Hani meşhur bir söz var ya:

“Ne çâre dostum ne çâre

Kim sahip çıkar nâçâre

Et kokarsa tuzlarsın

Tuz kokarsa ne çâre?

Yaşanan olaylara baktığımızda sanki tuz bile kokmuş görünüyor.

Sedat Peker gibi mafya babaları tuzun koktuğunu sadece deklare mi ediyor?

Tanındığı günden beri “mafya babası” olan Peker’in anlattıklarını milyonlarca insan dinliyor ve inanıyor.

Genellikle milliyetçi ve muhafazakâr kesimlerden oluşan çevredeki kime soruyorsam Peker’in söylediklerine inanma oranı % 90’ları geçiyor. Sadece yüzde onluk bir iktidar fanatiği Peker’in anlattıklarına inanmıyor.

Yoksa Sedat Peker, Cengiz Han’ın değimi ile Allah(cc)’ın iktidar erkini elinde tutan ve vazifesini helal dairede yapmayanlara musallat ettiği bir kılıcı mı?

Mafya babası ve organize suç örgütü lideri olduğunu herkesin bildiği Sedat Peker’i bu kadar inandırıcı kılan sebepler neler?

Daha düne kadar ayağındaki delik ayakkabı ile cihat nutukları atanların bugün iktidar nimetleriyle Karun gibi zenginleşmeleri ve bu servetin hesabını vermemeleri midir?

Bir zamanlar, “Cihad, Hak-Batıl, İman-Küfür, Tevhit-Şirk, Adalet-Zulüm, Özgürlük vb.” nutuklar atanların bugün bu kavramlardan bahsedenlere, “Siz hala mı oralardasınız?” deyip bıyık altından gülmeleri midir?

Düne kadar aileyi bir milleti ayakta tutan en önemli müessese sayarken bugün ailenin temeline dinamit koyan yasaları çıkarmak mıdır?

Dün ilk defa oturacağı makamın kapısına, “Rüşvet yiyen de alan da melundur.” Yazarken bugün Fuzuli’nin değimiyle selamı bile rüşvet olmadığı için almamak mıdır?

Dün, “Faiz yemek Allah’a ve Resulüne savaş açmaktır. İçki bütün kötülüklerin anasıdır. Kumar şeytanın pisliklerindendir.” Derken bugün faizle iktidarı elde tutmaya çalışmak, içkiyi sırf iktidarlarına söz gelmesin diye yasaklayamamak ve kumarı alabildiğine yaygınlaştırıp üzerinden gelir etmek midir?

Dün, “Her türlü yolsuzluklarla, kanun dışı oluşumlarla mücadele etmek bizim iman esasımızdır.” deyip bugün yolsuzluk yapılmayan kurum bırakmayıp organize suç örgütü liderleriyle kanka olmak mıdır?

Dün FETÖcüleri “İhanet, ticaret, ibadet” kesimi diye üçe ayırıp bugün ihanet kesiminin kaçmasına göz yummak, ticaret kesiminin servetine çökmek ve ibadet kesimini cezalandırmayı FETÖ ile mücadele saymak mıdır?

Kim suyunuza ne kattıysa şimdilerde bunları hatırlamaz oldunuz.

Varsa yoksa “İktidar nimetlerinden nasıl faydalanırız?” ilkesi hakim mi oldu?

Bir zamanlar “Tevhid, Adalet, Özgürlük” sloganları atan “Mücahitler” şimdilerde aynı kavramları kullanmaktan neden çekiniyor?

Bugün ne yazık ki, “Adalet ve özgürlük olsun, yolsuzluklar, adam kayırmalar son bulsun:” diyenler neredeyse hain ilan ediliyor.

Sanki adalet ve özgürlük istemek, yolsuzlukların olmamasını dilemek iktidar muhalifliği olmak gibi algılanıyor.

Yoksa bu gibi kavramlar sadece kendi amaçlarına ulaşabilmeleri için kullandıkları, karşıdakinin kullanamayacağı tek yönlü bir yolu mu ifade ediyordu?

