Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu sordu: Şimdi de İşsizlik Fonuna mı göz dikilmiştir?

Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu sordu: Şimdi de  İşsizlik Fonuna mı göz dikilmiştir? | enpolitik.com
Eklenme Tarihi: 04.05.2020 16:31:42 - Güncellenme Tarihi: 26.05.2020 00:08:23

Gelecek Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, gündeme ilişkin haftalık görüş ve önerilerini kamuoyu ile paylaştı. Ülke gündeminin suni tartışmalarla değiştirilmeye çalışıldığını belirten Davutoğlu, " İktidar gündem değiştirici söylemleri istismar ederek otoriter eğilimlerini meşrulaştırmaya çalışıyor. Kah beş para etmez bir rapordaki yarım yamalak cümleden, kah bir siyasetçinin sorumsuz ifadesinden ülkeyi darbe tehdidiyle ayağa kaldırıyorlar" dedi. 

Geçtiğimiz hafta terörün Ramazan gibi mübarek günleri ve korona gibi insanlığı tehdit eden belaları hiçe saydığını bir kez daha gördük.  Afrin’de teröristlerin düzenlediği bombalı saldırı sonucu masum sivillerin hayatını kaybetmesi, mübarek Ramazan günü yüreğimizi yaktı.

Bölücü terör örgütü PKK/YPG çocuk, kadın demeden masum sivilleri katlederek kanlı, hain yüzünü bir kez daha bize hatırlattı. Terörün her türlüsünü lanetliyorum.

Bitlis’te terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonda şehit olan kahraman askerlerimize Allah’tan rahmet, yaralı askerlerimize acil şifa dilerim. Şehitlerimizin acılı ailelerine bu mübarek günlerde sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

Geçtiğimiz Pazartesi günü hükümete Korona ile mücadelede izolasyon sonrası dönemi de kapsayan acil, kısa, orta ve uzun vadeli sistematik bir eylem planı yapılması çağrısında bulunmuştuk. Aynı gün akşam sayın Cumhurbaşkanı kabine toplantısı sonrasında CB Yardımcısı Başkanlığında böyle bir çalışmanın başlatıldığını ilan etti. Ancak bir hafta geçmesine rağmen bu konuda ikinci bir açıklama yapılmadı.

Bu tür kriz süreçlerinde en önemli faktör zamandır. Gecikmiş bir tedbir tedbir olma niteliğini kaybeder.

Ocak-Mart ayları arasında alınmayan tedbirlerin Nisan ayında salgını nasıl tırmandırdığı gözler önündedir. Böylesi bir eylem planı derhal açıklanmalı ve bütün kurumlar bu eylem planı çerçevesinde harekete geçmelidir.

Önerimizi bir kez daha  tekrarlıyorum:

Krizin ümit ettiğimiz gibi önce yavaşlaması sonra da Ramazan sonu gibi durması öngörülüyorsa dört aşamalı bir plan hazırlanmalı ve kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Acil müdahale dönemi: Mayıs ayında

Yaz aylarını –yani Haziran-Ekim aralığını kapsayan bir kısa dönem,

2020 Ekiminden 2021 Ekimine bir yılı kapsayan bir orta vade,

daha sonrası ile ilgili bir uzun vade planlaması yapılmalıdır.

"BİZİ SAMİYİYETLE ÖNYARGISIZ TAKİP EDENLER TAKDİR EDİYOR"

Bizi samimiyetle ve önyargısız şekilde takip edenler siyaset anlayışımızı anlıyor ve takdir ediyorlar.

Eleştirilerimizde samimi ve cesur olduk. Ancak bununla kalmadık. Eleştirdiğimiz her hususta net, açık ve uygulanabilir önerilerde bulunduk. Bu anlayış ile sorumlu bir muhalefet ahlakı ortaya koyduk.

Günü gelip Rabbimiz lütfettiğinde ve milletimiz takdir ettiğinde sorumlu bir iktidar ahlakının nasıl olacağını da göstereceğiz inşallah.

Bu bağlamda geçen hafta ana çerçevesini çizdiğimiz eylem planımızın detaylarını adım adım sizlerle paylaşacağız. Bütüncül bir krizden çıkış stratejisi konusunda bütün politika izleme kurullarımız yoğun bir şekilde çalışmaktadır.

Bu çerçevede bugün yine sağlık, ekonomi, eğitim ve spor alanında atılması gereken adımları ele alacağım. Ayrıca son günlerde tekrar tırmandırılan darbe söylentileri ve eski Türkiye alışkanlıkları konusunda da ciddi uyarılar yapacağım.

Önce yine sağlık...

Ülkemizin iyi yetişmiş fedakâr doktorları hemşireleri ve tüm sağlık personeli ile birlikte Sağlık Sistemi covid-19 ile mücadelede iyi bir sınav vermiştir.

Yürütülen bu zorlu mücadelenin başarıyla devam etmesi için bir taraftan kriz sürecinin gerekliliklerine yoğunlaşmak diğer taraftan ise bu krizden elde edilen tecrübelerle yapısal tedbirler almak gerekmektedir.

Covid-19 sonrası artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Sağlık çalışanlarının, güvenlik kaygısı olmaksızın doğrudan hizmete odaklanabilmesi ve koruyucu giysi, maske, gözlük yüz siperliği gibi ekipmanların, çalıştıkları ortama uygun nitelikte ve sayıda temin edilmesi bundan sonra süreklilik gerektirecektir.

