Davutoğlu 'sadakat' eleştirisi yapanlara seslendi: Bizim sadakatimiz 28 Şubat aktörleri ile kol kola giren Ak Parti'ye değil!

Davutoğlu 'sadakat' eleştirisi yapanlara seslendi: Bizim sadakatimiz 28 Şubat aktörleri ile kol kola giren Ak Parti'ye değil! | enpolitik.com
Eklenme Tarihi: 08.06.2020 13:26:38 - Güncellenme Tarihi: 10.07.2020 01:00:25

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, gündeme dair haftalık görüş, öneri ve eleştirilerini canlı yayında açıkladı. Koronavirüs, normalleşme, adalet, ekonomi gibi konuların altını çizdi. Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son günlerde siyaset gündemine aldığı Ayasofya’nın yeniden ibadete açılabileceği yönündeki açıklamalarla ilgili Davutoğlu, “Kutsallarımıza, ortak sembollerimize sıkıştığınızda kullanacağınız bir kart muamelesi yapmaktan vazgeçin” dedi.

İşte Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu'nun açıklamalarından satır başları: 

İktidarın basit bir maske meselesini yönetememiş olması bizi önümüzdeki döneme yönelik olarak endişelendirmektedir. Basit bir maske dağıtımını, sokağa çıkma yasaklarını yönetemeyen, normal bir gidişatı krize çeviren iktidarın, gerçekten ciddi bir sağlık krizini yönetmesi mümkün değildir.

En basit örnek 65 yaş üstü vatandaşlarımızın durumudur. İktidarın 65 yaş üstündeki insanımız için alabildiği tek önlem sokağa çıkma yasağı olmuştur. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Okul olmadan milli eğitim bakanı olmak, hastane olmadan sağlık bakanı olmakla aynı şey. 65 yaş üstü için önlem alamıyorsunuz, özel düzenleme yapamıyorsunuz sadece evlerine hapsediyorsunuz. Bunu da salgınla mücadele etmek sanıyorsunuz.  Yapmayın. Her şeyi bırakın bu yaptığınız demokratik değil, insan haklarına aykırı. İnsanların sokağa çıkmalarını üç ay yasaklayamazsınız. Bu yaptığınız böyle giderse başka sağlık sorunlarına yol açacak. Bir an önce bu yasağı gerekli önlemleri alarak kaldırın.

Virüsle mücadelede de Allah’tan milletimizin feraseti ve basiretiyle salgın belli bir düzeyde kaldı da ciddi bir sağlık krizine yol açılmadı. Allah’ın yardımı, milletimizin dikkatiyle hasta sayımız belli bir sayının altında kaldı.

İktidar normalleşmeden sadece berberlerin, AVM’lerin, kurumların açılmasını anlıyorsa bu bir normalleşme değildir.  Milletimizin normalleşmeden beklentisi adaletin, hukukun, refahın, ekonomik paylaşımın ve siyasetin normalleşmesidir diye de uyarmıştık. Milletimizin normalleşmeden anladığı huzurun tesis edilmesidir.

Ekonominin, çalışanların, işverenlerin, emekçilerin normalleşmeden anladığı, ekonomik kuralların her gün değişmemesidir. Bakın maalesef bu şüphelerimizde sonuna kadar haklı çıktık.

İktidar ve ortağı bugün veya yarın yapılacak yanlışlar, işlenecek cürümler, millet ve demokrasi aleyhine atılacak adımlar konusunda bizleri hiç yanıltmıyorlar. Ne zaman bu iktidarın olumsuz bir şey yapacağına dair bir spekülasyon olsa, ne zaman bu iktidarın yine demokrasiye ve adalete kast edecek bir adım atacağına dair tartışma olsa,

Çok geçmeden, birkaç gün içerisinde, bu kötü niyetlerini herkes duyuyor ve daha da kötüsü bu adımları atıyorlar.  Yapmazlar diyoruz, yapıyorlar. O kadar da olmaz diyoruz, daha kötüsü oluyor.  Bakın daha geçen hafta gerçek normalleşme, siyasetin normalleşmesidir demiştik. Daha bizim bu cümlelerimiz ağzımızdan çıktıktan birkaç gün sonra siyaseti gerecek, demokrasiyi ve adaleti ayaklar altına alacak, son tahlilde siyasetin alanını ve meşruiyetini biraz daha daraltacak şekilde milletvekillerini cezaevine gönderdiler.

Milletvekillerinin cezaevine gönderilmesi bir adalet arayışından değil tamamen artık siyaset üretemeyen, bu ülke için taş üstüne taş koyamayan iktidarın tıkanmasından dolayıdır. Çünkü bu iktidar ve ortaklarının siyasete dair kurdukları her cümle ya adliyeyle ya da cezaeviyle bitmektedir.  Erdoğan ve AK Parti, bir zamanlar, bu anlayışla mücadele etmek üzere siyaset yapıyordu.

Milletimizin Erdoğan’a ve AK Parti’ye geçmişteki teveccühünün temel gayesi, Türkiye siyasetini bu dar, yasakçı, çarpık anlayıştan çıkarmasını sağlamaktı.  Ancak maalesef, bugün eski düzenin bekçilerinden oluşan yeni ortaklarıyla birlikte Türkiye’yi yıllarca mücadele ettiğimiz bu yasakçı, fırsatçı anlayışa tekrar geri döndürmenin gayreti içindeler.

 

Her gün bizleri ve milletimizi şaşırtan yeni bir fikirle, Türkiye’yi biraz daha demokrasiden, özgürlükten, adaletten, hak ve hukuktan uzaklaştıracak adımlar atıyorlar.  Yıllarca milletvekillerinin kürsü dokunulmazlığını savunan, siyasetçilerin ifade özgürlüğünün genişlemesi için çalışan Erdoğan ve AK Parti, maalesef bugün koalisyon ortaklarıyla elele vererek, siyaseti en fazla baskılayan, milletvekillerini en fazla hapse gönderen bir iktidara dönüşmüş durumdadır.

