Münafıklık küfre girmekten daha şedid şirret bir fiildir. Küffarın icabında hiç olmazsa küfürbaz olduğunu bilir ve ona göre önlemini almak mümkün,  ama münafığın içi başka dışı başka olduğundan önlemini almak hiçte öyle kolay değildir elbet. Öyle ki münafığın renkten renge girenleri olduğu gibi kılıktan kılığa giren pek çok bukalemun tipleri de söz konusudur. Dolayısıyla böylesi tipleri birbirinden ayırıp çözmekte çok zordur. Ancak şu da var ki;  bizim işimiz başkalarının münafık olup olmadığını çözmeye çalışmak değildir, asıl biz ne durumdayız onun icabına bakmak bizim işimiz olmalı. İcabına bakmak gerekir ki, her hâlükârda kendimizi kontrol edip böylesi bir illete karşı temkin kabiliyetimizi geliştirmiş olabilelim.  Nitekim işin ciddiyet boyutu o kadar net ortada ki; değil münafıklık illetine tutulmak münafıklığın alametleri bile evliyayı endişelendirmeye yetmiştir. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el Hüseyni (k.s) bir sohbetinde mürşidi Şah-ı Hazne (k.s)  ile olan hatırasını şöyle dile getirir:

     Şah-ı Hazne (k.s)  bir gün bana;

       -Şu ibriği alda benimle gel dedi.

     Tabii olarak ben de elimdeki ibrikle peşi sıra epey izini takip ettikten sonra dönüp bana:

    -Şimdi artık ibriği yere bırakabilirsin der.

     Derken ibriği yere bıraktığımda taharet alacağını düşünerekten hemen arkamı dönüp beklemeye koyuluverdiğimde Şah-ı Hazne o sırada ansızın kolumdan sıkıca tutup bana şöyle der:

    -Bak molla Abdûlhakim! Sen şeriat âlimisin,  şimdi soracağım suali iyi dinle,  ama doğru cevap vermeni istiyorum der.

     Bunun üzerine bende:

    -Kurban, şayet soracağın sualin cevabı bildiğim türden bir şeyse vallahi doğru söyleyeceğimden emin olabilirsin dedim.

    Şah-ı Hazne (k.s), işte bu kararlılığım karşısında:

    -Madem öyle, şimdi sorarım size, şimdiye kadar benden herhangi şeriata aykırı muhalif herhangi bir durum ya da münafıklık alameti gördünüz mü diye sorar.

   Ben de cevaben şöyle dedim:

         -Efendim, o da ne söz, zatıâlinizden bu güne dek,  ne şeriata muhalif bir durum ne de münafıklık alameti gördüm.  Bundan asla hiçbir şüpheniz olmasın, söylediklerimden emin olabilirsiniz.

         İşte Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın dilinden aktarılan bu hatırasından hareketle çok rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; bir insan mürşitte olsa her hal ve şartta kendini test etmeye ve muhasebe etmeye mecburdur.  Ki, bizim haydi haydi kendimizi kontrol etmemiz icab eder.

     Evet,  ümmet olarak fert fert kendi muhasebemizi yapıp nefsimizi kontrol etmeli ki, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu; “Şu dört sıfat kimde varsa o kimse her ne kadar namaz kılıp, oruç tutarak kendini mümin sansa da eğer;

   -Yalan konuşuyorsa,

   -Verdiği sözü tutmuyorsa,

   -Emanete hıyanet ediyorsa,

   -Anlaşamadığı kimselere karşı hile yoluna başvuruyorsa katıksız münafıktır”  denen ahmaklardan olmayalım.

    Gerçekten de bir insan avam da olsa, bir insan Kur’an’ı hıfz etmiş hafızda olsa, bir insan ilim sahibi de olsa hiç fark etmez kendi iç muhasebesini ve kontrolünü yapmak durumundadır. Sakın ola ki, mesela bunlardan bir hafız Kur’an’ı hıfz ettiğine güvenip de kendisini kontrolden men etmeye kalkışmasın, aksi halde Rasulüllah (s.a.v)’in bu hususta “Bu ümmetimin münafıklarının çoğunluğu Kur’an okuyuculardır” uyarısı ve sözü yerini bulup can evinden vurabilir.  O halde toplum içerisinde konumumuz ne olursa olsun desinlerden ve gösterişten uzak kendimizi hizaya çekip muhasebe etmek düşer bize.

