Türk Milliyetçiliğinin parlayan yıldızı Yavuz Ağıralioğlu 'ülke meselelerini' Enpolitik'e anlattı...

Türk Milliyetçiliğinin parlayan yıldızı Yavuz Ağıralioğlu 'ülke meselelerini' Enpolitik'e anlattı... | enpolitik.com
Eklenme Tarihi: 31.12.2019 12:33:01 - Güncellenme Tarihi: 28.05.2020 19:35:23

Mustafa Toygar önyazı: 

Sanırım 1997 yılıydı...

İzmir’de henüz görevli bir Binbaşıydım. Bir arkadaşım, beni Nizam-ı Âlem Ocaklarının gecesine davet etmişti.

Akşam mesaiden sonra sivillerimi giyip arkadaşımla birlikte açık havada yapılan o geceye katıldım. Tabi kenarda duruyorum.

Biz gittiğimizde; kalabalık bir genç grup ve kürsüde konuşan yaşı 23-24 yaşlarında genç bir delikanlı. Bir süre dinledikten sonra nutkum tutuldu.

“Kim bu delikanlı” diye sorduğumda,

“Nizam-ı âlem Ocakları Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu” dediler.

Hitabeti, münevver tavırları, aydın birikimi beni mest etmişti.

Çok mutlu olmuştum…

Muhsin Yazıcıoğlu’nu; böyle genleri seçtiği ve yetiştirdiği, liyakatlerine bakarak, başkanlık yöneticilik verdiği için bir kat daha sevdim.

Yavuz Ağıralioğlu Alperenlerine konuşma yaparken, Necip Fazıl Kısakürek’in Gençliğe Hitabesi aklıma gelmişti.

“İşte Üstat o gençlik karşında duruyor” dedim.

Ne diyordu Üstat Necip Fazıl:

“Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...

‘Zaman bendedir ve mekân bana emanettir! ‘ şuurunda bir gençlik...

Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hâkimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah’ın Kur’an’ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türk’ü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören...  Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik...

Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız? " diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik...

Halka değil hakka inanan, meclisinin duvarında "hâkimiyet hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik...

Emekçiye "benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın! ", kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın! ", ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...

……

"Kim var! " diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "ben varım! " cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur! " duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin bir gençlik...

….

Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiç birini beğenmeyen, onlara "siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi! " diyecek ve gerçek Müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...

Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, o'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve o'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...

Üstadın Gençliğe hitabesini kısaltarak buraya aldım.

Evet, ben mutlu olmuştum, Üstadın tarif ettiği gençliği, başlarında Başkanları olmak üzere görüyordum. Ve kendi sesiyle söylediği gençliğe hitabenin son sözleri kulaklarımda çınlıyordu:

“Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
           Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es! ..”

O günlerde Alperenlerin Başkanı olan, bugün İstanbul Milletvekili ve İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu ile uzun bir söyleşi yaptık. Teknik sıkıntılarımız nedeniyle bu söyleşiyi biraz da geciktirdik af ola..

Yavuz Bey’e aklımıza gelen her şeyi sorduk; kendisi ile ilgili, partisi ile ilgili, ülkemizle-milletimizle ilgili, Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili.

Tüm sorularımıza samimiyetle cevap verdiler. Teşekkür ediyoruz.  İyi okumalar dostlar… (Mustafa Toygar/Melek S. Tunç enpolitik)

 

MUSTAFA TOYGAR: KENDİNİZDEN BAHSEDER MİSİNİZ?

Bunu demeseydin iyiydi…

ANKARA’YA NE ZAMAN GELDİNİZ?

-Efendim ben 1990 yılında Mektebi Mülkiye’ye geldim Mektebi Mülkiye’ye geldiğim günden beri Ankara’dayım. Gençlik yıllarımın en hızlı ve ateşli zamanlarında da burada yaşadım. İdealizm adına, memleket millet sevdamız adına, ettiğim en hayırlı emekleri de o 90’lı ve 2000’li yıllar arasında rahmetli Muhsin Başkanla beraber verdim. Mektebi Mülkiyede siyaset konuşmak, mektebi mülkiyede memleket meselesi konuşmak; sair yerlerde konuşmaktan daha kıymetli keyifli bir iştir. Ailem de 1990’dan beri siyasetin içinde bir ailedir. Ben dedesi babası MHP’li-Ülkücü bir ailenin evladıyım. Ülkücü milliyetçi camianın içine doğdum. Memleket millet mesuliyetini siyaset vasıtasıyla memleket millet hizmetine dönüştürme heveslerimi gençlik yıllarımın azığı ettim. Şimdi de aynı heveslerle memleket millet hizmeti etmeye gayret ediyorum. Şeref izzet Allah’ındır.

NİÇİN SİYASET? MESLEĞİNİZ OLDUĞU İÇİN Mİ?

Bu işler bizim için bir meslek değildir yani ben siyaseti bir meslek olarak yapan bir kardeşiniz değilim. Ben siyaseti, inanarak inandıklarımı hâkim kılma mücadelesinin olmazsa olmaz vesilesi sayarak yapanlardan biriyim. Bunu biraz mezar hazırlığı gibi yaparım. Ona inanırım yani ötelere götüreceğimiz hayırlı işler varsa o hayırlı işler insanlara faydalı olabilmek işleridir.

NELERİ KAYBETTİK, NELERİ ARIYORSUNUZ?