Erdoğan’ın kendisi ile ilgili yasaklar sona ersin ve milletvekili olsun diye düzenleme yapan bir Meclis’ten tekrar hapishaneye vekil gönderme rekoru kıran bir Meclis’e geçiyor olmamızın vebali AK Parti’nin boynuna asılacaktır.

Bakın bugünlerde iktidar ekranlarında dolaşan ünlü bir 28 Şubatçı var. CHP milletvekili Berberoğlu’nun mahkumiyetine yol açan, Suriye halkına giden yardımları küresel odaklara iştiyakla koşarak ihbar eden yerli bir muhbirdir kendisi.

Bu yerli muhbir tüm hayatı boyunca ülkemizi bir gün Pekin’e, diğer gün Moskova’ya ihbar etmiş, nerede millet aleyhine bir faaliyet varsa ömrünü orada harcamış, her türlü zulmün yılmaz savunucusu olmuş bir isimdir.

İktidar bu yerli muhbiri çok seviyor.  Bu muhbir aynı zamanda, bir taraftan Çin’in Doğu Türkistanlı kardeşlerimize yaptığı zulümlerin savunucusu diğer taraftan zalim Esed’in Türkiye tanıtım mümessilidir. İşte bu yerli muhbir 13 yıl önce de televizyon televizyon dolaşıp AK Parti’nin kapatılması ve Erdoğan’ın yargılanması için yargıya yaptığı başvuruyu anlatıyordu; bugün ise iktidar televizyonlarında bir başka partinin kapatılması gerektiğini savunuyor.

Bu çok manidar bir örnektir. Maalesef, bugün AK Parti geçmişte celladı olmak için uğraşmış kim varsa hepsiyle ortaklığa girmiş durumdadır. Bu kadar basit ne yazık ki. Celladına aşık olan bir iktidar var önümüzde.

Parti içi bir darbe sonrasında nefsimi ayaklar altına alarak ülkem ve o zamanki partim zarar görmesin diye Genel Başkanlıktan ve Başbakanlıktan ayrılmak zorunda kaldığım günlerde verdiğim sözleri her vesile ile hatırlatanlara sesleniyorum:

Bizim sadakat sözümüz 28 Şubat zihniyetiyle ve doksanlı yılların vesayetçi anlayışla mücadele eden  Erdoğan’a ve AK Partiye idi; 28 Şubat’ın aktörleri ve ideologları ile kol kola giren ve ülkemizi yeni vesayetlerin ve otoriter anlayışların etkisi altına sokan Erdoğan’a ve AK Parti’ye değil.  Dava dediğimiz ilkeler ve değerler manzumesine sadakat göstermeyenlere sadakat doğru da değildir caiz de değildir.

Ayrıca kendileri verdikleri en basit söze bile sadakat göstermeyip en yakın dava arkadaşlarını trol çetelerinin hedefi haline getirenlerin, kişilere duydukları kini ve öfkeyi Allah rızası için açılmış vakıflara kayyum atamaya ve eğitim kurumlarını kapatmaya kadar götürenlerin muhataplarından hayat boyu kayıtsız şartsız sadakat beklemeleri nasıl bir çifte standart, nasıl bir egoist tutumdur?

Milletimiz kimin samimi kimin kötü niyetli, kimin vefalı kimin hain, kimin dost kimin düşman olduğunu çok iyi biliyor. Herkese bir not veriyor. Sessizce yapıyor. Günü geldiğinde hepiniz göreceksiniz.

Bugünkü uygulamaların, hukuksuzlukların, adaletsizliklerin yol açtığı yaraları muhakkak saracağız. Ancak şu bilinmelidir ki bu iktidar ve sorumsuz, provokatif koalisyon ortaklarının adalet ve hukuk devleti yaklaşımları kalmamıştır.

 

Bu AK Parti-MHP ve Vatan Partisi koalisyonu Türkiye’yi bir askeri nizamiye, milletimizi hizaya sokulması gereken kalabalıklar, devleti ise askerî harekât komutanlığı zannetmektedirler. Adaletten ekonomiye, eğitimden sivil topluma, kadından gençlere bu koalisyonun bütün sorunlara karşı tek bir aracı vardır; baskı, ambargo ve sindirme.

Hiçbir konuyu medeni bir şekilde konuşamıyorlar. Kendileri dışında vatan haini, terörist, bölücü ilan etmedikleri kimse kalmadı.  Kaldı ki sadece 5 yıl önce bugünkü koalisyon hükümetinin ortakları birbirlerine en ağır küfürleri etmenin yanında her birisi diğerini yüzlerce kez vatan haini ve terörist ilan etmiştir.

Türkiye, milletimiz ve bunca yıllık tarihimiz bu liyakatsizliği, ciddiyetsizliği ve kabalığı hak etmiyor. Maalesef bugün bu iktidar eliyle ülkemizin, kurumlarımızın, üniversitelerimizin, medyamızın, sivil toplumun mecbur edildiği bataklık görülmemiştir. Gelecek Partisi öncelikle bu bataklığı kurutmak için yol çıkmıştır.

"ÜCRETSİZ DENİLEN MASKEYİ DAĞITAMADILAR, DAĞITAMADIKLARI MASKEYİ TAKMAYANLARA CEZA KESTİLER"

Sadece son bir, bir buçuk ay boyunca bu iktidarın basit meseleleri bile yönetim krizine dönüştürdüğünü görüyorsunuz. İşte basit bir maske olayı.

Hatırlayınız. Aslında böyle bir sorun hiç yoktu. Vatandaşlar maskelerini rahatlıkla alabiliyorlardı. Sadece bazı tefecilerin fırsatçılığı dolayısıyla fiyat ve kalite konusunda sorunlar vardı. Bunlar da basit ama etkin müdahalelerle rahatlıkla çözülebilirdi.

Ne yaptı bu iktidar? Önce maskeyi sadece biz dağıtacağız diyerek belediyelerin, siyasi partilerin, sivil toplumun maske dağıtmasını 1980’lerin kafasıyla yasakladı. Gelecek Partisi’nin maske dağıtan üyeleri göz altına alındı. Ardından ücretsiz maske dağıtma işini tekellerine alıp yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Bu arada maske kullanmayı mecbur kıldılar.