           Evet, münafıklık içi başka dışı başka kalbe sirayet eden maraz bir hastalıktır.  Hele ki bu maraz illet göz ardı edildiğinde bir sülük gibi ruh dünyamıza yapışır da. Yapıştığında malum, o insanın bir daha iflah olamayacağı gibi onu bu halde gören eş dost ahbap ondan kaçar hale gelirde. Derken kendi çirkefliğiyle kala kalır.

   Bilindiği üzere Tebük seferi dönüşü Efendimiz (s.a.v), Huzeyfe (r.anh)'a münafıkların ismini bildirdiği gibi bu isimleri ölünceye kadar saklı tutmasını da sıkı sıkıya tembih etmişti.  Huzeyfe (r.anh)  bu sırrı muhafaza etmeye çalışa dursun,  bu arada Hz. Ömer (r.anh) kendince çoktan çözüm bulmuştu bile. Nasıl mı?  Huzeyfe’yi takip edip her cenazenin ardından o kılıyorsa kılıyor, kılmıyorsa kılmayaraktan elbet.

    Evet, münafıklık o kadar çok hassas bir meseledir ki,  bir insan içindeki ikiliği dile vurmadığı müddetçe hakkında hüküm veremiyorsun. Bu yüzden zahirde kıldığı namaza, tuttuğu oruca,  şehadet getirdiği kelime-i tevhide bakaraktan onu mümin olarak addederiz de. Belki münafıklık alametlerine bakaraktan bir şeyler hissedebiliriz, ama bu hissetmekle sınırlıdır,  bunun ötesi, yani kalbindekilere vakıf olmak bizi aşan bir husustur.

   Bakınız, Yüce Mevla’mız, münafıklar hakkında bakınız ne beyan buyuruyor:

      -Münafıklar sana geldiklerinde: şahitlik ederiz ki, sen Allah’ın peygamberisin. Bununla birlikte Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.

      -Yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!

           -Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onları hiç anlamazlar.

         -Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara yaslanmış kötüler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar.  Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın!  Nasıl bu hale geliyorlar (Münafikun,63/1–4).

İşte Allah Teâlâ ayeti kerimelerinde beyan buyurduğu gibi, artık onların hiçbir şeyi anlamadıklarını, sadece vücut kalıplarının var olup,  ruhsuz oldukları anlaşılıyor. Ayrıca Rabbül Âlemin Habibine ‘Münafıklar namaza kalkarlarsa tembel tembel kalktıklarını da’ duyurmuştur.

    Bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.v) ashabına münafıklığın alametlerini şöyle bildirmiştir;

          -Münafıklara sabah ve yatsı namazında daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur. İnsanlar bu iki namazda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilselerdi emekleyerek de olsa cemaate gelirlerdi (Buhari, Mevakit 20, Ezan 34; müslim, Mesacid 252).

        -Kim gaza etmeden ve gönlünde gaza etme arzusu taşamadan vefat ederse bu tür münafıklık üzere ölür (Müslim, İmare 158).

         -Münafık, iki sürü arasında gidip gelen öğüren koyun gibidir; kâh koşar bu sürüye gelir, kâh koşar ötekine gider (Müslim, Münafikın 16).

         -(Ey münafıklar) Siz iş başına geçecek olsanız yeryüzünde fesat çıkarır, akrabalarla ilginizi kesersiniz, değil mi? İşte Allah’ın lanete uğrattığı, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır (Muhammed,47/22–23).

           Yine bir seferinde ise Allah Resulünün ashabına münafıklığın alameti hakkında şöyle buyurduğu vakidir: “Bir kimse mescitte iken ezan okunur da bir haceti yokken çıkar, dönmeye de niyet etmezse o kimse münafıktır.”  Ancak hadis-i şerifte beyan olunan durumun bir de istisnai olan kısmı da var ki,  o da bir kimsenin niyeti hocasının mescidine gitmek içinse bulunduğu mescitten çıkabilir hükmüdür.  Keza fıkıh okuyan bir talebenin hocasının dersini veya onun mescidinin cemaatine devam etmesi de bu hükme tabii olup,   bil ittifak caizdir.