Türk milleti insanlığın miğferi olmuş bir millettir. Mazlumun zırhı olmuş bir millettir. Türk, kendi hakikatini bulabildiği her zeminde insanlığın huzurunu temin eden bir güç merkezidir. Türk kendi hakikatini kaybedince kendini kaybetmiş, Türk; aynı zamanda huzurunun da kaybolduğu dönemin aslında sebebi olmuştur. Dolayısıyla aslında biz yeniden dünyanın huzura nizama intizama kavuşmasına dair cümleler kuruyorsak, bu cümlelerimizin merkezinde bütün varlık hikmetiyle Türk’ü bulmaya çalışıyoruz. Türk, eskiden olunası sevilesi kendisine tabi olunası kendisiyle komşu olunası, kendisiyle yoldaş olunası, kendisiyle arkadaş olunası, kendisiyle aslında bir memleket içerisinde bir ve beraber olunası bir iradenin adıydı.

Nice zamandır Türk, kendi muhtevasını kaybettiği için hem kendi bölgesinde hem kendi vatanında iç âleminde huzursuzluğun sebebi haline geldi. O yüzden aslında siyasi taleplerinin içerisinde, -muhtevasını kastederek söylüyorum zarfını değil mazrufunu kastederek söylüyorum- aslında Türk’ü bulmaya çalışıyoruz. Türk’ü bulduğumuz zaman tıpkı 1000’li yıllardan 2000’li yıllara kadar süreç içerisinde insanlığın böyle müstesna dönemleri vardır diyorsanız hem Kafkaslar’da hem Balkanlar’da hem de Ortadoğu’da bu müstesna dönemlerde Türk  bütün hakikati ile adaleti hakim kılmış nezaketi zarafeti müessesleştirmiş, medeniyete kalbetmiş bir camiyi, havrayı, kiliseyi bir havza içerisinde yaşatabilmiş dillerin dinlerin mezheplerin birbiriyle kavga etmeyeceği bir siyasal iklimi oluşturabilmiş ve bunu adaletle taçlandırmış bir milletten doğuyor ve tevarüs ediyor bizim sorumluluklarımız. Bir tarafı ile sorumluluklarımız o, bir tarafı ile çocuklarımıza içinde huzurla yaşayabilecekleri bir vatan bırakmak.

 

PEKİ, NE YAPMAYI DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Bir tarafıyla Allah’a kuluz, kulluğumuza havi bir siyasi mesuliyet bu… Yani Allaha verdiğimiz sözü tutacağız. İyi insan olacağız. Bir tarafıyla, ceddimize layık olacağız. Bize bıraktıkları vatana sadık insanlar olacağız. Bir taraftan çocuklarımıza sadık davranacağız. Çocuklarımıza iyilik yapacağız onlara da içinde hür şekilde yaşayacakları müreffeh bir vatan bırakacağız. Çocuklarımıza, insanlığın sorumluluğunu taşıyabilecekleri bir şuur bırakacağız. Bir tarafıyla, ahiret hazırlığı gibi bir tarafıyla, kulluk gibi bir tarafıyla, memleket millet sevdası gibi bir tarafıyla, insanlığa bir borç gibi yani hepsini ihtiva eden; yani bir şey yaparken hepsini ifade etme gayreti bu. Bütün çevresi bu olan bir iş siyaset bizim için.  Yani hem insanlığa, hem efendimizin ümmetine hem Türklüğe vazifeler.  Hem devlete millete hem çocuklarımıza vazifelerimizi ifade eder.

MUHSİN YAZICIOĞLU İLE NE ZAMAN NASIL TANIŞTINIZ?

Rahmetli Muhsin başkan babamlar kuşağıdır. Cezaevinden çıktıkları zaman ülkücü hareketin rahmetli başbuğ ile halef–selef olduğuna dair cümleleri ile bizim zihnimize düşerdi liseli yıllarımızda. Dolayısıyla bizim gönlümüzde ülkücü hareketin memleket millet iktidarının ülküsünün mürüvvetini görmek hevesi olanların yeni yol başçısı gibi düştü gönlümüze. Üniversiteye geldiğimiz zaman üniversite yıllarımızın başında MHP içerisinde fikri birtakım tartışmaların olduğu zamanlara tevafuk ettik. Akabinde bir ayrılma süreci oldu. O sürecin her safhasında rahmetli Muhsin Başkan ile beraberdik. Öyle tanıştık.

 

 

MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN HELİKOPTERİNİN DÜŞMESİNİ BİR SUİKAST OLARAK MI KAZA OLARAK MI DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

Bu mesele şöyle, Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir kardeşi olarak konuşmaya gayret etsem de konuşmaktan hicap duyacağım bir meseledir bu. Hiçbir partinin meseleye taraf olarak cümle kurmasını doğru bulmam.  Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadeti bir parti meselesi değildir. Onun gardaşlarının ona gardaşlık etme meselesidir. Onun ülküdaşlarının ona ülküdaşlık hukuku ile ona sahip çıkma meselesidir. Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadet süreci, Muhsin Yazıcıoğlu’nun uğradığı bu gadrin arkasından sorulamayan hesap, bir partinin meselesi değildir. Adam olan ona yol arkadaşı olan vatan millet derdi olan; onun tekabül ettiği hassasiyetleri kendisinin de hassasiyeti sayan herkesin namus borcudur.

'Bu meseleyi konuşmaktan hicap duyuyorum’

 

SORU- DEVLETİN BİR MESULİYETİ VAR MIDIR?

Hususi olarak bu meseleyi konuşmayı sevmiyorum. Çünkü Muhsin Başkan vefatından bu kadar sene sonra bir röportajda mevzu edilecek bir adam değildir. Vefatından sonra bir Allah’ın kuluna bir şey yapılamamış hesabı sorulamamış,  uğradığı ağır istiskalin ağır ihmaller serisinin, uğradığı derin saldırının; bu arkasındaki devlet ihmallerinin, kasıtların, kusurların, kabahatlerin, hepsinin üstüne ekle ekle… 10 yıl sonra Muhsin Başkanın arkasından hiçbir şey yapmamış bir adam olarak cümle kurarsam benim utancım büyür.