Ücretsiz dedikleri maskeyi dağıtamadılar. Dağıtamadıkları maskeyi takmayanlara niye takmıyorsun diye ceza kestiler. Sonra ücretli dediler. E-devlet, PTT, eczane derken dönüp aynı yere geldiler. Maske her tarafta satılır oldu.

Bu traji-komik durum sokağa çıkma yasaklarını ilan ederken de devam etti. En son geçtiğimiz hafta sonu benzer bir krizi tekrar yaşadık. Sağlık Bakanı “sokağa çıkma yasağı yok” dedi. İç İşleri Bakanı sokağa çıkma yasağı ilan etti. En sonunda Cumhurbaşkanı bu yasağı kaldırdı. Bütün bunlar 72 saat içerisinde oldu. Bu fotoğrafı görünce insanın La Havle çekmekten başka bir şey gelmiyor elinden.

Onlar rahat koltuklarında ve masa başlarında bu çelişkili kararları alırken halkın bu çelişkili kararlardan nasıl etkilendiğini görmüyorlar. Bakın geçen hafta Sakarya’da basın toplantımızda pazarcılar adına söz alan bir kardeşimiz “lütfen sesimizin duyulmasına yardımcı olun sayın Başbakanım” diyerek nasıl feryat etti:

“Normalleşme başladı diyerek mallarımızı hazırladık, Sağlık bakanı da sokağa çıkma yasağı yok diyince gönül rahatlığı ile Pazar alanlarına geçiş için hazırlıklara başladık; daha sonra gece yarısı İçişleri bakanlığınca ertesi gün sokağa çıkma yasağı uygulanacak diye ilan edilince bütün emeklerimiz zayi oldu düşüncesiyle karalar bağladık ve elimizdeki malları yok pahasına çıkarmaya kalanları da hayrına dağıtmaya karar verdik. Sabah Cumhurbaşkanı bu kez sokağa çıkma yasağını iptal edince elimizde kalanlarla tekrar Pazar hazırlığına başladık ancak yerel otoritelerin tutumu yüzünden bunu da yapamadık. Bütün emeklerimiz zayi oldu; sesimizi kimseye duyuramıyoruz; siz bizim sesimiz olun”

 

Daha sonra arkadaşlarımızın temasa geçtiği Sakarya Sebzeciler Odası Başkanı Sayın Muzaffer Kaban pandemi süresince Sakarya’daki bütün pazarların neredeyse kapalı kaldığını, son çelişkili kararlar sebebiyle de Serdivan’daki sosyete pazarı ve Cumartesi Pazarı’nın, Adapazarındaki Korucuk, Karaman, Güneşler ve Tepekum pazarlarının, en önemlisi de üretici pazarı olan köylü pazarının kapalı tutulması sebebiyle pazarcı esnafının yokluğa ve yoksulluğa mahkum edildiğini ifade etmilştir.  Herşeyden önce pazarcı esnafımız da, diğer süreç mağdurları da bilsinler ki Gelecek Partisi olarak onların sözcüsü olmak için yola çıktık. Varoluş gerekçemiz budur.  Çünkü biliyoruz ki, Ankara’da onların sesini duyacak kulaklar mühürlenmiş durumda. En küçük hesaplarda milyarları konuşmaya alışanlar pazarcı esnafının kuruş kuruş topladığı helal rızkın kıymetini unuttular.

Bu vesile ile yetkilileri bize intikal eden bir başka mağduriyet konusunda uyarmak istiyorum. Geçtiğimiz hafta ülkemizi etkileyen çöl sıcakları; özellikle Akdeniz bölgesinde, çiçeklenme döneminde olan, narenciye üretiminde ciddi hasarlara sebebiyet vermiş ve çiçeklenme sürecini olumsuz yönde etkilemiştir.

Bölgedeki bazı üretici kuruluşları ve üreticiler arkadaşlarımıza ulaşarak bölgede %50’lerin üzerinde, hatta bazı bölgelerde % 80-90’lara varabilecek ürün kayıplarının olabileceğini aktardılar. Oluşabilecek ürün kayıplarının TARSİM destekleme kapsamında olduğu göz önünde bulundurularak olası mağduriyetler telafi edilmelidir. Ülkemizin her bir köşesinde bu zor şartlarda hayatını sürdürme çabası içindeki değerli kardeşlerim,

Karşı karşıya kaldığınız zorlukları ve mağduriyetleri biz bildirmekte tereddüt etmeyiniz. Bütün bu hususları il ve ilçe teşkilatlarımız veya web sitemizdeki iletişim butonu üzerinden bize iletebilirsiniz. Sizin sesiniz olmak bizim için hem en kutsal vazife hem de en büyük onurdur.

 

Maske ve sokağa çıkma yasağı ile ilgili yaşanan krizleri, tali beceriksizlikler olarak görmemek gerekir.  Bunlar bakanlar arasında ve cumhurbaşkanlığıyla yaşanan karar alma krizleri de değildir.

Bu çelişkili kararlar sadece liyakatsiz, ciddiyetsiz ve milleti umursamazlıktan da ortaya çıkmamaktadır. Bu çelişkiler ve karar alma krizleri şu anki hükümet sisteminden kaynaklanmaktadır. Bu ucube sistem çelişkiden ve krizden başka bir şey üretememektedir. Bu ucube sistemin Türkiye’ye demokrasi, yaşam kalitesi ve hepsinden önemlisi ekonomik alanlardaki maliyeti artık taşınamaz bir noktaya doğru gitmektedir.

 

Türkiye, çok yapısal ve ciddi bir sistem ve yönetim kriziyle karşıya karşıyadır.  Türkiye’nin bu sistemle alacağı bir yol bulunmuyor. Milletimizin geleceğinin bu ucube sistem tarafından rehin alınmasına müsaade etmeyeceğiz. Sırf hükümet ve koalisyon ortakları iktidarda kalacak diye ülkemizin 1970’lerin içine kapanmış, üç kuruşa muhtaç, bütün demokratik değerlerden kopmuş, bir grup mutlu azınlığın refahına ve iktidarına hizmet eder hale gelmesine müsaade etmeyeceğiz.