Maalesef geldiğimiz noktada dünün mücahitlerinin iktidar sürecinde, “Mücahitlik, Müşahitlik, Müteahhitlik ve son kertede her işe müsaitlik” gibi bir mesafe kat edildiğini gözlemliyoruz.

Makama oturanlar kibirden Everest tepesi gibi oluyorlar. Kendilerine ulaşmak, bir meseleyi paylaşmak veya yürüdüğünüz yolda çukurlar var demek mümkün olmuyor.

Nasılsa her şeyi en iyi kendileri biliyor ya!

Neredeyse kahır ekseriyeti, “Biz bu kabiliyette olmasak mevcut makamlara gelebilir miydik?” havasındalar.

“Masa, Kasa, Nisa” yani Makam, Para ve Kadın” denizinde boğulmuş gibiler.

20 yıl önceki şu hicivler geliyor aklıma:

“Dinsizi dindar eyledin.

Donsuzlara don peyledin.

Ya şu mücahitleri neyledin?

Bre koltuk sen neymişsin.

Yanına yaklaşan kişi.

Kazık atmak oldu işi.

Yok etti kardeş kardeşi.

Bre koltuk sen neymişsin?

Şeytan kimyasından mısın?

Hırslar dünyasından mısın?

Nefsin hülyasından mısın

Bre koltuk sen neymişsin?

Bu noktada sorulması gereken asıl sorular şunlar:

Düne kadar, zorbaların, rantiyecilerin, mafya babalarının, tefecilerin, riyakârların, iktidar nimetlerini hesapsızca yiyenlerin düşmanı olan mücahitler nasıl oldu da şimdi “Masa, Kasa, Nisa” tuzağına yakalandı?

Birileri dâhiyane yorumlarla, asılsız tefsir ve tevillerle mücahitlik ilkelerini mi değiştirdi yoksa?

O zaman Musa (as) ile Firavun’un kıssası bizi ne kadar ilgilendirir dersiniz?

Karun ve Samiri’nin kıssası da hakeza..

Bu ölçülere göre artık Firavun da, Karun da, Samiri de Kur’an’daki vasıflarıyla nereye kayboldular?

Yoksa hepsi “Müslüman”(!!!) olup günümüzde vücut mu buldular?

Görünüşte dev ibadethaneler yapıp içlerini abdestli kapitalist doldurmak mı Müslümanlık?

Yoksa bir yıl çalıp, çırpıp, yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik yapıp sene sonunda Hacca giderek Arafat’ta durup anasından doğmuş gibi paklanmak mı Müslümanlık?

Emevilik ruhu günümüz mücahitlerinde yeniden mi dirildi?

Tarih tekerrür mü ediyor?

“Hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?” Diyen Akif ne kadar haklı?

“Devletin dini adalettir.” Denir.

Adaletini kaybeden bir devletin dininin “İslam” olması veya devlet erkini elinde tutanların kendilerini “Müslüman” göstermesi o devleti ayakta tutmaya yeter mi?

Görmek isteyenlere yetmediğini tarihte örnekler alabildiğine çok.

Harzem Türk devleti ihtişamlı günlerdeki ilkelerini terk edip, her türlü değerlerinden uzaklaşıp, yolsuzluklarla çalkalanıp, adaletsizlikte zirveye çıktığı zaman Allah (cc) onlara Cengiz Hanı musallat edip yer bir ettiğini unutmayalım.

Cengiz Han Harzemlileri mağlup edince at üstünde şehre girdi, geniş bir meydan ararken, büyük cami gördü ve hocalara sordu:

“Burası, Sultan Muhammed’in, evi mi?”

Hocalar cevap verdiler:

“Hayır, Allah’ın evi!”

Cengiz Han cevabı beğenmedi ve yüzünü ekşitti. Sonra da şu ibretli sözleri söyledi:

“Tanrı’nın evi, insanların yüreğidir. Siz bütün kötülükleri yüreğinize doldurup, sonra Tanrı’ya, koca koca evler yapıyorsunuz. Eğer Tanrı’yı candan sevseydiniz, O da, sizi sever, kara günlerinizde, yardımınıza gelirdi.”

