluna seslenirken “Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin olsun” çağrısıyla üstünlük taslama cüretinde bulunabilmiştir. Hele şükür ki Hz. Âdem (a.s.) bu çağrıya boyun eğmedi, ama günümüz insanı atası olan Hz. Âdem (a.s)’a uymak yerine daha çok şeytanın çağrısına uyar olmuştur. Şeytanı rehber alanların sonu malum, kimi büyük bir ruhi boşluk içerisinde madde bağımlısı esrarkeş ve sarhoş olmakta, kimi komünist olmakta, kimi kapitalist olmakta, kimi de faşist olmakta.  Böylece derbeder bir hayata ve ideolojik örgütlere yakayı kaptıraraktan insanlığa kan kusturacak tetikçi rolü üstlenir duruma düştüler bile. Bakmayın siz öyle onların kiminin işçi haklarından, kiminin bireysel özgürlüklerden, kiminin de lidere bağlılıktan söz edip insancıl görünmelerine, oysa onların her biri göbekten bağlı oldukları şeytani doktrinlerin piyonlarıdırlar.   Nasıl mı?  Şöyle ki;

             -Şayet bir kapitalist hümanist tavır takınıyorsa biliniz ki burjuva sistemine dayalı sömürü düzenini örtbas etmek için manevra yapmakta.

             -Şayet bir komünist hümanistlikten söz ediyorsa biliniz ki güya proletaryanın haklarını egemen kılmak adı altında parti politbüro sistemine dayalı köleci düzenini örtbas etmek için manevra yapmakta.

             -Şayet bir faşistte hümanistlikten dem vuruyorsa biliniz ki insanüstü addettikleri lidere tapınmayı örtbas etmek için manevra yapmaktadır.

              Sonuçta tüm ideolojiler koro eşliğinde hümanist olduklarını beyan etseler de kitleler eskisi kadar onlara pek itibar etmiyorlar. Hatta buna ‘Yenidünya Düzeni’ savunucuları,  glasnost ve perestroykacılarda dâhildir. Artık gelinen noktada her şey gayet açık ve net bir şekilde görüldü ki, ortaya atılan her slogan sırf insanlığı oyalamak için üretilmekte. Bilhassa bunu ekonomik buhran dönemlerinde kur politikası oyunlarıyla ve insanın açlığını unutturacak oyuncak bebeklerle yapmaktalar. Nitekim kapitalistler kitleleri “özgürlük” oyuncak bebekle sömürerek oyalarken, sosyalistler de kitlelerin “sosyal adalet” isteklerini istismar ederek oyalamaktalar.  Derken onca oynanan oyuncak bebeklerden sonra gelinen noktada artık dünya sathın da tek oyun kurucu olarak şimdilik ABD ve içerisinde yuvalanan derin klikler kaldı. Yani şimdilik şu an tek oyun kurucu olarak ABD’nin derin klikleri görünüyor. Tabii bu arada unutmamak gerekir ki arka planda itici güç olarak bizim göremediğimiz İngiliz kraliyet ailesine bağlı daha nice derin klikler ve bunların aparatları da var elbet. Belli ki bundan böyle de kurdukları oyunu ilelebet sürdürebilmek adına dün olduğu gibi bu günde kan ve revan içinde yüzen tüm insanlığı  “Hümanizm” ve ‘Yeni Dünya Düzeni’ kılıfı altında oyalayarak yürütmeye çalışacaklardır.  Umarız bu oyun böyle devam etmesin, inşallah tüm insanlık İslam’ın nuruyla yüzleşme imkânına kavuşurda bir an evvel huzura ermiş olsun. Zaten insanlık İslam’la yüzleştiğinde farkı fark edecek de. Nasıl farkı fark etmesin ki, bikere İslâmiyet ne komünizmde olduğu gibi insanı toplumcu modele kurban eder ne de kapitalizmde olduğu gibi insanı burjuva patronlarının insafına terk eder. Bilakis Müberra Dinimiz bir yandan  “Allah’ın eli topluluk üzerine” hükmüyle cemaat olmaya ve toplumculuğa vurgu yaparken öte yandan “Müminler omuz omuza yaslanmış binalar gibidir” hükmüyle de şahsiyetçiliğe, yani erdemli bireyler olmaya teşvik etmektedir. Anlaşılan o ki,  İslâmiyet ne sadece toplumcu ne de sadece fertçidir. Her iki unsuru da potasında eritmiş Müberra dindir.  Keza İslam’da beşeri faaliyetler liyakat ilkesine göre tanzim etmek esastır. Sosyalizm öyle değildir, onlar liyakati göz ardı edip tam eşitliği savunurlar. Oysa realite tam eşitlik kabul etmez. İlla eşitlikten söz edilecekse de ancak fırsat eşitliğinden söz edebiliriz.  Peki ya Faşizm? Malumunuz Faşizm de  “führer” ilan ettiği lideri tabulaştırıp liderin dışındaki insanların birbirleriyle olan bağını koparmayı bir marifetmiş gibi addeder.  İnsanı hiçe saydılar da ne oldu nihayetinde Faşizm de Nazizm’de   “Şefe tapınma”  ideolojisi olarak insanlığın hafızasına kara leke olarak kazınmıştır. Maalesef tarih bir yandan put dikerken, diğer yandan da put yıkma şeklinde tekerrür etmekte. Derken üstün ırk ve üstün führer sapkınlık algısı geleceğimizi karartabiliyor.  Düşünsenize tarihin belli dönemlerinde insanların kendi elleriyle yontup put haline getirdikleri heykellere tapınma işlemi, şimdilerde lidere tapınma şeklinde sahne alabiliyor.  