Açık bir şekilde tekrar etmek istiyorum:

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi daha fazla enflasyon daha fazla kriz daha fazla otoriterlik üretmekten başka hiçbir işe yaramamaktadır. Türkiye’yi koalisyonlara mahkum etmiştir.

Normalde baraj altında kalacak bir partiyi iktidar yapmıştır.  Bugüne kadar koalisyon ortağı olduğu her dönemde ülkeye ekonomik çöküntü ve siyasal kriz yaşatan ve ortaklarını baraj altına iten bir parti, bugün iktidarın aklı ve yol göstericisi konumundadır.  Bu aklın ve kılavuzluğun ülkeyi getirdiği yer ortadadır.

Aklın yolu birdir. Bir an evvel bu felaketin durdurulması gerekmektedir. Ülkeyi uçuracağız diye getirdikleri sistem ülkeyi uçurumdan aşağı uçurmuştur. Milletimiz de içine düşünülen bu durumdan ciddi şekilde rahatsızdır. Yeni sistemin en önemli avantajının hızlı karar almak olduğu söyleniyordu.

Hızlı karar aynı zamanda doğru karar olduğunda faydalı oluyor. Fakat eğer hükümetin son dönemlerde yaptığı gibi hızlı bir şekilde peşi sıra yanlış kararlar alıyorsanız, bu sadece ülkenin yönetim krizini derinleştirir.

 

Nitekim yaşadığımız tam da budur. Hızlı, özensiz ve ortak aklın ürünü olmayan kararlar silsilesi her basit meseleyi içinden çıkılmaz bir noktaya getiriyor.  Ülkemiz doğru kararların alınmasını ve onların denetimini mümkün kılacak bir siyasal sisteme ihtiyaç duyuyor.

 

Gelecek Partisi olarak, ülkemizin doğru kararlarla yönetilmesini mümkün kılacak ve denge-denetleme mekanizması güçlü tam bir parlamenter sistemi savunuyoruz. Tek akıl değil ortak akıl, hızlı karar değil hızlı ve doğru karar, keyfilik değil hesap verilebilirlik, twitter tepkileriyle şekillenen değil rasyonel tahlillerle işleyen tam parlamenter sistem. Gelecek Partisi olarak bu konuda elimizden geleni yapacak ve milletimizi hak ettiği demokratik ve etkin bir siyasal sisteme kavuşturacağız.

 

Bugünkü iktidar ve ortaklarının en önemli özelliklerinin başında tutarsızlıkları gelmektedir. Emin olun bunların tutarlı bir gelecekleri de olmayacaktır. Bugünkü Erdoğan’ı beş yıl önceki bir AK Parti mitinginde konuştursanız yuhalanırdı. Bugünkü Bahçeli beş yıl önce partisinin mitinginde Erdoğan ile ilgili bugünkü konuşmaları yapsaydı yuhalanırdı.

 

Bugünkü Bahçeli’yi ya da iktidar televizyonlarında iktidarın asıl sahibi olduğunu söyleyen 28 Şubatçıyı da. Bakmayın siz bunların ağızlarını açınca bin yıllık cümleler kurduğuna. Bu iktidar ve ortaklarının siyasi tutarlılık tarihi beş yıl bile değildir. Bu iktidarın bütün siyasi vizyonu, gelecek perspektifi de bugünden ibarettir. Bunların bir yarını bile yoktur. Onun için bu iktidarın iktidarda kalmaktan başka hiçbir vizyonu bulunmamaktadır. Tam da bundan dolayı bu iktidar her türlü değeri kendisine maşa ve araç olarak kullanmaktadır. İktidarda kalmasına yarayacak her şeyi hiç utanmadan kullanabilir. Onların tek derdi bugün iktidar olmaktır.

Geçtiğimiz ay boyunca ucuz provokasyonlarla sürdürülen adımlardan sonra şimdi de tarihimizin en değerli sembolü ve Aziz İstanbulumuzun fetih mührü Ayasofya siyasi istismara alet edilmek istenmektedir.

Erdoğan daha kısa bir süre önce neredeyse seçmenini azarlayarak “Yan tarafta Sultanahmet'i doldurmayacaksın, Ayasofya'yı dolduralım diyeceksin. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgah” demişti. Şimdi belli ki artık siyaset üretilemiyor, demokrasi üretilemiyor, adalet üretilemiyor, hepsinden önemlisi ekonomi üretmiyor…

Şimdi sıkıştınız yeniden Ayasofya’ya sarılıyorsunuz. Bakın bu Türkiye’nin tanıdığı ve bildiği bir hikayedir.  On yıllardır sıkışan, toplumla duygudaşlığı zedelenen, toplumsal desteği azalan her iktidar ya bir kutsal mekanımızı ya da bir ortak değerimizi keşfederek, araçsallaştırmaya yöneliyor.

Kutsallarımıza, ortak sembollerimize sıkıştığınızda kullanacağınız bir kart muamelesi yapmaktan vazgeçin.  Öncelikle şunu açıkça ifade edelim, Ayasofya sizin elinizde bir malzeme, bir araç veya bir pazarlık kartı değildir.

Siz Ayasofya’yı bir kart olarak görebilirsiniz ama Ayasofya bizim için öncelikli olarak fethin sembolüdür. İki de bir iktidarların sıkıştıklarında kitleleri etkilemek için gündemlerine aldıkları pazarlık kartı değildir. Olmamalıdır.

Mesele elbette Ayasofya’nın tekrar mescid yapılması değildir. Ayasoyfa mescid olarak açılacaksa açılır.  Ancak bunun bir tezgah olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı’dır, Öyle üç yıl beş yıl önce de değil. Daha geçen sene söyledi bunu.

Önce sayın Cumhurbaşkanı çıksın Ayasofya’nın açılmasının niçin tezgah olduğunu millete açıklasın. Ardından bu tezgâhın nasıl bozulduğunu da bizlere bir anlatsın. Sonra, oturur, Ayasofya’nın açılması konusunu hep beraber konuşuruz.