     Her neyse, münafıklık hususunda ayet ve hadisleri zikrettikten sonra isterseniz bu hususu bir de Allah Resulü döneminde yaşanmış bir hadiseyle anlaşılır kılmaya çalışalım:

     Vakti zamanında bir adam vardı ki, onun için ecel kapıya dayanmıştı artık.  Öyle ki Allah Resulü o adamı hasta yatağında ziyaret ettiğinde son uyarıların yapar da. Ne var ki o adam, Allah’ın Habib’inin bu uyarılarına rağmen hala inadım inadım Esad bin Zürare hakkında ileri geri konuşmayı ihmal etmeyip:

        -Esad bin Zürare Yahudilerle münakaşa edipte eline ne geçti gibi türden sözler sarf eder.

         İşte görüyorsunuz, adam hasta yatağında bile içi başka dışı başka bir davranış sergileyebiliyor. Merak etmişsinizdir bu adam kimdir diye.  Kendisi malum şu meşhur münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selûl’den başkası değildir elbet. Derken hasta yatağında münafıklığını ele veren bu sözlerle sonunu hazırlamış olur.

       Tabii son nefesini oğlu Abdullah’ın yanında verir.  Abdullah bu durumda derhal soluğu Allah Resulünün yanında alıp şu talepte bulunur;

         -Ya Rasulallah! Babam öldü,   kendi ridamı babam için kefen yapmak istiyorum.

           Malumunuz şeriat zahire hükmeder, Hem üstelik İbn-i Selûl hayatta iken bir kez olsun ‘Müslüman değilim’ ifadesini kullanmamıştır. Dolayısıyla Allah Resulü bu talep karşısında elbette ki Müslüman’a yapılması gereken muamele ne ise ona da o yapar. Hatta Allah Resulü cenaze namazına da iştirak eder.  Ancak Hz. Ömer (r.a)  bu ya, hemen celallenip:

      -Ya Rasulallah! Şimdi İbni Selûl’un namazını kılacak mısınız?

      Resul-i Ekrem  (s.a.v) bu sual karşısında şöyle der:

     -Ya Ömer! Bilesin ki Allah bu konuda beni serbest bıraktı.

     Hz. Ömer (r.a):

         -Ya Rasulallah!  Ama bu nasıl olur? Ki; o adam hem Uhud’da hem de Benî Mustâlık Gazası yolculuğunda Yahudilere destek vermiş biridir.

     Efendimiz (s.a.v):

        -Ya Ömer! Beni artık rahat bırak demenin akabinde namazını kıldırıverir.

         Evet, Allah Resulü İbni Selulün namazını kıldırmasına kıldırdı ama bu arada Hz. Ömer (r.a)’ı da içten içe endişe sarar. Çünkü Rasulullah (s. a.v)’e itiraz eder gibi bir duruma düşmüştü.  Neyse ki İbni Selûl’un gömülme işleminin ardından gelen ayet Hz. Ömer (r.anh)’ı derin nefes almasına yeter artar da.  İşte Hz. Ömer (r.anh)’a oh be dedirtecek nüzul olan ayette Yüce Allah Teâlâ şöyle buyurur:

        -Onlardan hiç kimsenin namazını hiçbir zaman kılma, Kabrinin başında da mağfiret niyaz etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü inkâr etmiş fasık olarak ölmüşlerdir. Onların malları da evlatları da seni hayranlığa düşürmesin.. (Tevbe 84–85)     

       İşte ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere,  Mekke’nin Ebu Cehil’i ne ise Medine’nin İbni Selûl’u da o'dur.  Biri küfrün elebaşçısı,  diğeri de fitne ve münafıklığın elebaşçısıdır. Her ne kadar Abdullah babası hakkında nüzul olan bu ayetle sarsılır gibi olsa da, Allah’ın hükmü karşısında ferman başım üzerine deyip bu şuurla hareket edecektir. Çünkü Tevhid inancı böyle olmayı gerektirir.

