Tabiî ki imtihan hayatın bir gerçeği. Zaten Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmayacağına göre cilve-i rabbaniye imtihanı bunu gerektirir. Mesela tasavvufi hayatta da bir Şeyh, cilve-i rabbaniyenin bir tezahürü olarak sofisini her an imtihana tabii tutabiliyor. Niyedir derseniz, hiç kuşkusuz sofisinin hak ve hakikat yolunda ilerleme kaydetmesi içindir elbet. Ancak günümüz dünyasında zaman artık iman kurtarma zamanı olduğu içindir öyle herkesi imtihana tabi tutmak pek mümkün gözükmüyor. Ki,  tüm dert dava ümmeti Muhammed’in kurtuluşu olunca ister istemez irşad hadisesi de iman kurtarmaya yönelik olmakta.  Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) “Bu zamanın sofileri eleğin içindeki daneye benzerler, elenince dökülmesi an meselesidir” derken bu gerçeğe işaret etmiştir. Hakeza Gavs-ı Bilvanis-i (k.s)’de bu işaret doğrultusunda “Bu zamanda bir imtihan etsek imanını kaybedecek çok sofi var” gerçeğine parmak basmıştır.  Gerçektende öyle değil midir, eskiden malum her gelen hemen tarikata kabul edilmezmiş, ancak bir takım imtihanlardan geçtikten sonra dergâha kabul edilirmiş, şimdi Gavs-ı Bilvanisi (k,s)’de aynısını yapmış olsa tarikatta bir kişi kalmaz. Öyle ya, bu zamanda bir müntesibinin imanını kurtarmaya vesile olmak o müntesibinin yetişmesine yönelik nefsini imtihana tabi tutulmasından daha evla bir iştir.  Artık zaman bunu gerektirmektedir çünkü. 
  İlla bir imtihandan söz edilecekse de, bu zamanın sofisinin imtihanı da tuttuğu dalı bırakıp bırakmayacağına bağıl olarak kendini gösterecektir. Şayet sofi tuttuğu dalı bırakmayacaksa ne ala, bırakacaksa da kendi bindiği dalı kesmiş olur. Yani kendi kendinin imtihanı aleyhine vuku bulur. Asla sadatların bu imtihanda en ufak bir dahli olmaz. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın bu hususta “Tuttuğumuz eli bırakmayız, bırakacağımız eli de tutmayız”  derken bu gerçeğe vurgu yapmıştır.  Nasıl ki bir çoban sürüsüne sahip çıkmak zorunda kendini hissediyorsa, Sadatlarda sofilerine karşı aynı hissiyatla ve aynı hassasiyetle sahip çıkmaktalar. Yeter ki, sofi tuttuğu dalı elden bırakmasın gerisi gelir elbet. Aksi halde sürüden ayrılanın kurt kapması kaçınılmazdır.  
  Evet, imtihan bir zamanlar hayatın hemen her safhasında var olan bir gerçekti. Ama gelinen noktada artık amel noktasında değil,   iman noktasında imtihan vardır. Baksanıza bu zamanda değil tarikata girmek,  tarikata inanmak bile keramet olarak addedilmekte. Öyle ki, bu meyanda Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) der ki: "Bu tarikata (bu kapıya) inanmak bile keramettir." Hatta bir vasiyetinde "Bu taifeye ve bu taifenin sözlerine inanan birisini görürseniz, bana da dua etsin"  dileğinde bulunmuştur.  Gerçektende günümüzde İslam’ın kıt olmasını göz önünde bulundurduğumuzda bu sözün ne anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Dolayısıyla günümüzde ameli noktada imtihanın sürdürebilirliğinin imkânı kalmamıştır diyebiliriz pekâlâ. Öyle bir haldeyiz ki, artık günümüzde Allah yolunda samimiyet testinden geçip de bu tür imtihanları verecek ortalıkta babayiğit pek gözükmüyor. Hani eskiden olsa amenna derdik, malum her tarafta İslami hassasiyet tavan yapmış durumdaydı. Şimdilerde ise İslami hassasiyet hak getire,  hemen her şey yerle yeksan olmuş durumda, bu yüzden hak ve hakikat yolunda imtihanı kaldıracak adam sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır dersek yeridir.  Öyle ki hafif esen rüzgârdan bile devrilecek adam sayısı çok  vardır günümüzde. Nitekim bir gün Seyda-i Tahi (k.s), Gavs-ı Hizânî (k.s), sofiler ve oğulları hava açık kırda bayırda bir yolda giderlerken, bir tarafı sarp kayalık olan yere geldiklerinde büyük bir kaya parçası ansızın aşağıya doğru paldır küldür yuvarlanıveriyor. Tabii can derdi, sofiler o an tüymüş. Üstelik Seyyid Sıbğatullah Gavs-ı Hizânî' (k.s)’in oğulları da buna dâhil. Fakat Seyda-i Tahi (k.s) bundan istisnadır.  Seyda-i Tahi bakmış ki, koca bir kaya parçası Gavs-ı Hizânî (k.s)’in üstüne geliyor, o an şöyle düşünmüş: "Belki bu kayayı durduramam amma, hiç olmazsa yavaşlatıp Gavs-ı Hizânî (k.s)’ın zarar görmesini önlerim. Gerçektende bu düşünceler eşliğinde pat diye kendini kayanın önüne atmış da. Tabiî Gavs-ı Hizânî (k.s) büyük bir zat, Allah’ın izniyle bir nazarla kayayı durdurduğunda şöyle demiş: 
  - "Bakınız, öz çocuklarımız bile bizi bırakıp kaçtılar. Amma Seyda-i Tahi öyle değil,  bizi kendi öz canından daha aziz bildi. Elbette ki o bize öz çocuklarımızdan daha yakındır."     