 

Ülkemizin yaşadığı yönetim krizinin en acı hissedildiği yer ekonomidir. Vatandaşlarımız her geçen gün bu liyakatsiz ve ciddiyetsiz iktidarın elinde refahlarının, yaşam kalitelerinin ve gelirlerinin biraz daha azaldığını hissediyorlar. Hükümetin ekonomi bakanı her seferinde ülkemizi biraz daha zora sokacak kararlara imza atıp duruyor.

Hafta geçmiyor ki yeni bir çılgınlık ve cahillikle karşılaşmayalım. Ülke içinde “ekonomimize saldırıyorlar”, ülke dışında ise “lütfen küresel dayanışmaya bizi de dahil edin” diyen tutarsız bir ekonomi yönetimi ile karşı karşıyayız.

Basına yansıyan açıklamalara bakılırsa Hazine ve Maliye Bakanı hala yabancı merkez bankaları ile sözüm ona “swap konusunda teknik çalışmalar” sürdürmeye devam ediyor. ABD, AB, Japonya ve İngiltere Merkez Bankalarından yüz bulamayan, içerde millete dış mihraklar masalı anlatan iktidar şimdi de “teknik çalışmalar yoğun biçimde devam ediyor” laflarıyla durumu idare etmeye çalışıyor.

Acaba milletin içinde bunların her hangi bir teknik çalışma yapacak liyakate sahip olduğuna inanan bir Allah’ın kulu var mıdır?

Neymiş bu “yoğun teknik çalışmalar”?

Niçin siz bir günde halledilmesi gereken, geçmişte hiçbir sorun çıkmayan basit bir Swap işini bile beceremiyorsunuz?

Kıymetli kardeşlerim, diyebilirsiniz ki, yahu basit bir maske, sokağa çıkma yasağını bile beceremeyenler ekonomi yönetiminin altından nasıl kalksınlar? Sonuna kadar haklısınız ve maalesef durum budur.

Dünyayı komplo teorilerinden, ekonomiyi uyduruk analizlerden, piyasayı dedikodulardan öğrenen bir aklın ne Türkiye ekonomisinde olup bitenleri ne de dünyada olup bitenleri idrak etmesi mümkün değildir.

 

Şeffaflık ve hesap verebilirlik yönünden sicili pek parlak olmayan iktidardan tüm milletimiz daha önce de sorduğum şu soruların cevabını talep etmektedir:  

Dünya yıllardır ekonomiyi canlandırmak adına benzeri görülmemiş bir bol likidite politikası uygularken, bizim Merkez Bankamız neden sahip olduğu rezervleri arka kapı politikaları ile eritmiştir?

 

Bunca rezervi eritirken milli paramızın değeri neden korunamamıştır? Bugün ülkeyi kapı kapı gezdiren bu durumun hesabını kim ödeyecektir? Ekonomi yönetimi son 2 yılda ülke ekonomisine verdiği zarar yetmiyormuş gibi, Merkez Bankası kanalıyla yeni ve telafisi zor olan uygulamalarına da son sürat devem ediyor.  Merkez Bankası’ndan yapılan son açıklama ile 20 milyar TL’lik “yatırım taahhütlü avans kredisi” kullandırılacağı duyuruldu.

 

Merkez Bankası’nı böylesi bir yola sokan iktidar “ülkemiz açısından kritik önemde olan seçilmiş sektörlerdeki yatırımların” destekleneceğini söylemektedir. Milletimiz sizin sektörden ne anladığınızı, şirket deyince kimleri kast ettiğinizi, kaynakların kullanımı deyince nerelerle iş tutacağını çok iyi bilmektedir. Buradan iktidara sesleniyorum. Yapmayın. Yazıktır, günahtır. Büyük hata içindesiniz! Merkez Bankası’nın verdiği para, tasarruf kaynaklı değil dışsal paradır.

Miktarı çok artarsa sistemin dengesini bozar. Ekonomide etkisi uzun süre devam edecek bir tahribata yol açacaksınız. Bu iş, borsa simsarı kafasıyla, finansal mühendislik tasarımına benzemez.

Korona salgını gibi tıbbi ve insani durumu bir “fırsata dönüştürdüğünüzü zannederek!” zaten tüm kredibilitesini yitirmiş olan ekonomik kurumları geri dönüşü olmayan yeni bir yola sokmayın.

Koyduğunuz yanlış teşhisler nedeniyle ülke her geçen gün daha kapalı bir ekonomi haline dönüşüyor. Tekrar altını net bir biçimde çizmek istiyorum, bugün yatırımcılar nezdinde Türkiye “sermaye kontrolleri” uygulayan bir ülke haline geldi.

Ekonomideki olumsuz gidişi sürekli "küresel piyasalardan gelen döviz ataklarına, sözde dış mihraklara" bağlamayı bırakıp bir iç muhasebe yapın. Dış mihrak sözü içerideki beceriksizliğin itirafıdır. Her başarısız yönetimin sığınağıdır.

Ülkeyi adım adım dünyadan yalıtarak sorunların çözülebileceğini zanneden kadrolarınızın acizliğini, politikalarınızın yetersizliğini, akıl-dışı/tek merkezli yönetim tarzınızın yol açtığı sıkıntıları artık görün.  Yaptığımız uyarılara kulak tıkayan iktidarın ülkeyi getirdiği son durumu anlatmak için her gün yeni bir gelişme ile karşılaşıyoruz.  Ulusal ve uluslararası tüm normlara, teamüllere aykırı politikalar nedeniyle bankacılık sistemi, bugüne kadar düşünülmesi dahi zor olan uygulamalara girişiyor.

“Kredi ver de nasıl verirsen ver” kafasıyla sisteme empoze edilen akıldışı politikalar, bazı bankaları yabancı para mevduatlarda minimum miktar ve vade uygulamasına zorluyor. Ülkenin yıllardır en büyük sorunu olan tasarruf yetersizliğini, liyakatsiz bir kadro ile aldığınız günübirlik kararlarla daha da derinleştiriyorsunuz. Nedir size bütün ekonomik sorunların kredi ile çözebileceğinizi düşündüren?