Haziran ayı itibariyle, salgının kontrol altına alınması öngörülse de, önümüzdeki 1 yıl içinde salgının tekrarlaması söz konusu olabileceği beklenmektedir. Bu bakımdan tam teşekküllü hastanelere kalıcı covid servisleri kurulmalıdır. Bu servislerin poliklinik girişleri, asansörleri koridorları,  laboratuvar numuneleri alınan bölümlerin ayrılması ve diğer sebeplerle hastaneye başvuran hastalarla temasının önlenmesi planlanmalıdır.

Önemli bir yapısal dönüşüm ise sağlık sisteminin basamakları ile ilgili olarak gerçekleştirilmelidir. Bu bağlamda yaşananlar sistematik bir yaklaşımın hem koruyucu tedbir hem de erken teşhis ve takip açısından  Aile sağlık Merkezlerinden ve aile hekimliği yapılanmasından başlanması gerektiğini göstermiştir. Aile sağlık Merkezlerinin yeniden yapılandırılması bir zarurettir.

Temel 1. Basamak sağlık hizmetlerinin sunulduğu Aile Sağlığı Merkezleri, hem hastaların ilk başvuru yeri hem de koruyucu sağlık hizmetlerinin sunulduğu birimlerdir.

2005 yılında pilot uygulamaları başlatılan 2010 yılında tüm Türkiye’de devreye sokulan başlayan Aile Hekimliği modeli maalesef son yıllarda ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya kalmıştır.

Aile Sağlığı Merkezi olarak adlandırılan ve genellikle bir binanın giriş katı veya işyeri olarak yapılmış mekanlarda bulunan bu merkezler sağlık hizmeti sunumuna göre planlanmamış, Aile Hekimi başına düşen nüfus sayısı azaltılamamış, görev tanımlamaları netleştirilememiş olması dolayısıyla asli görevleri  yapılamaz hale getirilmiştir.

Birinci basmak poliklinik hizmetlerinden ehliyet raporlarına, aşılardan ev ziyaretleri hizmetlerine, gebe takiplerinden defin nöbetlerine kadar uzanan geniş bir yelpazede 3500 nüfusa hizmet veren bu merkezlerde bu hizmetlerin tümü iki kişiden ( hekim ve aile sağlığı çalışanı) beklenmektedir.

Aile hekimleri Covid-19 salgını sırasında DE TRIAJ uygulaması, COVID POZITIF VE TEMASLI hastalar ile yurt dışından gelen hastaları 14 gün izleme ve hastaneden çıkanları evde 14 gün izleme (toplamda bir milyona yakın izleme) , 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olan sokağa çıkma yasağı olan hastalara tele tıp uygulaması ile telefonla muayene ve reçete yazılması, 14 gün ev karantinası raporları gibi kritik önemi haiz görevler üstlenmişlerdir.

Risk barındıran bu görevlere rağmen Covid -19 salgın sürecinin başlangıcında aile hekimlerine kişisel koruyucu malzemeler verilmemiş ve bundan dolayı Aile hekimliği çalışanlarında vakalar ve vefatlar yaşanmıştır. Daha sonrasında kişisel koruyucu malzemeler verilmeye başlanmıştır.

Covid sonrası süreçte Aile Sağlığı Merkezleri’nin hızla normalleşme sürecine göre yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

Bu çerçevede bir grubu Covid sürecinde alınması gereken tedbirler diğer grubu da kalıcı yeniden yapılandırma olmak üzere iki eylem planı hazırlanmalıdır.

Covid sürecinde alınması gereken tedbirler bağlamında

  • ASM( Aile Sağlığı Merkezi) lerde COVİD şüpheli hastalar ile diğer hastalar mekan olarak ayrıştırtılmalıdır.
  • Aktif olarak kullanılan randevu sisteminin dışında hasta kabulü engellenmeli ve bunun kamu spotları ile yetkili üst düzey mercilerce(sağlık bakanı, devlet başkanı v.b.)halka duyurulması sağlanmalıdır.
  • Pandemi öncesi rutin yapılan çocuk ergen izlemeler pandemi bitimine kadar kaldırılmalı, sağlam çocuklar risk bölgesine getirtilmemelidir. Bu görev için okullara gezici ekipler oluşturulup yönlendirilmelidir.
  • ASM lere devlet eliyle laboratuar kurularak tetkikleri yapılan hastaların aynı gün içinde işlemleri sonuçlandırılmalı ve git geller engellenmelidir. Laboratuvar için her asm ye bir laborant alımı yapılmalıdır.
  • Aile hekimlerinin görevleri arasında olan ev ziyaretleri için yeterli ekipman sağlanmalıdır(koruyucu kıyafet v.b)
  • ASM lere entegre  COVİD poliklinikleri oluşturulup şüpheli olarak düşünülen vakaların ortak bir sistem üzerinden bilgileri aktarılıp işlemlerini en kısa şekilde sonuçlandırılması sağlanmalıdır

Yeniden yapılandırma bağlamında ise;

  • Aile hekimlerinin muhatap olduğu nüfus gelişmiş ülke uygulamalarında olduğu gibi, 2000’i aşmamalıdır
  • Fiziki mekanlar ve teknik donanımlar hizmete uygun hale getirilmelidir.
  • Gebe izleme, Bebek ve çocuk izlem ve koruyucu aşılar için başvuran bireylerle, hastalık sebebiyle başvuran bireylerin aynı salonda beklemeleri risk teşkil edeceği için, ayrı giriş ve ayrı salon sağlanması mümkün olamıyorsa Ana çocuk Sağlığı Merkezlerinin yeniden ihdas edilmesi planlanmalıdır.