O yüzden ben ne Mecliste bir konuşma yapıyorum, ne bu tür sorulara cevap veriyorum, vermemeye çalışıyorum aslında daha çok sebebi o. Çocuklarımıza birisi hak etmedikleri kötü muamele edince gidip onlara müdahale ediyoruz. Rahmetli Muhsin Başkana, arkadaşlarımıza yapılan bu alçak teşebbüsün arama kurtarma dedikleri, “aramama kurtarmama” süreci de dahil hiçbir Allah’ın kuluna hesap sormak cihetiyle bir şey yapamamış olmak yeteri kadar utanç verici.

Bir de bunun üstüne 'şöyle oldu böyle oldu' gibi cümleler kurmak bizim işimiz değil, benim işim değil aslında .. 10 sene geçmiş ve hiçbir şey bulunamamışlığının üstüne bir de ilave cümle kurarak utancımı büyütemem. Elime devlet imkânı geçerse adaletin önünde diz çöktüreceğim insanlar olduğunu düşünüyorum.

Bu süreç içerisinde yapılabilseydi belki şu yapılabilirdi: Aramama kurtarmama süreci çok sıkı takip edilebilseydi onun arkasından da yürünebilirdi. Çünkü esas problem orada. Görünen, çok bariz olarak şudur: Ciddi olarak arama kurtarma işi eksen kaydırılarak aramama organizasyonuna dönüştürülmüş. Bunun üzerine gidilip, kimin yaptığının üzerinde durulsaydı, o karartmanın arkasındaki sebepler silsilesi de ortaya çıkarılabilirdi. Orda da hatırı sayılır bir utancımız var bizim. Bu anlamda hiç kimseyi suçlu saymıyorum. Kötülük eden kötülüğünü planlar zaten. İyilik mesulü olan iyilik adına ne yapmıştır onun hesabını versin. Biz iyilik tarafında olup hiçbir şey yapanlarız dolaysıyla bizim hissemize utanç ve hicran düştü.

 

NİÇİN İYİ PARTİ? İYİ PARTİYE GİRİŞİNİZ NASIL OLDU?

İYİ parti … Türk siyasetinin iki türlü kıymeti var benim nazarımda. Sayın Meral Akşener’i 28 Şubat’ın netameli zamanlarında bildim. Ben o zamanlar Nizam-ı Âlem Ocakları Genel Başkanı idim. O zamanın antidemokratik şartlarında gadre uğramış herkesin hakkını hukukunu savunan hür bir sesti. Tansu hanım da öyleydi, Rahmetli Hasan Celal Güzel de öyleydi, Rahmetli Muhsin Başkan da öyleydi. Bu dört ismi gençlik yıllarımızda hafızamıza, o zor zamanlar da şöyle nakşettik. Biz, dünya dünyaya kalsın; ama bu dört ismi bugün yaptıkları sebebiyle asla unutmayacağız. Bize yaptıkları bu iyiliklere hiçbir zaman sırtımızı dönmeyeceğiz ve vefasızlık etmeyeceğiz. O gençlik yıllarımızda kavlimizdi bu. Bu kavlin hep arkasında durdum.

Meral Hanımla hiç tanışıklığımız yoktu. Genel Başkanımızın kendi siyasi mücadelesinin içinde benim ne temasım oldu, Genel Başkanla ne irtibatım ne istişarem oldu.  Ama ne zaman bir nezaketsizlik etseler Meral Akşener’e, 28 Şubat’ta bize göstermiş olduğu hamiyeti borç bilip mutlaka mukabele ettim ki “Bu yaptığınız nezaketsizlik bizim için utançtır ayıptır yapmayın böyle şeyler. Akşener millet iradesi örselenirken hepiniz sustunuz o gür bir sesle bağırdı” diye mukabele ederdim.

Genel Başkan, seçim sathına girilirken çağırdı. Türk siyasetinin duymaya pek aşina olmadığı nadir rastlanan bir nezaketle beni davet etti. Bu çok kıymetlidir bende.

Şöyle bir şey söyledi: "Rahmetli Turgut Özal çok genç yaşta siyasete girdi ve genç bir kadroyla 20 yıl siyasetle devlet millet hizmeti gördüler, yaşlandılar. Tayyip Erdoğan da siyasete genç başladı o da genç bir kadroyla elinden geldiği kadar yapabildiği kadar inandığı kadar mücadele etti yaptı."

"Ben" dedi Meral Hanım, "Tayyip Beyin siyaseten sözünün bitirdiğine inananlardanım. Yani yürüyeceği yolu kalmadı onun. Dolaysıyla mücadele edeceğim. Türkiye’nin savrulduğunu düşünüyorum. Ben bununla mücadele edeceğim. Doğrusunu Allah bilir. Beraber mücadele edelim" dedi.

Sonra ilave etti ve bu ilaveyi Türk siyaseti adına mesuliyet ciddiyeti olarak algıladım.  Şöyle dedi: "Olur da muvaffak olamazsak devletimizin hizmetini göresiniz diye size bir koşu parkuru veriyorum. Memleket millet hizmeti görün diye size 20 yıllık avans veriyorum."

Bu çok hamiyetli bir davettir… Nazik bir davettir, çok zarif bir davettir. Türk siyasetinin de pek duymaya aşina olmadığı bir tarzdır bu.

'Ben mücadele edeceğim beraber mücadele edelim olmaz da muvaffak olamazsak benden sonra bu bayrak yarışı devam etsin diye gençliğin önünü açmak gençliğin koşacağı kulvarlar açmak…' Türk siyasetinin şimdiye kadar pek bu düzeyde şahit olduğu bir şey değildir.