   Evet, taş bahane, imtihanı kazanansa Seyda-i Tâhî (k.s)’den başkası değildi. Böylece altın silsilede yerini alır da.   
   Şükürler olsun ki, günümüzde böyle zor imtihanlardan geçmiyoruz, yoksa bizim halimiz nice olurdu.  Zaten her attığımız adımda nefsimize yenik düşmekteyiz,  şeytanda tuzak kurup habire kapana sıkıştırmakta, birde bunun üstüne tasavvufi hayat içerisinde imtihan edildiğimizi düşünün hepten harab vaziyette olurduk. 
   Malumunuz,  Atamız Hz. Âdem (a.s)’ın cennet vatanda yasaklanmış ağacın yemişinden yemesiyle birlikte insanlığın ilk imtihan tohumu vuku buldu.  Ardından dünyaya indiğimizde ise:
     -İbadetlerle imtihan,
     -Haramı helali işleyip işlememekle alakalı imtihan,
     -Her türlü bela ve musibetlere karşı sabredip sabredememe gibi bir dizi peşi sıra imtihanlar birbirin takip etti. Ta ki kıyamet kopuncaya dek bu imtihan silsilesi sürecek de. Kaldı ki konuk olduğumuz dünyanın kendisi zaten bir imtihan meydanıdır, dolayısıyla bu meydanda bir dizi imtihanların sürmesi gayet tabiidir. Bakınız Derviş Yunus Emre’miz aslı vatan cennet özlemiyle dünya kafesinde kendini haps hissedip: 
     “Karlı dağları mı aştın, 
      Derin ırmaklar mı geçtin, 
      Yârinden ayrı mı düştün, 

      Niçin ağlarsın bülbül hey” diyerekten bülbül misali inlemekten kendini alamaz da.  Aslında bu dizeleri kendi ruh dünyamıza uyarladığımızda ise ilahi huzura ne yüzle çıkacağımızın bir haykırışı olarak inlediğimiz görülecektir. Baksanıza her tarafımız dökülür biçare bir haldeyiz.  Üstelik dost kapısından gidecek ne başka bir yurdumuz var ne de başka tutunacak bir dalımız. Her halükarda Yaradanın rahmetine ve merhametine sığınmak tek teselli kaynağımızdır elbet. O halde Allah’tan umud kesilmez deyip son nefese dek yeise kapılmamak düşer bize.  Nasıl ki çıkmamış candan ümit kesilmez ya, aynen öylede son nefese dek ilahi merhametinden ümit kesilmez. Yeter ki, Yüce Allah’ın her türden yarattığı maddi ve manevi çiftlerden ders çıkarmasını bilelim hayırlar feth olup şerlerin defolacağı muhakkak. Nasıl hayırlar feth olunmasın ki,  bikere Yüce Allah her şeyi iki kutupluluk üzere yaratmış ki, iyi ile güzeli,  hayırla şerri birbirinden ayırabilelim.  Derken bu sayede kıymet bildiklerimizin zıttına bakaraktan kendimize çeki düzen verebiliyoruz. Öyle ya, hastalık olmasa sağlığın kıymetini nasıl bilebilirdik ki. Bakınız seferden sefere koşturan Kanuni Sultan Süleyman en son seferine hasta haliyle çıkmasına çıkar ama Zigetvara bakan tepeye kurduğu çadırında takip ettiği savaşın zaferini ve kalenin fethini görmek nasip olmadan gözlerini kapayacaktır. Böylece kendisinin dile getirdiği ‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’  veciz sözlerle bir nefes sıhhatin asıl kıymet değer devlet olduğunu idrak etmiş oluruz. 