         Batının bir başka açmazı da aklı karaya vurduraraktan putlaştırmış olmalarıdır.  Aklı Rönesans’la birlikte karaya oturttular da ne oldu bu kez ruhi susuzlukla karşı karşıya kalmış oldular.  Ruh susuz kalınca da ister istemez kurtuluşu ya ideolojilerde ya da hümanizmde arar oldular. Oysa ideolojiler üstat Cemil Meriç’in ifadesiyle idraklere giydirilen deli gömleklerden başkası değildir. Hakeza hümanizmde içi boşaltılmış kupkuru bir kavramdır,  bu yüzden her biri asla insan ruhunun susuzluğunu giderecek iksir değillerdir.  Tek kurtuluş iksiri vardır o da hiç kuşkusuz İslam’dır.  O halde batı dünyasının yapması gereken şey putlaştırdığı aklın esaretinden bir an evvel çıkıp akıl ötesi hakikate yönelmek olmalıdır.  Peki, acaba batı insanı yöneliyor mu derseniz fazla da haksızlık etmeyelim, batı dünyasından gelen ilk sinyallere baktığımızda yeniden Din'e dönüşlerin emarelerini pekâlâ görebiliyoruz.  Zaten Allah Resulü çok öncesinden tüm insanlığa bunun müjdesini “Bir gün gelecek bütün insanlar Müslüman olacak” beyanıyla bildirmişte. Baksanıza Bernard Shaw, sanki bu müjdeden bir şeyler sezmiş olsa gerek ki “Müstakbel Avrupa’nın dini İslâm’dır” itirafında bulunmaktan kendini alamamıştır.

       Peki, iyi hoşta bu arada bir takım alametlerden ya da sinyallerden bir şeyler sezemeyip de içte ve dışta koro halinde “Biz hayvanız” temposuyla kendinden geçen düşünürlere ne demeli? Baksanıza J.J. Rousseau tefekkür halinin tabiata aykırı olduğunu ve insanı soysuzlaşmış hayvan olarak nitelerken Montaigne’de “İnsan hasta hayvan” demektedir. Hakeza Freud’da insanın kutsal addettiği değerlere olan temayülünü patolojik bir hastalık olarak değerlendirirken meseleye psikolojik yönden bakan İvan Pavlov ise ruh, şuur, düşünme gibi kavramları şartlanmayla izah etmeye çalışmaktadır.  Malum ideolojik sapkınlık içerisine giren Marksistler ise insanı kol ve bilek gücünden ibaret proletarya olarak görürler hep.  Neyse ki bu koronun haricinde batı dünyasında Henry C. Link gibi “Dine dönüş çağrısı” yapan ve Dr. Alexis Carrel gibi “Ey İnsanlar uyanın” çığlığı atan aydınlar varda bir nebze olsun batı insanı soluk alabiliyor. Ki böylesi çağrı ve çığlıklara değil batı insanı, bizim coğrafyamızdaki insanlarda değer vermektedir. Değer vermesi de son derece gayet tabiidir.  Hak ve hakikati söyleyen kim olursa olsun her daim başımızın üzerinde yeri vardır.