Aile hekimliği örneğinde göstermeye çalıştığımız gibi bütün bir sağlık yapılanması Covid tecrübesinden hareketle gözden geçirilmelidir.

Covid-19 tüm dünyanın henüz tanıştığı bir hastalıktır. Hakkında bilgiler kısıtlı olup yeni öğrenilmektedir. Ağır seyreden vakalarda, yapılan ve yapılamayan tedaviler neticesinde çok sayıda can kayıpları olmaktadır.  Aynı zamanda tüm hastaneler ve tüm bölümler Covid-19’a hasredildiği için doktorlar branş dışı çalışmak mecburiyetinde olup yıllardır pek az ilgilendiği farklı bir alanda hizmet vermektedirler. ABD de olduğu gibi Covid 19 için açılması muhtemel malpraktis davaları konusunda Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı proaktif önlemler almalıdır.

Hekimlerin ve Sağlık Çalışanlarının özlük haklarının iyileştirilmesi, performans baskısı olmaksızın huzurlu ve bilimsel çalışmaların desteklendiği çalışma düzeninin sağlanması ve covid 19 sebebiyle hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına, diyanetin hükmen açıkladığı “şehitlik” payesi resmi olarak da verilmesi gereklidir.

Ancak maalesef iktidar bu gibi yapısal konulara çözüm getirmeyi bırakın maske dağıtımı gibi pratik yöntemlerle çözülebilecek konuları bile bir sorun yumağı haline getirmiş bulunmaktadır.

Maske krizi mevcut iktidarın yönetim zaafını ortaya seren en güzel örneklerden biridir. İktidar, basit bir maske dağıtımını dahi başaramamış, maske dağıtımını maske krizine çevirmiştir. Defalarca dağıtım yöntemi ve adresi değiştirilmiş, başka aktörlerin milletimize maske dağıtması engellenmiş ancak maalesef bugüne kadar halen maske dağıtmayı başaramamıştır. Basit bir altyapı ile asgari bir yönetim becerisi ile çözülebilecek basit ama hayati bir mesele maalesef 2 aya yakın zamandır halen çözüme kavuşturulamamıştır. Maske krizi ucuz popülizm ile ciddi meseleler çözülemediğini, ülke yönetilemediğini bir kez daha göstermiştir.

Buradan, yeniden hükümete soruyorum:

  • Şu ana kadar ne kadar maske dağıttınız?
  • Ne kadarlık bir zaman diliminde insanlara maskelerini ulaştırmayı düşünüyorsunuz?

 

İktidar kendisi çözüm üretemediği gibi çözüm üreten iyiniyetli ve etkin teşebbüsleri de engellemektedir. Hayırseverlerin desteği ile il başkanlıklarımızca halkımıza ücretsiz maske dağıtılması bile engellenmektedir. Son olarak Cumartesi günü Bitlis’te ücretsiz maske dağıtan parti mensuplarımız gözaltına alınmıştır.

İktidara tekrar sesleniyorum: Evde kal diyerek halkın rızk sorunu, maske tak diyerek maske sorunu çözülmez. Ya halka yeteri kadar ve zamanında maske temin edin ya da temin edenleri engellemeyin, teşvik edin.

Benzer şekilde kamuoyu olarak cevap alamadığımız bir konu da Atatürk havalimanının korona hastanesine dönüştürülmesi için milyarlarla ifade edilen proje ile ilgilidir. Sağlık Bakanı’nın ifadesi ile hastanelerimizin %60 dolulukla çalıştığı ve vakaların düşme trendi içine girdiği bir süreçte elde mevcut bina stokları varken niçin büyük masraflarla havalanının pistleri kırılarak yeni bir hastane inşasına girişilmektedir?

Yine açık ve net bir şekilde çağrıda bulunuyoruz: Bu proje ile ilgili bütün detayları şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşın. Aksi takdirde bütün bu projenin yine bir rant dağıtımı ile ilgili olduğuna dair şüpheler haklılık kazanacaktır.

Ekonomi alanında da benzer belirsizlikler ve kaygılar sürmektedir.

Tüm dünyada sosyal izolasyon ve çevreleme önlemlerinin devam etmesi nedeniyle yılın 2. çeyreğinde işgücü piyasalarında tarihin en ciddi krizlerinden biri yaşanmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından geçtiğimiz hafta içinde yayınlanan son raporda yılın 2. çeyreğinde küresel çalışma saatlerinin %10,5 düzeyinde daralacağı, bunun 305 milyon tam zamanlı çalışana tekabül ettiği açıklanmıştır. Bugün belki de hiçbir zaman olmadığı kadar çalışanı, üreteni, emekçiyi sahiplenme zamanıdır.