"Trabzonluluğumuzdan kinaye bir şeydir bu: Biz ters komutla çalışırız"

 

 

Türk siyasetinde bir siyasal korku iklimi hâkim iken,

Tayyip Bey’in eline geçmiş olan siyasi kuvvet ve onu kullanma şekli Türkiye’de ona itiraz edilemez bir siyasal güç haline geldi getirildi. Kendisi de bunu tetikleyecek bir siyasal üslup geliştirdi. Dolayısıyla bizim ülkücülüğümüzden. Trabzonluluğumuzdan kinaye bir şeydir bu: Biz ters komutla çalışırız. Güçlüye güçlü olduğu için eyvallah etmek, bir adama zengin olduğu için itibar etmek, bir adamdan çekiniyormuş gibi hak etmediği halde iltifat etmek bizim tenezzül edeceğimiz işler değildir.

 

"İtibar itirazdadır"

 

Türkiye’de rahmetli Muhsin Başkanın gönlümüze nakşetmeye çalıştığı bir ahlaktı o. Mücadele etmek için içinde bulunduğumuz şartlara değil, kalbinize bakacaksınız. Karşınızdaki adamın gücüne değil imanınıza iradenize bakacaksınız. Dolaysıyla, doğrusunu tabi ki Allah bilir Türkiye’de yanlış yaptığını söyleyebilmek başımızdaki idarecilere korkmadan, yutkunmadan, kabalık etmeden yanlışlarını ifade edebilmeyi çok kıymetli buldum. Herkesin tabi olduğu sadakat göstererek itibar bulduğu siyasal alanda ben itibarın itirazda olduğuna inandım. İtibar itirazdadır. Niye itirazdadır herkes kendi yerini mevziisini kollarken yanlışları görmezden gelip lidere sadakat cümlesi kurarken yanlışları onun gözü içine baka baka kırmadan dökmeden kabalaşmadan söyleyebilmek siyasetin yeni yol haritasını belirleyecek kadronun olmazsa olmaz vasfıdır bence… o yüzden İYİ Parti.

"İftiraya uğradık ama iftira etmedik"

İYİ Parti Türkiye’de çok dezavantajlı şartlarda siyasal iklimde doğdu, kuruldu, kurulduğu şartlara rağmen Türk siyasetine bir siyasal çeşitlilik sundu. Biz siyasete yeni bir soluk getirmeye gayret ediyoruz. Tabi ki takdir Allah’ın tabi ki teveccüh milletten olursa bu parti kurumsallaşabilir. Biz kırmadan hakaret etmeden, kabalaşmadan, rencide etmeden, insanların kişilik haklarına dokunmadan insanların eleştirilebilme imkânlarını kendilerine vermenin siyasetin demokrasinin kalitesini yükselteceğine inananlardanız.  Bu hakkımızı kullandık ve sebep olduğumuz girdiğimiz seçimlerden aldığımız neticeler ve milletimizin bize karşı göstermiş olduğu teveccühü ile birlikte vesile olduğumuz siyasal sonuçlar, hem demokrasinin seçenek zenginliği, hem Türkiye’de demokrasinin kalitesini yükseltti.

O yüzden isabet ettirdiğimizi düşünüyoruz. İyi Parti tercihimiz riskli siyasal iklim dolaysıyla ve içinde tutulmaya çalışıldığımız parantez dolayısıyla riskli ama ona rağmen kararlılıkla yutkunmadan bize atılan iftiralara aldırmadan aldırış etmeden ve bize iftira atanlara iftira etmeye teşebbüs etmeden en kıymetlisi de o bence, biz iftiraya uğradık ama iftira etmedik biz gadre uğradık ama kimsenin gadre uğramasına çalışmadık. Biz nezaketsizlik gördük kimseye nezaketsizlik etmedik. Biz kimseye hakaret etmedik hakarete uğradık. Dolayısıyla siyasette sebat ederek geldiğimiz yeri şöyle kıymetli buluyorum: hohlaya hohlaya Türk siyasal iklimin o buzdağını erittik. O yüzden ben kıymetli buluyorum İYİ Parti sürecini…

İYİ PARTİ TEPKİ OYLARI ÜZERİNE Mİ HAREKET EDECEK YOKSA BİR İDEOLOJİK ÇİZGİSİ VAR MI?

AK Parti’nin iktidar olduğu yılların muhasebesinin iyi yapılması lazım. AK Parti sadece bir partinin iktidarı değil, AK Parti Türkiye’de Türk sağının Türk muhafazakârlığının mukaddesatçılığının Türk tasavvufunun Türk cemaat tipi örgütlenmesinin aklınıza gelebilecek tüm şubeleri ile aklınıza gelebilecek Türk sağının finali aslında… Ne CHP CHP, ne sağ, sağ, ne sol, sol.. Herkesin yerini oynattı. Artık Türkiye’de yeni bir siyasal zemin oluşturmak durumu hasıl oldu.