Çin sevdanız, sadece demokrasi ile yatırım arasındaki ilişki ile sınırlı değil mi? Aşırı kredi büyümesi ile bozulmuş ekonomik dengeleri düzeltme konusunda da Çin modelini mi örnek alıyorsunuz? Her sorunu kredi ile çözebileceğini düşünen Çin’de bu politikaların nasıl sonuçlar verdiği hakkında bir fikriniz var mı? Bir fikriniz olmadığı ortada. Liyakatsizliğin ve ciddiyetsizliğin gücüyle en fazla yıkabilirsiniz, bozabilirsiniz ama inşa edemezsiniz. Edemiyorsunuz da. Ben size söyleyeyim.

Bankacılıkta kredi musluklarını açarak tüm sorunların çözülebileceğini zanneden Çinli politikacılar, ekonomiyi sürdürülebilir talebe dayanan büyüme modelinden uzaklaştırıp tamamen banka kredilerine bağımlı hale getirdiler.  2012 yılından sonra kredilere ödenen faizler GSYİH’ nın nominal artışını geçti! Yeni açılan kredilerin yarısından fazlası eski kredilerin faizlerini ödemek için kullanılır oldu!

 

Ekonomik büyümedeki yavaşlamaya karşın hızla büyüyen krediler bankacılık sisteminin bilanço kalitesini bozdu! Otoritelerin %2'lik “iyimser” açıklamalarına karşın kötü kredilerin oranı %15-20'lerde tahmin edilir hale geldi! Bankacılıkta sermaye ihtiyacı had safhaya çıktı! Ekonomide verimliliği artıracak yeni yatırımlar için fonlama imkanı neredeyse tükendi! Söyleyin şimdi. Bu modeli mi öneriyorsunuz Türkiye’ye?

Daha borçlu bir ülkeyi, daha düşük bir büyümeyi, daha fazla işsizliği, daha sağlıksız bir finans sistemini mi layık görüyorsunuz bu millete?  Çin modeli mi sizin “milli ekonomi ”den anladığınız? Maocu ortaklarınızdan mı alıyorsunuz bu fikirleri?

Bu mu sizin milliliğiniz?

 

Türkiye’de son yıllarda aşırı güvenlik kaygısı ile özgürlükleri yeniden 90’lı yıllara geri döndürme hevesinize, şimdi de sözde “milli ekonomi” söylemi ve yeterli bilgiye sahip olmadan Çin’i örnek gösterip, demokrasinin ve iktisadi kalkınmanın önemini azaltmayı eklediniz. Geçtiğimiz hafta sorduğum soruları tekrar sormak istiyorum; bu hükümet demokrasiye bağlı mıdır?

 

İktidar Çin’deki anti-demokratik sistemin yatırımlar için sorun teşkil etmediğini söyleyerek Doğu Türkistan’da yaşanan zulme ses çıkartmayışını gizlemek peşinde midir? Kredi ile bütün ekonomik sorunların çözülebileceği “sözde milli ekonomi” modelinizin kaynağı Çin midir? Son olarak geçtiğimiz hafta yayınlanan Mayıs ayı enflasyon rakamlarına ilişkin kısaca görüşlerimi aktaracağım.

 

Mayıs ayında enflasyon %1,4 ile beklenenin tam 2 katı olarak gerçekleşti. Ekonominin tarihin en büyük yavaşlamalarından birini kaydettiği yılın ilk 5 ayında enflasyon %4,6.  Çekirdek enflasyon yıllık %11,3 düzeyinde. Kapasite kullanım oranı %66, ihracat, ürerim ve siparişler düşmüş ama imalat sanayii fiyat artışı aylık %5.

Ekonominin durduğu, iş yerlerinin kapandığı, insanların evlerine kapandığı böyle bir dönemde enflasyonu artırmayı başarmak da ancak böylesine liyakatsiz ve ekonomi cahili bir yönetim tarafından başarılabilirdi. Siz döviz alımını zorlaştıracak vergilerle ve yasaklamalarla deliği yamamaya çalışırken, millet bir yandan işsizlik ve yoksulluk diğer yandan belini büken enflasyonla her şeyi bir kenara not ediyor.

Özetle değerli vatandaşlarım,

Türkiye’de bir ekonomik kriz yaşadığımız için bir siyasal kriz veya yönetim krizi yaşamıyoruz. Tam tersi, ülkede bir yönetim krizi ve siyasal kriz yaşadığımız için ekonomik kriz var. Ekonomik kriz sebep değil, sonuç. Yönetim krizinin sonucu. Siyasal krizin sonucu.

Bugün dünyanın en yıldız ekonomistlerini de toplasanız bu yönetim anlayışı devam ettiği sürece Türkiye’yi yaşadığı bu ekonomik krizden çıkaramaz. İfade ettiğim gibi mesele temelde yönetim ve siyasal krizlerin sonucudur.  Gelecek Partisi olarak güçlü kadrolarımız, ortak akıl ve rasyonel yönetimle ülkemizin yönetim krizini ve siyasal krizini çözmeye talibiz. Allah’ın izniyle bunu yapabilecek deneyime, insan gücüne, iradeye ve vizyona sahibiz.

Türkiye’nin çözülemeyecek sorunu yok. Sorunları çözemeyenler var. Sorunları doğru teşhis edemeyenler var.  Ekonomi yönetimi ciddiyet işidir, liyakat işidir. Ama hepsinden önemlisi dürüstlükten, şeffaflıktan ve gerçeklikten kopmamak işidir. Komplo teorileriyle, yalanlarla ve hurafelerle ülkemizin yarınlarının karartılmasına Gelecek Partisi ve milletimiz müsaade etmeyecektir.