Ancak geçtiğimiz hafta yaptığım açıklamada da beyan ettiğim üzere Hükümet tarafından ekonomiye kalkan olması amacıyla açıklanan 200 milyar TL'lik desteğin yaklaşık %75'i "KREDİ’dir".  ABD ve AB ülkelerinde devletin korona krizi nedeniyle yaptığı ve çalışanlara yapılan ücret desteklerini de içeren "doğrudan mali desteklerin" milli gelire oranı ortalama %2,5 düzeyinde iken, ülkemizde milli gelirin yalnızca %0,4'üdür.

Geçtiğimiz hafta içinde Politika İzleme Kurullarımıza doğrudan desteklerin ülkemizin de içinde bulunduğu Gelişmekte Olan Ülkelerdeki seyri ile ilgili de bir araştırma yapmaları talimatını verdim. Yaptığımız araştırmalarda Korona Krizi sonrasında yakın coğrafyamızdaki ülkelerin doğrudan harcamalarındaki artışın milli gelire oranının da Gelişmiş ülkelere benzer biçimde ortalama %2 düzeyinde arttığını gördük. AB üyesi bazı Avrupa ülkeleri bir yana, doğrudan destekler söz konusu olduğunda Mısır'ın bile altında kalan bir Türkiye resmi ile karşı karşıyayız.

Rakamların söylediği şudur:

Bugün mesele Türkiye'nin ihtiyaç sahiplerine verdiği destek açısından hangi ülke ile karşılaştırıldığı değildir. Mesele; eşi görülmemiş bir kriz yaşandığını anlayabilme, bundan sadece 1 ay önce, dünya küresel resesyonu konuşurken, Türkiye'nin %5 büyüme hedefinin gerçekçi olmadığını görebilecek temel iktisat bilgisine sahip olma, bütün sorunların vatandaşı daha fazla borç ve kredi sarmalına iterek çözülemeyeceğini idrak edebilme meselesidir.

Hükümet Korona Krizinin yarattığı yıkımla, hiçbir devletin aynı büyüklükte kullanmadığı borç ve kredi enjeksiyonu ile mücadele etmeye çalışmaktadır. Kamu bankalarında kredi büyümesi, benzeri görülmemiş bir hızla yıllık %77 seviyesine ulaşmıştır. Bugünün sorunlarını çözmeye çalışırken kullanılmayan şeffaflık, hesap verebilirlik ve ortak aklın Türkiye’ye önümüzdeki dönemlerde çok daha ağır bedeller ödetebileceği gözden kaçırılmamalıdır.

Yine geçtiğimiz hafta yaptığım açıklamada şeffaf bir biçimde ve bütünlükçü bir yaklaşımla ele alınmadığı için Kısa Çalışma Ödeneğinden yararlanma hakkı kazanan çalışan sayısının "belirsiz" olduğunu söylemiştim. Bu açıklamamdan bir gün sonra, Sn. Cumhurbaşkanı yaptığı açıklamada 3 milyondan fazla çalışanın başvuru yaptığını ancak bunların yalnızca 1,3 milyonunun KÇÖ’ye hak kazandığını açıkladı.

Hak kazanan çalışan sayısı İşsizlik Fonunun hali hazırda var olan ödemelerine, bugün itibariyle kriz nedeniyle en kötü ihtimalle 4,2milyar TL ek yük getirmekte. Yılın ilk 3 ayında gelir gider dengesinde sorun olmayan İşsizlik Fonu için 4,2 milyarlık yük oldukça düşük bir miktardır. Fonun bugün itibariyle 11 milyar TL'si mevduat, kalan 121 milyar TL'lik kısmı ise Devlet Tahvili olmak üzere toplam 132 milyar TL'lik varlığı vardır. Ancak İşsizlik Fonu bu denli düşük bir KÇÖ ödemesi için, ihtiyacının 5 katı olan "20,6 milyar TL'lik" Devlet Tahvilini TCMB’ye satmıştır.

Buradan sormak istiyorum tüm dünyada benzeri görülmemiş bir iktisadi kriz yaşanırken, tüm ülkeler istihdamı korumak, işini kaybeden kayıtlı ve kayıtsız çalışanların mağduriyetini gidermek için bütün limitleri zorlarken, yıllarca çalışanların ve işverenlerin tasarruflarıyla oluşturulmuş İşsizlik Fonu neden daha fazla çalışana destek olmaktan imtina etmektedir? Bugün değilse ne zaman? Neden Kısa Çalışma Ödeneği için yapılan ödemeler en fazla 4,2 milyar TL düzeyinde iken İşsizlik Fonu yaklaşık 21 milyar TL’lik tahvili TCMB’ye satmıştır? İhtiyat akçeleri, vergi ve imar barışı gelirleri, bedelli askerlik kaynakları bitmiş şimdi de bugünlerde çalışanın en fazla ihtiyaç duyduğu anda İşsizlik Fonuna mı göz dikilmiştir?

Konu işçilerimize ve emekçilerimize gelmişken, Dayanışmanın, iyiliğin, birliğin ve güzelliğin günü; #1Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun! Yaşama emekleriyle değer katan, çalışan, üreten, alın teri, akıl teri döken, haklarını emekleriyle arayan kadın-erkek tüm işçilerimizin bayramını kutluyorum.

Halkımız bir taraftan sağlığı ve rızkı için mücadele ederken diğer taraftan eğitim alanındaki belirsizlikten derin kaygı duymaktadır.