Türkiye’de artık siyasal aidiyetlerinden çok, iş yapma şekliyle insanlarda itibar bulacak. Artık yeni zemin o. Neye inandığından çok ne yaptığının itibar göreceği bir zaman dilimindeyiz. Sen neye inanırsan inan, inandıkların sana, memleketine, milletine, 'adam gibi' hizmet etme mesuliyeti yüklüyorsa bir kıymeti vardır. Dolayısıyla çok mukaddes kavramlarla konuşup çok ulvi mesajlarla bu kürsülerde nutuklar irat edip berbat işler yapıyor olmak, Türkiye’deki siyasal zemini bu hale getirdi. Yani insanlar güzel konuşup, berbat işler yapanlardansa, güzel konuşmasa da iyi işler yapanları tercih etmeye başladı. Bu yeni siyasal zeminin öncelikleri var. Aidiyetlerin, ideolojik kompartımanların daha önemsiz hale geldiğini daha silikleştiğini, yeni dönem gençliğimizden  görebilirsiniz. Neye inanırsanız inanın, hak ettiğiniz mevki ele geçirmek, hak etmediğiniz mevziden el çektirilmek, devletinizi sadece 'hesap sorarken' değil, 'hesap verirken' de görmektir… Adaletli bir devletin, adalet mekanizması içerisinde; dili, dini, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun, hukukun önünde eşit olabilmek, eşit vatandaşlık yani statü olarak vatandaşlığımızın hukuk önünde bizi eşitleyebildiği bir zeminde, hak ettiğimiz mevkilere gelmekten ibaret bir Türkiye nizamı hayal etmek… Hepsi bundan ibarettir.

 

Şimdi, biz bir taraftan da mukaddesatçılığın iktidarında, savunduğumuz yerleri tedavi etmek zorundayız yani iktidarını sağlama almak için Osmanlıya yaslanıp cumhuriyete bühtan etmek, Abdülhamit’e yaslanıp Atatürk’e bühtan etmek, Enver Paşayı seviyorsan Atatürk’e sövdürmek, falan gibi bu alanlara sıkıştırılıp oralardan oy devşirme heveslerinden kurtarmak, ülkeyi, kimi ne kadar seversen sev insanlara sevgisine hürmetsizlik etmemek, birini sevmek için birine sövmek zorunda olmamak…

"İdeolojik kompartımanlarımız yok"

 

İYİ PARTİ İLE TÜRKİYE’DE NASIL BİR İKLİM TASAVVUR EDİLİYOR?

Memleketi bütün kıymetiyle sevebilmek bütün kuvvet ve kıymetiyle sarıp sarmalayabilmek, yani Abdülhamid’i seviyorsan Mustafa Kemal Atatürk’e sövmek zorunda değilsin. Mustafa Kemal Atatürk’ü seviyorsan, Enver’e sövmek zorunda değilsin. Hepsini bilip, kendi tarihini bilip, kimi ne kadar sevebileceğine kendin karar vereceksin. Hiç değilse kendi milletinin sevdiklerine hürmet edebilecek yeni bir siyasal zeminin inşa edilmesi lazım. Bizim bu konuda hatırı sayılır miktarda hata yaptığımızı düşünüyorum. O hatalardan ders çıkarmak İYİ Parti için çok zor değil, yani ne yapacağını, dört başı mamur belirlemese de ne yapmayacağı bellidir İYİ Partinin.  AK Parti’deki arkadaşlarımızın düştüğü hatalara düşmeyecek. O iyi bir imtihan dönemi oldu. Dolayısıyla ben Türkiye’de siyasal zemini birleştirerek yönetmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Mesela Alevi seçmen yok bizde, Kürt seçmen yok, Gürcü seçmen yok, Laz seçmen yok, "seçmen" var sadece… Neye inandığının bir önemi yok. İnsanlar inancında, Allah tarafından muhtar bırakılmış. Allah dinini indirmiş inancında serbest bırakmış. İnananlara bu, inanmayanlara bu denemez. Şuna inananların ülkesi değil burası: -Tabi ki Müslüman Türk Yurdudur burası- ancak bu ülkede İslam icbar ederken zorlayıcı değil, müjdeleyici, korkutucu değil, sevdirici olmak zorunda. Şimdi görünen şey şu, mukaddesatçılığımızın önünde bizim değerlerimiz aşındırıldı. Korkutan, tahkir eden, rencide eden, insanların kalbini kıran, yoran, insanların kulaklarını tırmalayan, yani insanlarda zarafet tedai ettirmeyen siyasal iklimi kendi mukaddesatımızı da aşındıracak şekilde savunuyoruz.

Dolayısıyla aslında biz kendi mukaddesatımıza da zarar veriyoruz. O yüzden biz, devletin yeni siyasal sürecinde mesuliyet alanını ve  yerini belirlerken insanları, birey olarak hedef alan  'insanı yaşat' prensibi zaviyesinden ele alıyoruz. AK Partinin finalinin bu kadar başarısız olmasının "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" diye başladıkları yarış: "Partimi yaşatmazsanız sizi yaşatmayacağız" tehditlerine döndü.  Bu aradaki savrulmayı biz tedbir olarak gördük ve tedbirlerimizi şöyle aldık; insanların keyfine bırakılmayacak kurallar manzumesinin ülkesini kurmak zorundayız hepsi bu. Kurallar ülkesi… Çerçevesi o. İdeolojik kompartımanlarımız yok.

 

MEVCUT BAŞKANLIK SİSTEMİ HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Mevcut başkanlık sistemine itirazlarımız vardı. İtirazlarımıza konu olan her şeyin, bir yılda ne kadar kötü sonuçlar verdiğini gördük… Tayyip Bey de gördü. Tayyip Beyin tarif ettiği ‘Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemini’ kendisinin de tam olarak bilmediği, kendi kuvveti haline dönüştüreceğini düşündüğü sistem, bir yıl geçmeden kötü sinyaller vermeye başladı.