Son olarak güzel bir habere vurgu yapmak isterim. Bizim ilkemiz açık. Doğruya doğru yanlışa yanlış. Nasıl ki doğru gördüğümüzü destekleyeceksek yanlış gördüğümüzü de açıkça söyleyeceğiz. Türkiye her şeye sorgusuz sualsiz itiraz eden muhalefetten çok çekti biz bunun da ne kadar yanlış olduğunu gösteriyoruz. Libya’da son dönemlerde güzel haberler geliyor. Libya’da BM’nin tanıdığı meşru Ulusal Mutabakat Hükümet darbeci Hafter’in elindeki birçok yeri bir bir alıyor.

En son Tarhuna ve Sirte’den darbeci Hafter’in güçleri çekilmek zorunda kaldı. Burada Türkiye doğru bir politika gütmüştür. Sonuçları itibariyle oyun değiştirici bir hamlede bulunmuştur.

Hükümetin ve Türkiye’nin bu politikası hem siyaseten hem stratejik olarak doğrudur. Bu aşamada, Türkiye sahadaki askeri kazanımlarını siyasal kazanımlara dönüştürmek için çok taraflı bir diplomasi atağı başlatmalıdır.

Öncelikle Libya’nın komşuları olan Cezayir ve Tunus’u sürece dahil etmek için daha fazla çaba sarf etmelidir. Benzeri şekilde, meşru hükümetin uluslararası kabulünün daha fazla artırılması için güçlü bir diplomasi yürütülmelidir.

Türkiye, Hafter yanlılarının Libya’daki ilişki ağlarını kullanıp Ulusal Mutabakat Hükümetinin içerisine doğru bir siyasal ameliyat operasyonu yapmasını engellemelidir.  Ulusal Mutabakat Hükümetinin siyasal bünyesini güçlendirecek adımlar atmalıdır. Bu minvalde, Ulusal Mutabakat Hükümetinin vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesine Türkiye yardım etmelidir.

Türkiye, hem sahada hem de masadaki pozisyonunu tahkim ederek hem Libya’daki huzura, istikrara ve barışa destek sunmalıdır hem de kendi çıkarlarını korumalıdır. Bunun devamı olarak, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını koruma siyaseti meşru ve doğrudur. Doğu Akdeniz’de, Türkiye’yi dışlayan herhangi bir enerji ve güvenlik düzeninin kalıcı olması mümkün değildir. Türkiye, buradaki enerji ve güvenlik çıkarlarını kararlı bir şekilde koruma siyasetine devam etmelidir.

Avrupalı aktörlerin şunu anlaması gerekir: Uygulayacakları yaptırımlar veya izledikleri tarafgir siyasetle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki milli çıkarlarından vaz geçmesi mümkün değildir.

Doğru olan Avrupalıların Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin haklı milli çıkarlarını gözeten ve buna saygı duyan bir diyalog yolunu seçmeleridir. Doğu Akdeniz’de sürdürülebilir bir enerji ve güvenlik düzeni ancak bu yolla mümkün olur.

Bu bağlamda konuşmamın son bölümünde partimizin önümüzdeki dönemde yapacağı çalışmalarla ilgili de bilgi vermek istiyorum.

Hatırlarsanız geçen hafta kısıtlı da olsa başlayan normalleşme ile birlikte önümüzdeki dönem çalışmalarımız hem muhteva hem etkinlik bakımından büyük bir ivme kazanacağını söylemiştim.

Haziran ayı içinde üç önemli adım ile gündemi belirlemeye devam edeceğiz. Önce 15 Haziran. Yani gelecek hafta bugün bu saatte koronavirüs salgınının etkilerini de göz önünde bulundurarak “Gelecek Ekonomi Modeli”ni sizlerle paylaşacağız.

Gölge kabinemizin bütün birimlerinin katılımları ve ekonomi politikaları başkanlığımızın koordinasyonu ile hazırlanan “Gelecek Ekonomi Modeli”ni yarın ülkemizin yönetim sorumluluğunu devralırsak ne yapardık mantığı ile kaleme alıyoruz. Son derece kapsamlı ve hemen uygulanabilir nitelikteki politika tekliflerini barındıran bu alternatif ekonomi programı ile üç hedefi birlikte gerçekleştirmek istiyoruz.

Birincisi, çelişkili ve tutarsız adımlarla her geçen gün ekonomik durumun daha kötüleştiğini bizzat yaşayarak ve hissederek karamsarlığa düşen halkımıza yeni bir vizyon sunmak suretiyle bu ülkenin her meselesinin çözülebilir olduğunu göstermek istiyoruz. Evet değerli vatandaşlarım, merak etmeyin bu ülkeyi vizyonsuz, alternatifsiz ve en önemlisi ümitsiz bırakmayacağız.

Bugün görevdeki bakanlar tek bir kişiye kendilerine ispat etmeye çalışmaktan yorgun, aldıkları kararlar sebebiyle yetkisiz danışmanlar ve yandaş medyadaki kalemşörler tarafından hesaba çekilme korkusundan ürkek, kendi kurumlarını dahi yönetme yetkisinden mahrum olmaktan bezgin, kabine değişikliği dedikodularından ise bıkmış durumdadır.

Bir hafta gündemin merkezinde olan bakanların bir hafta sonra ortalıktan kaybolmaları, bakanların doğrudan kendilerini ilgilendiren konularda dahi “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatları ile” ifadesini ekleme ihtiyacı hissetmeleri, aldıkları kararlar bu ifadeye rağmen değiştirilip itibarları zedelendiğinde sus pus olmaları bu yorgunluğun, bu ürkekliğin, bu bezginliğin ve bu bıkmışlığın yansımalarıdır.

Buna karşılık bizim gölge kabinemizdeki her arkadaşımız kendi kurulları ile birlikte bitmez tükenmez bir enerji, liyakattan kaynaklanan bir özgüven, samimi bir ekip bilinci ve bir gün teklif ettikleri programların Gelecek Partisi iktidarında uygulanacağına dair sarsılmaz bir inanç ve heyecan ile çalışmaktadır.  15 Haziran’daki “Gelecek Ekonomi Modeli” sunumu bu samimiyetin, heyecanın, inancın, özgüvenin ve enerjinin yansıması olacaktır.