Saygın bir eğitim pedagogu, geçmişte özel okul tecrübesi olan ve yakın zamana kadar da birçok dernek, vakıf ve okula danışmanlık hizmeti de veren Milli Eğitim Bakanının 29 Nisan tarihinde duyurduğu ‘sınav veya herhangi bir ölçme olmaksızın tüm öğrencilerin üst kademeye geçirilecekleri’ ifadesi büyük bir hatadır.  

Okul tatilinin 1 ay uzatıldığını, EBA ve uzaktan eğitimin devam ettiğini ve “velilerden bunu sıkıca uymalarının”  tavsiye edildiği bir açıklamadan sonra, 18 milyon öğrencimizin bu “tavsiyeye” uymayacağı çok açıktır. Okul geçme konusu şimdi değil 1 ay sonrasının konusudur.

Milyonlarca öğrenci ve yüz binlerce öğretmen zor ve zahmetli bir şekilde uzaktan eğitimle uğraşır ve ”eğitim sürecini” devam ettirme iradesini gösterirken bu açıklama son derece şevk kırıcı olmuştur. Telafi eğitiminin yapılacağını belirtip ardından “ kesinlikle Temmuz, Ağustos aylarında öğretmen ve öğrenciler tatil yapacaklar” söylemi de son derece tutarsızdır. Turizm sezonu motivasyonu eğitim planlaması ve önceliğine tercih edilmemelidir.

 

Eğitim alanında da önerilerimiz açık ve nettir;

  • Bir ay gibi uzun bir zaman diliminde,  iyi bir planlama ve izolasyon kurallarına uyarak çok rahatlıkla en az 1  ya da 2  sınavı okullarımızda yapmak mümkündür.
  • Sınav gruplarını oluşturan 8. ve 12. sınıfların okul süreçlerini sınavlardan sonra Ağustos ayında yapılacak son bir sınavla bitirileceği ilan edilmeli, sınavların da yüz yüze yapılacağı bilgisi kesinleştirilmedir. 8. ve 12. sınıf öğrencilerinin sınavları kazanması halinde okul mezuniyetlerinin sınavsız doğrudan gerçekleştirileceği de açıklanmalıdır.
  • Bu yıl 4+4 sistemin ilk mezunları olması sebebiyle normal çağ nüfusundan yaklaşık 800 bin fazla öğrenci ile birlikte toplam 1,8 milyon öğrencinin sınava gireceği 8. sınıf LGS sınav takvimi muğlâk bırakılmamalı, konunun doğrudan sorumlusu olan MEB Bakanı bunu bizzat kendileri açıklamalıdır. Daha önce bizce yanlış bir şekilde Temmuz’a ertelenen YKS sınav tarihleri tekrar değiştirilmemelidir.
  • Özel okulların esasen özel şahıs ve kurumlar eliyle işletilen devlet okulları olduğu gerçeğini tüm çıplaklığı ile bize gösteren bu pandemiden sonra gerçekten “özel” ve denetleme şemsiyesi altında “özerk” kurumlar oluşturma ve destekleme çalışmaları yapılmalıdır.
  • Hala kısa çalışma ödeneği netleşmemiş özel okullar ile özel eğitim ve öğretim kurumları bu imkândan faydalandırılmalıdır. Haziran ayında ödenen öğrenci teşvikleri Mayıs ayında ödenmelidir. Pandemi sonrası iktisadi hayatın bir müddet daha sıkıntılı olacağı gerçeği, özel okulların son yıllarda ancak kapasitelerinin % 40’nı kullandığı realitesi göz önünde bulundurularak bu yıl yeni okul ve kurum izninin verilmemesi elzemdir.
  • Bu yıl itibarı ile sona erdirilen orta ve küçük ölçekteki yerel, özgün ve milli özellikleri belirgin özel okullara adeta can suyu olan ve aynı zamanda devlet okullarındaki yükü alması hasebiyle devlete külfet değil nimet olan teşvik uygulaması 2020-2021 dönemi için tekrar hayata geçirilmelidir. 

Bu kriz sürecinde yapılan en çarpıcı hatalardan birisi de bütün uyarılarımıza rağmen liglerin erken bir aşamada ertelenmemiş olmasıdır. Normalleşme süreci içinde liglerin hangi takvimle nasıl oynatılacağı  konusunda da net ve sistematik bir yaklaşım söz konusu değildir.

Gelecek Partisi olarak geliştirdiğimiz özgün bir yaklaşımı kamuoyumuz ile paylaşmak istiyorum.

Her şeyden öne Bilim Kurulu Üyeleri, liglerin başlatılmasına ilişkin kamuoyuna açık bir toplantı yaparak bilimsel olarak liglerin başlatılmasına ilişkin olumlu ya da olumsuz görüş beyan etmeli ve olumlu bir yaklaşım gösteriliyor ise bunun şartlarının nasıl olması gerektiğini net bir şekilde ortaya koyulmalıdır.