         İyi ki de insanı Allah’ın mukaddes emaneti olarak telakki eden buram buram sevgi kokan İslam coğrafyasında doğup büyümüşüz. Bu toprakların irfanı o kadar derunudur ki, batıdan gelen her vicdani seslere de kayıtsız kalınmayabiliniyor.  Zira âlemlere rahmet olarak gönderilmiş adı güzel kendi güzel peygamberin ümmetindeniz. Hem nasıl kayıtsız kalabiliriz ki,  biz biliyoruz ki ümmeti olarak izini iz sürdüğümüz Peygamberimiz (s.a.v) sayesinde tüm sahte mabutlardan kurtarıp yüzümüzü Allah’a döndürebildik.  O olmasaydı kim bilir belki de insan bedenini hayvanla eş değer muameleye tabii tutan sözde insanlıktan dem vuran sahte hümanistlerin elinde oyuncak olacaktık. Allah’a çok şükürler olsun ki, O'nun dünyaya gelişiyle birlikte ümmeti olarak fert fert insanın tek başına fuar olduğunu, bu büyük fuar içerisinde insanın hem nur hem nar olarak kodlandığını idrak eder olduk. Hatta idrakimiz ziyadeleştikçe şeytanı tıynette olanların isyankâr, hakiki manada mümin olanlarında itaatkâr olduğunu fark ediverdik. Yetmedi bu arada insan bir isim değil pek çok isimlerin muhatabı bir varlık olduğunun şuuruna da erdik.  

         Besbelli ki, insanı melek ve şeytandan ayıran en ince ayrıntı Yüce Allah’ın celal ve cemal sıfatlarının her iki tecellisiyle kodlanmış olmasıdır. Nitekim meleklerin sürekli masum ve sürekli günahsız halde bulunmaları bu durumu bariz bir şekilde teyit ediyor.   Yani, bu demektir ki Allah’ın celal sıfatının tecellisiyle şeytan şeytanlığını ifa ederken,   melekler de Yüce Allah’ın cemal sıfatının tecellisiyle rahmet olmaktalar. İnsan ise her ikisi arasında bir konumda yer almaktadır. Nasıl mı?     Bakınız insanoğlu asli yurdundan dünyaya indiğinde Allah’ın cemal sıfatı Habil’de tecelli etti, celal sıfatı ise Kabil’de.  İşte bu nedenledir ki Mevlâna Celaleddin Rùmì “İnsanın ruhunu iki emdiren kuvvet var; biri melek-i kuvvet, diğeri şeytani kuvvettir” der. Hatta Mevlâna bu müthiş güzel veciz sözüne ilaveten; “Hayvan hayvanlığı ile melek melekliği ile kurtuldu. İnsan ise ikisi arasında yalpalayıp duruyor” beyanıyla insanı sırf hayvan olarak telakki eden materyalist batı düşünürleriyle arasındaki farkını fark ettirmişte.

    Şurası muhakkak ki,  inanan insanı inancından döndürmeye yönelik bir takım zinde mihraklar her türlü tuzatk oyunlarına başvursalar da Allah’ında elbet tüm tuzakları yerle yeksan edecek değişmez mutlak tuzakları vardır. Bu yüzden inananlar üzerinde oynanacak olan tüm tuzakların er geç fiyaskoyla sonuçlanacağına inancımız tamdır. Kaldı ki, Daniel Bell kutsala dönüş olacak mı sorusuna karşılık “Hiç şüphem yoktur” cevabını vermesi son derece manidardır.  Zira Allah (c.c.) nurunu tamamlayacağına dair vaadi var, elbette ki kutsala dönüşün vuku bulması kaçınılmaz bir gerçektir.  Bu böyle biline.

          Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.