Bu sunum ile ikinci hedefimiz Türkiye’de yeni ve sorumlu bir muhalefet anlayışının iyi bir örneğini sergileyerek demokrasimizin olgunlaşmasına ve siyasetimizin yapıcı bir nitelik kazanmasına katkıda bulunmaktır.

Biliyoruz, bu tekliflerimizin bir kısmı bizim ismimiz zikredilmeden iktidar tarafından kendi özgün buluşları gibi uygulanacak, belki diğer partiler tarafından da farklı kelimelerle ifade edilecektir.

Bundan gocunmaz, aksine mutluluk duyarız. Biz siyaseti tekelleştirmek için değil ortak aklı yaygınlaştırmak için geliyoruz.

Bu çerçevede geçtiğimiz haftaki konuşmada dile getirdiğimiz iki hususun iktidar tarafından uygulanmaya konma yönünde adımlar atılmış olmasından memnuniyet duyuyoruz.

Hatırlayacağınız gibi öne 27 Mayıs günü daha sonra da geçen haftaki konuşmamamızda  “27 Mayıs sonrası kurulan ve hukuk tarihimizin yüz karası olan Yassıada Mahkemelerinin aldığı tüm kararları geçersiz kılan ve bu süreci keenlemyekun ilan eden bir Meclis kararı derhal alınmalıdır” demiştik. TBMM Başkanının bu yönde açıklamalarda bulunması memnuniyet vericidir. Ümit ederiz ki bu adım en kısa zamanda atılır ve demokrasi şehitlerimize olan borcumuz ödenmiş olur.

Yine benzer şekilde geçen haftaki konuşmamda gebe iken bebeğini kucağına alamadan hayatını kaybeden Dilek hemşiremizi rahmetle anmış ve sağlık çalışanlarımız bağlamında gebelerin de idari izinli sayılması gerektiğini vurgulamıştım. Gecikmeli de olsa bu konuda gerekli adımların atılmış olmasından da mutluluk duydum.

Üçüncü hedefimiz son derece farklı siyasi geçmişlerden ve farklı tecrübelerden gelen kurucu kadromuzun bir ekip haline dönüşmesini sağlayacak bir ortak çalışma tecrübesi kazanmasıdır. Başka bir deyişle, bu yolla kadrolarımız iktidar idmanı yapmaktadır. Böyle bir çalışma temposu ile çok uzak olmayan bir gelecekte iktidara geldiğimizde birbirinin dilini anlayan, birbirine muhabbetle bağlı bir ekip oluşturmuş olacağız.

Önümüzdeki haftalarda “Gelecek Eğitim Modeli”, “Gelecek Tarım Modeli”, “Gelecek Yönetim Modeli” gibi başlıklarda ekip çalışmasının ürünü olan bu tür sunumlara devam edeceğiz.

Haziran ayında diğer bir önemli eşiği de teşkilatlanma alanında aşacağız. Yasal süreçleri tamamlayarak Haziran ayının üçüncü haftasında kongreler sürecimizi başlatacağız inşallah. Kısa bir süre içinde ilçe kongrelerine tamamlayarak Temmuz ayı içinde de il kongrelerimize başlamayı hedefliyoruz.

Bugün itibarıyla, 53 il başkanımız yanında bu hafta içinde atanan 24 ile başkanımızla birlikte atanan ilçe başkan sayımız 196’ya ulaştı.

Bir kez daha söylüyorum: Bu yaz içinde bütün illerimizde örgütlenmemizi tamamlayıp genel kongremizi yaparak hangi tarihte yapılırsa yapılsın her seçime kendi irademizle ve kendi gücümüzle katılmaya kararlıyız.

Geçtiğimiz hafta içinde Kocaeli ve Sakarya teşkilatlarımızı ziyaret ederek gelecek gönüllüsü teşkilat mensuplarımızla buluştuk. Gördüğüm heyecan, disiplin, samimiyet, cesaret ve kararlılık geleceğimizin emin ellerde olduğunu gösteriyordu. Ayrıca hemen hemen her gün farklı illerimizden katılım sağlanan zoom toplantılarında ülkemizin her köşesinden arkadaşlarımızla görüşüyoruz.

Hiç tereddüdünüz olmasın. Anadolu’dan ve Trakya’dan yeni bir umut dalgası yükseliyor.

Haziran ayının son haftasında ise Genel Merkezimizi açmayı planlıyoruz. Genel merkezimizin açılışı ile birlikte çalışmalarımız daha sistematik ve bütüncül bir nitelik kazanacaktır. Ayrıca uzun zamandır ertelemek zorunda kaldığımızı ziyaret taleplerini de karşılamaya başlayacak ve misafirlerimiz nezih bir mekanda ağırlama imkanına kavuşacağız.

Bir kez daha vurgulayarak diyorum ki,

Çok yakın bir zamanda toplumsal dokumuzdan beslenen bu hareketin dalgalar halinde Anadolu’nun ve Trakya’nın her bir köşesine yayıldığını göreceksiniz.

Bu hareketin geleceğini, medya ambargoları, anket manipülasyonları ya da algı operasyonları değil, milletin iradesi belirleyecektir.

Gelecek Partisi millet iradesinin sözcüsü ve geleceğe taşıyıcısı olacaktır.

Gelecek Partisi geçmiş hesaplaşmaların değil, gelecek inşasının  partisidir. Tepkici değil vizyonerdir.

Taklitçi değil özgündür.

Kompleksli değil özgüvenlidir.

Fırsatçı değil, ilkeseldir.

Bu topraklara ait olmak bakımından milli, dünyaya açık olma perspektifinden evrenseldir.

Emin olunuz!

Gelecek Partisi ile

Temiz siyaset

Bilge siyaset

Adil siyaset

Şeffaf siyaset

Gelecek!

Hayırlı haftalar diliyorum.

 

https://www.enpolitik.com/haber/322048/davutoglu-sadakat-elestirisi-yapanlara-seslendi-bizim-sadakatimiz-28-subat-aktorleri-ile-kol-kola-giren-ak-partiye-degil.html

Sizin Yorumunuz:

*
*