Müsabakaların oynatılmasına karar verilmesi halinde ise;

  • Müsabakaların seyircisiz oynanmalıdır.
  • Profesyonel ve amatör futbol ligleri Antalya gibi futbol tesisi olan bir veya iki ilimizde  ve otellerde tam  izolasyon şartlarında yapılmalıdır.
  • Basketbol, voleybol ve hentbol gibi ligler ise yine bu branşlar için tesis imkanlarının en fazla olduğu illerde yapılmalıdır.
  • Müsabakalar 3 günde bir yapılacak şekilde organize edilmeli, ligler bilim kurulunun tavsiye ettiği bir zamanda en kısa süre aralığında tamamlanmalıdır.
  • Tüm müsabakaların “şifresiz" yayınlanarak hem tüm vatandaşlarımızın maçları rahatlıkla ücretsiz olarak evlerinde TV’den izleyebilmelerinin yolunun açılması gerekmektedir. Böylelikle, gelirleri çok düştüğü için kulüplere ödemeleri durduran yayıncı kuruluşun reklam gelirlerini artırması suretiyle yükümlülüklerini yerine getirmeleri ve kulüplerin de yayın gelirlerine tekrar kavuşmaları sağlanmalıdır.
  • Bu müsabakaların ve kulüplerin her türlü masrafları ilgili federasyon veya gençlik ve spor bakanlığı tarafından karşılanmalıdır.
  • Maçların oynatılması ile birlikte kulüplerimizin en önemli gelir kaynaklarından birisi olan Spor Toto isim hakkı bedelleri de kulüplerimize ödenmiş olacaktır.
  • Ayrıca turizm sektörü de bu yapılan organizasyonlar ile bir nebze olsun nefes almış olacaktır.
  • Öte yandan, müsabakaların oynatılıp-oynatılmamasından bağımsız olarak, ekonomik olarak çok zor durumda olan ve Covid-19 nedeniyle seyirci dahil birçok önemli gelirinden mahrum kalan kulüplerimizin içinde bulunduğu zor durum göz önüne alınarak, Covid-19 sürecinin başladığı mart ayından başlamak üzere 2019-2020 sezonunun bitimine kadarki sporcu ödemelerine ilişkin gelir vergisi ve SSK ödemelerine muafiyet getirilmelidir.

Covid salgının yıkıcı etkileri ile mücadele ettiğimiz bugünlerde bir de demokrasimiz açısından son derece yıkıcı bir darbe tartışması gündeme getirilmektedir.

Gelecek Partisi olarak tutumuzu yine açık ve nettir:

Türkiye’de yeni bir darbeden, iktidar değişimi için seçim dışında herhangi bir seçenekten, “bir şekilden” bahseden her kim olursa demokrasinin düşmanı olduğunu ilan etmiş olur.

Ülkemizin yaşadığı onca acı tecrübeden, dökülen kandan, kaybettiğimiz canlardan, kararan hayatlarımız ve kaybettiğimiz yılların ardından hiç kimse Türkiye’de seçim dışında bir iktidar değişimini aklının ucuna bile getirmemelidir.

Böylesi bir ihtimali dillendirmek bugün demokrasimizin içine düştüğü içler acısı durumu daha da kötüleştirmek, Türkiye Cumhuriyeti demokrasisini bir tabuta koyup son çiviyi çakmaya kalkmaktır.

Böylesi bir ihtimali ima etmek bugün ülkemizin iktidar eliyle içine sürüklendiği hukuksuzluğu, adaletsizliği, kanun tanımazlığı ve insan hakları ihlallerinin tamamını onaylamaktır.

Türkiye’de seçim dışında iktidar değişimi talep edenlerin sonu hep hüsran olmuştur. Her seferinde kaybetmişlerdir. Çok geriye gitmeye gerek yok İstanbul seçimlerine yapılan hukuksuz müdahalenin sonunda seçim dışında, “bir şekilde”, kazanmaya çalışanların nasıl kaybettiklerini, milletin nasıl cezalarını kestiğini dün gibi hatırlamak yeterlidir.

Türkiye’de gerçek bir darbe tehdidi olursa milletimizin nasıl davranacağı herkesin malumudur. 15 Temmuz hain darbe teşebbüsüne karşı verdiği destansı mücadele hala hafızalardadır.

Demokrasimiz içinden geçtiği yetmiş yıllık sancılı süreçte yönlendirmeli iki tehdidin baskısı altında kalmıştır: Milli iradeyi yok sayan darbeci zihniyet ve bu ve benzeri tehditleri gündemde tutarak otoriter tavırlarını meşrulaştırmaya çalışanlar.

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan ve 15 Temmuz birinci grubun komünizm gelecek diyerek 12 Eylül’ün, irtica gelecek diyerek 28 Şubat diktatörlüğüne zemin hazırlayanlar ikinci grubu oluşturmuşlardır.

Bugün de dolaylı ve doğrudan darbe iması yapanlar da, bu tehdidi sürekli gündemde tutarak otoriter politikalarını meşrulaştırmaya çalışanlar da, demokrasimizin geleceği açısından ateşle oynamaktadırlar.

İktidar, AK Parti ve Sayın Erdoğan son dönemde bu tür gündem değiştirici söylemleri istismar otoriter eğilimlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır..

Kah beş para etmez, akademik olarak çapsız, gazetecilik açısından yetersiz bir rapordaki yarım yamalak bir cümleden bütün ülkeyi darbe tehdidi ile ayağa kaldırıyorlar kah bir siyasetçinin sorumsuz ifadesinden bütün memleketin darbe tehdidi ile savaşması için kendi kendilerini oyalıyorlar.