"Tek bir kişinin bütün gücü elinde bulundurduğu bir 'keyfokrasi'"

BU SİSTEM BELLİ Kİ YÜRÜMÜYOR, PEKİ SİZ NASIL BİR SİSTEM DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

İyileştirilmiş parlamenter sistem istiyoruz. Bunu derken adı ile ilgi bir sorunumuz yok adı önemli değil muhtevası. Çünkü parlamenter demokrasi ile ilgili milletimizin hafızasında şöyle bir yer vardır. Eski dönem: Her bir buçuk yılda hükümet düşer, istikrarsızlıklar dönemi… bozulan ekonominin etkilerinden kaynaklı bir dünya savrulma… Parlamenter demokrasiyi istemenin ardında, eskiye özlem ve birkaç yılda bir hükümet kurma yok tabi ki… Çocuk değiliz. Türkiye de iyileştirilmiş parlamenter sistem derken hususi olarak kastettiğimiz şu: güçler ayrılığı. Yani iktidarın sınırsız yetkilerle donatılmadığı yargının, yasamanın, yürütmenin, birbirini denetleyebildiği ve bunlar arasındaki ahengin gözetildiği… Tek bir kişinin bütün gücü elinde bulundurduğu bir 'keyfokrasi' yönetimine taşımaması gerektiğini düşünüyoruz… Dolayısıyla iyileştirilmiş parlamenter demokrasinin merkezinde kuvvetler ayrılığı vardır. Kuvvetler ayrılığını tesis edemezsek, yargının siyasallaşmasının önüne geçemeyiz bu ülkede… Yasamayı, yürütmenin tasallutu altından kurtaramayız. Millet iradesinin tecelligahı olan meclisi önemli hale getiremeyiz. Meclisi önemli hale getiremez isek, milletin temsil imkanlarını sağlayamazsak, memlekette iyi diye sunduğumuz bu model siyasi nepotizme döner, akraba eş dost memleketine döner dedik.  Yanıldığımızı görseydik bunu söylemekten imtina etmezdik. Cumhurbaşkanı seçimlerde meydanlarda bu sistemi şöyle cümleler kurarak ikna etmeye çalıştı: "Ben başkan olursam ekonomiyi ayağa kaldıracağım. Ben başkan olursam faizleri indireceğim. Ben başkan olursam ihracatı patlatacağım. Ben başkan olursan memlekette adaleti hâkim kılacağım. Ben başkan olursam terörü bitireceğim. Ben başkan olursam ülkenin dış güvenlik problemlerinin tamamını kaldıracağım…" Öyle bir tablo çizildi ki başkan olursa memleket bir sene de abat olacaktı.

"Parti içi demokrasi liderlerin mevzu etmeyi sevdiği ancak tatbik etmekten pek haz almadığı bir husustur"

SİYASİ PARTİLER KANUNUN NE YÖNDE NASIL DEĞİŞMESİ LAZIM?

Siyasi Partiler Kanunu’nun değişmesi lazım. Siyasetin finansmanı dâhil, memlekette siyaset vasıtasıyla devlet etme imkanını eline geçirenlerin devlet imkânlarını kendi çıkarlarına kullanması devleti kirleten bir iştir.

Milletvekillerinin seçilme süreçlerinde işletilen mekanizmanın ve siyasetin, devlet yönetimini eline alan partiler aracılığıyla zenginleşme manivelası haline gelmesinin de önüne geçilmelidir…

Siyaseti kirleten iki şeydir: Birincisi seçimdeki adaletsizlikler ve mekanizmanın demokratik olmaması millet iradesine açık olmaması liderlerin iki dudağının arasına sıkışmış olması ikincisi siyasetin finansmanıdır.

Bu iki şeyi düzeltmeden Türkiye’de sistemin düzelmesi mümkün değildir. "Ben sana destek vereyim sen bana oy ver, ben sana para kazandırayım sen bana hizmet edecek basın unsurlarını satın al, basın unsurlarını satın alırsan ben senin vergi borçlarını sildireyim…"

Bu kirli ilişkiler ağı siyasetin finansman heveslerinden kaynaklanır. Siyasetin finansman hevesinin sebebi liderin güçlü olma arzusundandır. Bu kuvvetli olma arzusu parti içi demokrasiyi işletemez hale getiren bir cinnet mekanizmasıdır.  Ayrıca, bunların hepsinin düzelmesi lazım ki demokrasinin kalitesi düzelsin.  İngiltere’de kaldırdılar mı bilmiyorum "recall" diye bir sistem vardı: Beğenmediğin milletvekilini geri çağırıyorsun.  Hoş Türkiye’de bunun canını çıkarırlar da bu mekanizmanın…

Demokrasi öyle kaliteli bir hal almalıdır ki biz demokrasi vasıtasıyla yetki verdiğimiz insanlar bizim yaşam kalitemizi yükseltmelidirler. Yani aslında ahali milletvekilleri vasıtasıyla şöyle bir mesaj verir: "Biz bu işlerle uğraşamayacak kadar meşgul ve yoğunuz. Size vekâlet verelim siz de lütfen bizim yaşam konforumuzu artırın. Bizim çocuklarımızın gelecek endişelerinden bizi kurtarın. Biz çocuklarımızın gelecek endişelerinden kurtulmuş, hayatını mutlu mesut yaşamak isteyen insanlarız ve bu yüzden sizlere vekâlet veriyoruz."

Vekâletini aldığımız insanların huzurunu kaçırmaktan ibaret bir şey oldu bu sistem… Vekâletini alıyoruz ki huzurlu yaşatmak için. İlk yaptığımız memleketin huzurunu kaçırmak… Dolayısıyla bunu partiler kanununu değiştirmek, demokrasinin temsil imkânlarını uluslararası standartlara getirmek ile sağlayabiliriz. Bu anlamda Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Hatırı sayılır bir demokrasi tecrübemiz var. Nihayet parti içi demokrasi liderlerin mevzu etmeyi sevdiği ancak tatbik etmekten pek haz almadığı bir husustur. Platonik aşk gibidir bir nevi… Severler asla evlenmezler.