Cengiz Han atından indi, dizginini bir hocanın eline verdi, ardında ki beylere de, aynı şeyi yapmalarını söyledikten sonra, camiye girdi, minbere çıkıp oturdu, yemek getirtip yedi. Oradan bayram yerine gitti. Harzemlilerin başkenti Buhara’nın Bayram meydanında, Müslüman olan Türk halkını topladı ve aşağıda ki nutku söyledi;

“Siz kadınlaşmış erkeklersiniz. Yurdunuzu korumak için, ölmeyi beceremeyen korkaklarsınız. Sizden iğreniyorum. Birbirinize yalan söylüyorsunuz, düzen kuruyorsunuz. Padişahınız, Vezirleriniz, Beyleriniz bayağı. Siz de bayağı olduğunuz için, onların yaptıklarına göz yumuyorsunuz.Hırsızların, elini öpüyorsunuz, kimi kuvvetli görüyorsanız, onun ayağına kapanıyorsunuz. Sizden tiksiniyorum. Şimdi istesem, hepinizi burada boğazlatır, leşlerinizi atlarıma çiğnetirim. Bunu yapmıyorum çünkü benim elimle ve benim emrimle öldürülmeyi hak etmiyorsunuz.

Yalnız şunu bilin ki, günahınız çoktur, Tanrı’ya bakacak yüzünüz yoktur. Ben her şeyi bilen ve gören Tanrı’nın kılıcıyım, sizin boynunuza inmek için, kınımdan çıktım, pırıl pırıl parlıyorum. Eğer aklınızı başınıza devşirirseniz, belki kanınızı size bağışlarım. Yoksa hepinizi, erkek ve dişi, hepinizi üstünden bir alay kağnı geçen, çekirge sürüsüne benzetirim.”

Cengiz Han’ın bu ibretli dersinden sonra tekrar soralım:

İnsanlar bir dilim ekmeğe muhtaç iken koca koca ibadethaneler yapıp sonra da içinde “Allah’ım! Açlara ve yoksullara yardım et.” Demek midir Müslümanlık?

“Allah (cc) bana bu makamları nasip etti. Gidene kadar helal haram demeden mal biriktiririm.” Demek midir Müslümanlık?

Hayat nizamı olan ve insanlara kullanma kılavuzu olarak gönderilen İslam, bizi Allah(cc)’ın helal ve temiz nimetlerine davet eder. Haram ve kötü şeylerden kaçınmamızı emreder. Yemede, içmede, giyinmede, alışverişte, çalışmada, hâsılı hayatın her alanında helal olana yönlendirir. Helal ve haramlar Allah(cc)’ın kendisine gönülden inananlar için koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara riayet etmek insanı dünyada huzurlu, ahirette ise mutlu kılar.

Dinimiz, adaletsizliği, hukukun ve ahlakın ilkelerini tanımamayı, toplumun dirlik ve düzenini bozan haksız ve gayri meşru kazanç yollarını yasaklar. İnsanları aldatanların bizden olmadığını belirtir.

Kur’an yolu çok net çizer:

“Allah’ın size verdiği helal ve temiz rızıklardan yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.” 

İnana insan Rabbine gönülden bağlıdır. O’nun emirlerini baş tacı yapar. Yasaklarından kaçınır. Kazancını meşru yollardan temin eder. Allah’ın kendisine nasip ettiği makamları ve mevkileri sorumluluğu ağır bir emanet olarak görür. Kamu malını çalmayı zehir olarak görür. Helal kazancı bereket kaynağı olarak bilir. Haram ile varılacak noktanın ateş olduğunun farkındadır.

Ne yazık ki günümüzde kısa yoldan ve emek sarf etmeden kazanmak başarıymış gibi gösterilmektedir. Hâlbuki kul hakkına riayet etmeden, kamu malını zarara uğratarak kazandığını sanmak, yolsuzluk yaparak, rüşvet yiyerek mal edinmek aslında temelden ebedi olarak kaybetmektir.

Allah(cc)’a inanan insan alın teriyle yetinmek, rızkını helal yoldan temin etmek zorundadır. Elde ettiği makamlarda eline geçen her fırsatı kendi lehine kullanmak Karun veya Haman olmaktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.