Ülkemizi bir trol ülkesine, iktidarı bir propaganda şirketine  çeviren bu durum gerçekten traji-komik manzaraların oluşmasına yol açıyor.

Türkiye bir darbe tehlikesi ile karşı karşıya ise, birilerinin darbe yapma ihtimali, imkanı ile ilgili ciddi bir bilgi-duyum varsa Sayın Cumhurbaşkanı çıkıp bunu açıklamalıdır.

Türkiye hala darbelerin yapılabileceği bir ülke ise bu darbeler iktidarın twitter kampanyalarıyla, çocuksu mesajlarıyla sanal alemde değil ülkenin başkenti Ankara’da ciddi bir şekilde meselelere eğilerek engellenebilir.

Bu vesile ile şunu da vurgulamak isterim ki, Korona gerekçesiyle de olsa Sayın Cumhurbaşkanı’nın  45 gündür ülkenin başkentinden uzakta olması doğru değildir. Devletin kritik meseleleri siber güvenliğinden kimsenin emin olmadığı dijital ortamda yapılan toplantılarda değil, sosyal mesafeye dikkat ederek başkentte yüz yüze yapılan toplantılarda ele alınabilir.

Öyle düşünmüyoruz ama Türkiye hala darbelerin yapılabileceği bir ülke ise bu darbeler tweet atarak değil Sayın Cumhurbaşkanının 45 gündür gitmediği ülkenin başkentine ivedi olarak dönmesiyle engellenebilir.

Türkiye hala darbe tehdidi altındaysa, bu darbecilerle sosyal medya mesajlarıyla değil hukuk devletinin mekanizmalarını işleterek mücadele edilmelidir.

Yok eğer bir gerçek darbe tehdidi yoksa; başta Sayın Erdoğan olmak üzere bütün iktidarın önde gelen isimleri ne yapmayı amaçlamaktadırlar?

Bu ülke sosyal medya kampanyalarıyla değil devlet ciddiyetiyle yönetilebilir.

Bu ülke reklam ajansı filmleriyle değil insanımızın ve ülkemizin gerçek gündemiyle dertlenilerek yönetilebilir.

Şubat sonundan beri ülkemizin başındaki ağır musibetleri asgari düzeyde yönetmeyi beceremeyenler, daha da kötüsü önümüzdeki aylarda ortaya çıkan ağır faturayı ve zararı nasıl kontrol altına alacaklarını bilemeyenler gündemi manipüle etmek için olmadık yollara baş vuruyorlar.

Ülkemiz bu kadar ciddiyetsizliği, liyakatsizliği ve sorumsuzluğu kaldıracak durumda değildir.

İktidar bir an önce milleti korkutmaya çalışmak yerine kendi korkularıyla yüzleşmelidir. İktidar, ekonomik faturadan korkmaktadır, sorunlardan korkmaktadır, demokrasiden korkmaktadır, adaletten korkmaktadır, hepsinden daha önemlisi milletten korkmaktadır.

Korktuğu için de liyakatin, adaletin, sağduyunun, demokrasinin ve farklılıkların seslerini bile duymak istememektedir.

Darbeyle mücadelenin yolu daha çok hukuktur, daha çok demokrasidir, daha çok şeffaflıktır, daha güçlü sivil toplumdur, birbiriyle kardeşçe yaşayan insanlardan oluşan bir millet bilincidir.

Fakat ne yazık ki iktidarın getirdiği noktada iktidar partisinin bazı yandaşları bir darbe ihtimalinde beline kaç silah takacağını, kaç kurşun sıkacağını, ne kadar kan dökeceğini, kimlerden nasıl intikam alacağını sıralamakta adeta bir yarışa girmektedir.

Bugüne kadar dış güçlerin işgallerinden 15 Temmuz’da olduğu gibi darbe kalkışmalarına kadar bu millet nasıl mücadele ettiğini, edebildiğini zaten gösterdi. Bugün gelinen nokta neredeyse açıkça siyasi bir mücadelede karşı tarafa korku verme noktasına gelmiştir. Allah aşkına aklınızı başınıza devşirin. Siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Eğer her siyasi görüş darbe karşıtlığı, terörle mücadele gibi sebeplerle silahlanmaya başlarsa iki gün sonra cinin şişeden çıkması durumunda ne olabileceğini hiç düşündünüz mü?

Bakın buradan tüm yöneticileri ve aklı başında olanları uyarıyorum. Kendi iktidarınızı sağlama almak için bu tür şiddet yanlısı bir eğilimi beslerseniz bunun bedelini tüm ülke öder.

Bu ülkede darbe gibi bir alçaklığa kalkışacak olanlar başlarına ne geleceğini 15 Temmuz’da gördü. Size düşen böyle bir ihtimali yapısal olarak ortadan kaldırmaktır. Şiddet ve silah sempatizanlığını beslemek değil.

Son aylarda artan bir şekilde Sayın Cumhurbaşkanı’nın her vesile ile eski Türkiye olarak adlandırdığı  1990’ların alışkanlıkları teker teker ortaya çıkmaktadır.

Önce başta külliye ve bakanlıklar olmak üzere kamu kurumlarında, iktidar çevrelerinde  ve medyada kendilerini hissettiren eski Türkiye aktörleri ve 28 Şubat ideologları şimdi fütursuzca ülkeyi aslında kendilerinin yönettiklerini söylemektedirler.