 

Önemli olan herkesin temsiline imkân vermek. Bunların hepsini, milletin temsilini en yükseğe çıkaracak bir sisteme dönüştürmek… Liderlerin parti tabanlarının ve milletin tercihlerini hiç dikkate almadan kendi işine yarayacak ve kendine sadık olacak adamları seçme hevesinden kurtulması lazımdır demokrasimizde.  Yani 'bu adam bana sadık mı' yerine, 'bu adam milletine hizmet eder mi’yi seçebilmek o anlamda da lider yerine, yerelde onlara hizmet edeceklere imkân vermek gerekir. Yani insanlar seçtikleri vekillerine hesap sorabilme imkânına kavuşturulmalıdır.

Bir vekil bir daha seçilemeyebileceğini düşünürse, milletine verdiği sözü tutmak için çalışır.

Ama 2nasıl olsa benim liderim buradan olmasa da başka bir yerden aday gösterir ve seçtirir ya da seçilemezsem de benim konforumu makamımı başka bir şekilde temin eder" diye düşünürse o vekilin vicdanını tutamazsınız artık. Vekilin vicdanı ile onu seçen seçmenlerin iradesini karşı karşıya getirmek lazımdır. Onu getirmediğiniz zaman demokrasiyi kontrol edemezsiniz

BÜTÜN BUNLAR YILLARDIR KONUŞULUYOR, ÇÖZÜM EĞİTİM SİTEMİNDE OLABİLİR Mİ?

Siyaset sonuçtur aslında… Siyaset sebepleri organize etmek zorundadır bir yerde. Mesela ben muhtarlığı kendi iradesi ile bırakmış birisini hatırlamıyorum…  Adam otuz sene kırk sene muhtardır ve muhtar ölmek ister. Meslek odalarında da başkanlık yapmış olanlar da ben yaşlandım biraz da gençler gelsin deme iradesini gösterebilmiş kaç tane şanslı adam vardır demokrasimiz açısından. Ticaret Odası Başkanları bırakmaz, Sanayi Odası Başkanları bırakmaz, Fırıncılar Odası Başkanları bırakmaz. Türk yurdunda eğitim kalitesizliği midir bize ait bir maraza mıdır bilmem ama kimse bırakmak ve başka işlerle uğraşmak, hayatını idame ettirmek için bir şey yapmayı düşünmez.

Bülent Ecevit’in bir sözü vardı: "Siyasetçilerin bu işi bir meslek olarak yapmalarının önüne geçecek şeyin, siyasetçilerin bunun dışında da başka işerle hayatını idame ettirebilmesidir…"

Bu kabiliyete sahip olunmalıdır. 'Ne iş yapıyorsun başkanım' sorusu, siyaseti de kirleten bir şeydir aslında. Bunun cevabı 'başkan' olunca Türkiye’de çoğunluk bir şekilde başkan olunca bunun bir kıymeti harbiyesi ağırlığı olmuyor. Kimse bırakmıyor.

"Tayyip Bey bir sebep değil bir sonuçtur "

Tayyip Bey bu sosyolojiyi çözdüğü için başarılı görünüyor. Tayyip Bey bir sebep değil bir sonuçtur bu manada… Türk toplumunun siyasi sosyolojini çözdüğü için bütün bu şartları kendi hesabına kullanmasını iyi bilmektedir. Bu durum bizim eğitim kalitemizle de doğru orantılıdır.

"Siyaset büyük patronaj imkânı verir"

Siyaset büyük patronaj imkânı verir. Siyasete bulaşmak siyasetle iştigal etmek paraya güce yakın olmaktır bir yerde. Güce yakın olabilmektir. Devletin imkânlarına yakın olmaktır. Hele iktidarla buluştuğunuzda bu sebepsiz zenginleşme alanları ile siyasetin ilk yıpranma durumunu ortaya çıkarır. İnsanlar para kazanmak için şöhret olmak için itibar elde etmek için siyasete girerler. Türkiye’de istisnalar hariç siyaset muazzam paralar kazanmak adına büyük fırsatlar verir.

Avrupa’da böyle değildir bu. Orda insanlar siyasetle uğraşmayı kerih bir iş olarak görürler. Bu manada siyaset akıllı bir adamın yapacağı iş değildir. Siyaset yapmayı düşünenlerin hayat kalitesinden ve huzurundan taviz vermeyi kabul etmesi lazım her şeyden önce… İstenilen üstünde tepinilen bir şey gibi olmamalıdır. Tercih edilmemelidir haddizatında.. Herkesin birbirinin üstüne atmak isteyeceği bir teklif gibi görülmelidir aslında. İdeal olanın bu olması gerekir…  Ama Türkiye’de rahata, konfora, zenginliğe siyaset yoluyla ulaşmak o kadar kolay olmaktadır ki milletvekili olmak için insanlar bütün değerlerinden vazgeçecek eşine dostuna saldıracak kadar kendinden geçilen bir alan olmuştur. O yüzden sistem kuralların işlediği bir sisteme dönüşmelidir. Kurallar içinde herkes bilmelidir ki, aslında milletvekilliği yasama faaliyetidir. Milletin daha konforlu huzurlu rahat yaşamasını sağlamak için yasa çıkarmak işidir. Yasa çıkaracak olanlarında asgari yasa çıkarma tekniğini bilmesi gerekir. Bir zihinsel yatkınlık gerekir bu iş için. Ama Türkiye’de böyle olmuyor. Kuralları çizilen bir sistem olsa olur.

Çok kolay değil mi bu partiler yasasını değiştirmek. Parayla münasebetlerini kesebilmek. İltihaplanmış alanları, buradan sebepsiz zenginleşmenin alanlarını kapatabilmek, seçmenine karşı milletvekillerini sorumlu hale getirebilmek, işini iyi yapamayan milletvekilini seçenlerin uhdesine bırakmak. Bu demokrasinin çıtasını öyle bir yükseltecek ki mecliste, milletvekili, milletin hayrına olmayan kanunlara el kaldıramaz hale getirecek bu.