   Allah Teâlâ’nın her şeyi çift yaratması,  hele bilhassa hayrı ve şerri halk etmesi kulun imtihanına yönelik bir yaratılış gayenin bir gereğidir. Yaratılış gayemizden maksat ise Allah’a abd olmaktır.  Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus yaradılış gayemiz ile vasıtaları birbirine karıştırmamaktır. Hiç kuşkusuz yaratmak fiili Allah’a aittir, yaratılanı yaratılış gayesi doğrultusunda icra etmekse kula ait bir fiildir.   Yüce Allah’ın hayır ve şerri yaratması demek, asla kulun sorumluluktan sıyrılması demek değildir. Bilakis Rabbul âlemin kuluna bahşettiği cüz-i ihtiyari kullanma gücüyle yapacağı Salih amellerinden dolayı rızasına mazhar kılacağı,  ya da tam aksine kulunun yapacağı kötülüklerden dolayı da azabına müstahak kılacağı demektir. Gerçektende cüz-i ihtiyarımız olmasaydı imtihandan bahsetmek anlamsız olurdu.  Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle beyan buyurur da: “Ona iki yol göstermedik mi?” (Beled-10), “...Sizi bir imtihan olarak kötülükle ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz” (Enbiya 33), “Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzünde kim varsa hepside iman ederlerdi” (Yunus, 99).  
   Evet, öyle anlaşılıyor ki,  imtihan hayatın gerçek yüzüdür.  Hayatta asıl önemli olan başımıza gelebilecek her türlü çilelere karşı göğüs gerip Yunusça  “kahrın da hoş lütfün da hoş” diyebilmektir.  Unutmayalım ki çile çekmeden vuslata erişilmez. Yüce Allah mümin kuluna çile verdiği zaman biliniz ki ya günahına kefaret olsun diyedir ya da günahı yoksa manevi makam alması içindir.  Kaldı ki,  ayetle sabit şer bildiklerimizin altında hayırda olabilir,  ya da hayır bildiklerimizin altında şerde olabiliyor.  Nitekim Kur’an’da zikrolunan  “Bir şeyi sevip istediğiniz halde o da hakkınızda şer olur” (Bakara, 216) ayet-i celile bunu teyid ediyor zaten. Bize düşen neyin hayır neyin şer olduğunu araştırmak değil,  şu fani dünyada yaşadığımız müddetçe pek çok imtihanların altından alnımızın akıyla çıkamasak da en azından Yüce Mevla’mızın kullarına fırsat olarak sunduğu bilhassa Leyle-i Kadir ve Berat gecelerini fırsata dönüştürmek olmalıdır. Ki, Yüce Allah bu mübarek geceleri biz aciz kullar için tövbe ederekten kurtuluşumuza vesile olacak pek çok fırsatlar sunarken,  veli ve evliya kulları içinde makam almalarına vesile olacak pek çok fırsatlar sunar. 
  Madem Yüce Allah (c.c) mümin kulları için pek çok fırsatlar sunmakta, o halde daha ne duruyoruz bir an evvel Peygamber kavlince; “Bu gece Allah halkına bir göz atar. Müminleri bağışlar, kâfirlere mühlet verir. Kin ve haset sahiplerini dahi hallerine terk eder,  ta ki  o hallerini terk edinceye kadar..” denen kurtuluş  fermanımızı  ve  beratımızı alma vaktidir.        
  Malumunuz, Berat gecesi aynı zamanda hüküm gecesidir. Her şey zıddı ile kaim olduğu gibi aynen bu gecede de dargınlık - rıza,  kavuşmak-kavuşmamak,  saadet bulma - saadetten mahrum kalmak gibi ikili öğelerle hakkımızda hüküm verilir bile. Yani bu demektir ki,  kulun dünyada yaptığı müsbet ve menfi eylemlerine bağlı olaraktan hüküm gecesinde (karar gecesi)  berat almak da vardır ters yüz olmakta. Şöyle ki:     
      Kimi huzurda kabul görürken, kimi de kovulmayla karşı karşıya kalmak vardır,  
      Nice gülen vardır ki; ölümle birlikte yüzü solmak vardır,  nicesi de ölümle birlikte Allah’a vuslat vardır,
      Nice ev hayaliyle yaşayıp da, tam anahtar teslimi alacağı anda sahibine nasip olamamak vardır, nicesi içinde dünyada mekân ahrette iman vardır,
      Nice kul vardır ki; sevap bekler haldeyken karşısına ceza olarak çıkmak vardır, nicesi içinde hiçbir beklenti içerisine girmeksizin ‘ilahi ente maksudi ve rıdaike matlubi’ cümlesinin mana ve ruhuyla şereflenmek vardır,
      Kimi cennet bekler haldeyken karşısına cehennem olarak çıkmak vardır,  kimi de dünyada abd olmanın ve emr olunduğun gibi dost doğru ol hükmün bilinciyle hareket ettiği içindir sırat köprüsünden hızla cennete varmak vardır,
      Kimi vuslat (kavuşma) beklerken, karşısına ayrılık çıkmak vardır, kimi içinde Mevlana’nın deyişiyle şeb-i arus vardır,
      Kimi mülk beklerken bir bakmışsın helakle karşılaşmak vardır, kimi içinde Allah’ın adaletinde huzura ermek vardır vs.       
      Velhasıl-ı kelam; hayatın her alanında cilve-i Rabbaniye hâkimdir. Ne mutlu Allah’ın adalet terazisinde Allah’ın kendisinden razı olacağı kurtuluş fermanı berat alana... 
      Vesselam.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.