Kadrolardan ve ittifaklardan başlayan bu eski Türkiye alışkanlıkları siyasi söyleme ve sloganlara da yansımaktadır.

Demokrasiden nasibini alamamış ülkelerin ortak özelliklerinden bir tanesi de dağlara, taşlara ve meydanlara toplumu bölen, ayrıştıran sloganların yazılmasıdır.

Türkiye sloganlardan yıllarca yeterince çekti.

Demokratik ülkelerde ülkede kimlik sorunu sloganlarla ve dikte edici bir üslupla değil, ülke vatandaşlığı etrafında birleştirici, kapsayıcı ve kucaklayıcı bir yaklaşımla çözülür.

Hiçbir slogan siyasi aidiyet bilincinden daha güçlü değildir. Siyasi aidiyet bilincinin temeli de rıza ilişkisine dayalı ortak vatandaşlık ve tarihdaşlık duygusudur.

İnsanların doğal doğuştan veya seçtikleri kimlikler, ayrımsız ve eşit bir şekilde doğal halinde bırakılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı asli ortak bağımızdır. Bu bağımızı koparmak ve zayıflatmak için geçmişte yeterince kötülük yapıldı. Artık buna dur deme zamanı geldi de geçti.

İktidar Türkiye’nin ve Dünyanın içinde bulunduğu bu zor dönemlerde vatandaşlarımızın aidiyetlerini tartışmalı hala getirecek, demokratik olgunluktan uzak, hukuk devleti teamüllerine ve insan onuruna yakışmayan adımlardan kesinlikle uzak durmalıdır.

Demokrasiler bir tehdit ile karşılaştığında çözüm yine demokrasinin kendisidir. Demokrasinin temel unsuru ise düşünce ve ifade özgürlüğüdür.

Dün Dünya Basın Özgürlüğü Gününü kutladık..

Bu vesileyle mesleğini hakkıyla icra eden tüm basın emekçilerimizin Dünya Basın Özgürlüğü Gününü tebrik eder, basınımızın özgür ve bağımsız olacağı günlere biran önce kavuşmalarını diliyorum.

Zira, Basın özgürlüğü esas itibariyle idarecilerin denetlenebilmesinin, toplumun özgürlüğü ve kendini ifade etmesinin başlıca unsurudur.

Maalesef, kimi antidemokratik ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de varolan baskıcı uygulamalardan ötürü basın sektöründe bir varoluş kaygısı vardır.

Ülkemiz, uzun bir süredir demokrasi, ifade hürriyeti ile insan hak ve özgürlükleri konusunda gerileme yaşarken, daha fazla demokrasi vadeden başkanlık sistemi aksi bir etki yaratmış ve sorun daha da derinleşmiştir.

Ülkemizde maalesef, kamu kaynaklarını kullanılarak yandaş çevrelere aldırılan medya organları ile medya, hükümet bildirileri ve propagandasını yayınlayan birer araç haline getirmiştir. Bu mekanizmanın dışında kalıp gerçekleri yazma ve milletin sesini duyurma işlevini yürüten az sayıda basın emekçisi ise cezalandırılmaktadır. Soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalarla birlikte bir de RTÜK aracılığı ile de yüksek para cezaları ve kapatma kararları uygulamaktadır.

Ülkemiz basın özgürlüğü 2020 yılı endeksinde, 180 ülke arasında 154. sıradadır. Bunun  nedeni son yıllarda gazetecilere yönelik artan baskılar nedeniyle, uluslararası kamuoyunda “dünyanın en büyük profesyonel gazeteci hapishanesi” olarak nitelendirilmesidir.

Artık sıradan bir uygulama haline gelen uzun süreli tutukluluklar, yasal başvuruları hukukun etrafından dolanmak suretiyle reddedilen gözaltındaki gazetecilerin durumu hukukun üstünlüğünün Türkiye’de bir yad-ı cemil olarak kaldığının ifadesidir.

Geçtiğimiz ay  yürürlüğe girerek çete, rüşvet, gasp suçlarına örtülü af getiren infaz düzenlemesinin düşünce suçlularını ve gazetecileri kapsamaması da hukukun etrafından dolanma marifetidir.

Tablo her ne kadar iç karartıcı olsa da, asla yeise kapılmamalı, umudumuzu yitirmemeliyiz. Bugünlerin geride bırakılacağı bir Gelecek için hep birlikte mücadele vermeliyiz. Mesleğini hakkıyla icra eden tüm basın emekçilerimizin Dünya Basın Özgürlüğü Gününü bir kez daha tebrik ediyor; basınımızın hukuk devleti normları ölçüsünde özgür ve bağımsız olacağı günlere biran önce kavuşacağına dair inancımı  yinelemek istiyorum.

Bu kasvetli gündem ve söylemler bizleri ümitsizliğe değil, daha çok çalışmaya sevk etmelidir. Hiç kimsenin tereddütü olmasın. Gelecek Bizimdir. Gelecek Türkiye’nindir. Allaha emanet olunuz."

 

https://www.enpolitik.com/haber/321323/gelecek-partisi-lideri-ahmet-davutoglu-sordu-simdi-de-issizlik-fonuna-mi-goz-dikilmistir.html

Sizin Yorumunuz:

*
*