        Evet, münafıklık dünde vardı bugünde. Ki; Allah Resulünün bulunduğu meclisine sızabildiğine göre, bu demektir ki münafıklar her dönemde kıyamete dek Müslümanların arasına sızacak demektir. Nitekim Seyda Hz.lerinin vefatına iki sene kala bir bayram ziyareti kalabalığından istifade ederekten zehirli enjekte suikastına maruz kalması bunun en tipik misalini teşkil eder. Bakınız bu hadiseyle alakalı Seyda Hz.lerinin dayısı aynı zamanda babası Gevs-ı Bilvanisi (k.s)’ın halifelerinden Molla Abdulbaki Hz.leri ile Feyz dergisinde yapılan röportajda hadiseyi tüm çıplaklığıyla şöyle anlatır da:

       “Seyda Hz.leri âdeti bayram namazından sonra Gavs Hz.lerinin markadına gider, ziyaret eder, sonra eve giderdi. Bu bayram namazından sonra evine gitmedi. Markattan camiye geldi, kalabalık çoktu. Herkes ziyaret ediyordu. Münafık elinin avucuna bir iğne yerleştirmiş, elini de sarmış, yara varmış gibi. Kimse bilmesin diye yapmış. Seyda Hz. gelmiş, herkes ziyaret ederken, elini sürmüş, yukarıdan aşağı sürünce Mübareğin eline takılmamış, sonra Mübareğin eline direkt vurmuştu. Aşağıdan yukarıya doğru vurdu. Seyda Hz. iğne olduğunun farkına varmış, Seyda Hz. leri (k.s) "Bana iğne vuran şu adamdır." demiş, orada çok polis varmış. Hemen yakalayıp, tutuklamışlar, kalabalık, adamın üzerine çöküp öldürmek istemiş. Seyyid Fevzeddin o adamı kimse öldürmesin diye hemen alıp kaçırmış. Yoksa o adamı öldüreceklermiş.  Eğer öldürselerdi bunun arkasında ne olduğunu kimse bilmeyecekti. Seyyid Fevzeddin onu Kâhta’ya götürmüş. O adama da polisler baskı yapınca o da; ''Biz Menzil'de bir evdeydik, oturduk, plan program yaptık, kararlaştırdık. İlk önce bomba yerleştirmek istedik. O ev sahibi de dedi ki, bu bomba büyüktür, bomba patlarsa bizim evimizi de yıkar. Ama iğne yaparsak sadece kendi ölür diye düşündük'' demiş. Ondan sonra onların tek tek arkadaşları toplandı. Bunu Bekir Mahmut'un oğlu yapmış. ''Hatta bizim yaptığımız getirdiğimiz bomba köprünün altında duruyor'' demiş. Tabii polisler hemen bombayı oradan çıkartıp, etkisiz hale getirmişler.”

      Ne diyelim, münafıklık böyle bir illet, bayram seyran dinlemez, her daim fitne tohumu ekmek için vardır. Yetmedi müminlerin üzerine bomba bile yağdıracak derecede acımasız olabiliyorlar da. Acımasız gaddar vahşi kesildiler de ne oldu, bu acımasız güruh içinde tıpkı Kur’an’da hakkında hüküm verilen İbni Selûl’un akıbeti vuku bulacaktır.  Bir başka ifadeyle ümmetin saf duygularından istifadeyle devletin kılcal damarlarına sızarak önemli mevkilere geldiler de ne oldu, bu necip milletin sinesine tosladıklarında tüm planları bir anda altüst oluverdi.  Düşünsenize bir zamanlar siret değil de suret (kalıp) piyasasında alıcı bulduklarında bir yandan Abant toplantıları, bir yandan Türkçe olimpiyatları gibi sinsi göz boyamalarla keyiflerinden ve havalarından geçilmezdi, sandılar ki bu devran hep böyle devam edecek. Ta ki, kırk yılı aşkın bir sürecin akabinde 15 Temmuz 2016 akşamı darbe girişimine kalkıştıklarında yüzlerindeki maske bir anda düşüp yıllarca sürdürdükleri bu hava atma rolleri ve hevesleri kursaklarında kalmasına yetip hızla tükenişe geçerler de. Üstelik bu süreçte münafıklık rolünü oynarken de vaaz kürsülerinden gözyaşı dökerekten, ağlayaraktan insanların saf duygularını efsunlayaraktan bunu sürdürebilmiş biridir o..  Derken  bu timsah gözyaşlı şeytanın gülen yüzlü vaazcının yalanları, dolanları ve birtakım kıvrak zekâ ve ayak oyunları derin milletin sinesine tosladığında çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncü sıçrayışında yakayı ele verir misali bir daha sıçramaz hale gelmiş olur.

   Velhasıl-ı kelam;  münafıklık başa bela bir illettir. Dahası Deccalımsı bir zehirdir. O halde tüm bu yaşananlardan ders çıkarıp bize içi başka dışı başka biri olmak değil,  özü sözü bir olmak düşer.

     Vesselam.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.