Şimdi Afşin’de termik santral var. Bunun bacasına 2.5 yıl daha filtre takılmasına süre verilecek ve tolerans tanıdı hükümet. Bu düzenlemeye el kaldırmamış milletvekili seçilmeme imkanını ver millete orda bak bir daha seçiyor mu Maraşlılar o vekilleri. Ama vekiller şöyle düşünürlerse; "Nasıl olsa biz liderimize sadakat gösterirsek o bizi bir daha seçilecek yerden değerlendirir" derse, bunu demek zorunda kalırlarsa ben tek tek vekillerin vicdanlarına itimat ederim, Maraş özelinde konuştuğumuz için ben buranın vekillerinin bu konuda vicdanlarının sesini dinleyeceklerini düşünüyorum ama ona rağmen buna itiraz etme kabiliyetini niçin gösteremiyorlar. Çünkü gurup kararları var lidere sadakatsizlik durumları var zira itiraz edilirse bir daha vekil olamama durumları var.

Hâlbuki bir daha vekil olmak için milletin karşısına çıkarsan vekiller de efendim biz milletimize bir söz verdik dolaysıyla biz buna razı olamayız teşebbüs edemeyiz vs. biz buna onay verirsek bir daha Maraş’a giremeyiz. Demokrasinin kalitesini çok düşüren bir şey bu…

 

MİLLETVEKİLLERİNİN VE MECLİSİN GERÇEKTEN ASLİ FONKSİYONUNU İCRA ETTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORMUSUNUZ? KHK’LARI NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

Eskiden sadece parmak indir kaldır eleştirileri yapılırken şimdilerde KHK ve Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri girdi hayatımıza. Eskiden bu kadar KHK kullanılmazdı. Meclisin çıkardığı kanunların 3 katı şu anda.

Şimdi yasamanın gücünü yitirmesi parlamentoda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yargının üzerinde bile çok ciddi salahiyet kazanması bu hale geldi. Mesela Bülent Arınç kendi camiasında tartışılan bir isimdir.  Onun eşine dostuna ailesine damadına vs karşı cümleler kuruldu.  Bunlara karşı Bülent Arınç, Refah’tan bu yana olduğu gibi kalbine geldiği gibi konuşur.  Bazen partisinin aleyhine de konuşur bazen partisinin politikalarını da tekzip eder. Yeni değil eskiden de böyleydi.  Eskiden Ak Parti bu kabil iç eleştirilere daha müsamahakârdı.  Yani bu bizim zenginliğimiz diyebilme kabiliyeti vardı. Şimdiler de Ak Parti bu esnekliğini kaybetti daha katı bir parti bu manada. Daha liderci bir parti.

İtiraz edenlere hain demeye daha hevesli bir parti. Biz bu duruma karşı idmanlıyız.  En ufak bir eleştiride hain denen bir mekanizmanın içinde büyüdük biz. Parti içi demokrasinin kalitesi düşünce, memleketi yönetmenin kalitesi de düşüyor.  O yüzden ben eleştirileri şöyle makul bulurum: Mesela KHK’lar ile ilgili mağduriyetler var.  Müslümanız ve Müslümanlığımızın bize yüklediği bir mesuliyet şudur; bir tane mazlum yüzünden 99 tane zalimin olduğu bir gemiyi batıramazsınız. Bir mazlum olsa bir gemide 1000 tane zalim de olsa o gemiyi batıramazsınız. Diyemezsiniz ki; o mazlum evet o cennette mükafatını alır…

KHK’lar olağanüstü bir dönemden geçerken tercih edilmiş bir yöntem olabilir. Bu modelin sebep olduğu acılar her gün yeni bir dram olarak çıkarken bu kadar pervasız "ne var ki kardeşim" denmez. Yani, KHK’dan atılmış sonra askere gitmiş şehit olmuş, efendim KHK’dan atılmış kanser olmuş iftiraya dayanamamış.  Defnedilmiş ardından beraat kararı gelmiş. Efendim KHK ile atılmış FETÖ’cü damgası yemiş akrabaları tarafından dışlanmış tehdit edilmiş çocukları hastalıklara düçar olmuş, kötü muamele görmüşler mahvolmuşlar, aileleri dağılmış, sonra demişler ki "ya kusura bakmayın yanlışlık oldu!!!"

Şimdi bunca işin arasında Allah’a vereceğimiz hesabın yanında milletimize vereceğimiz hesap da korkutmuyorsa, Türk mahkemelerinin verdiği kararlar bizi teskin etmiyorsa, Türk mahkemelerinin artık sizde bir suç yok bir şey bulamadık takipsizlik veriyoruz kararlarına itimat edilmeyecekse neye itibar edilecektir. Bu ne biçim münasebetsizliktir.

Geçen gün mevzu edilmiş ben kaçırdım onu, Salih Tanrıkulu sanırım OHAL Komisyon Başkanı, "Görevlerine dönmelerini uygun bulmuyoruz çünkü vatana sadakatleri konusunda kafamızda endişeler var" falan denmiş.. KHK’larla ihraç edilip beraat edilenlerle ilgili cümle böyle… Burası bir hukuk ülkesi ise, hukuk ülkesinde böyle cümleler kurulmaz ayıp… Devlete itimadı devlet hak teslim ederken de kazanır… Kusura bakmayın derken de devlet devletliğini kazanır. Ya yanlışlık oldu size hakkınızı iade ediyoruz derken de devlet devletliğini kazanır. Devlet, "Ya ben Türk Mahkemelerini kurdum seni de yargıladım bir suç da bulamadın senin hakkında ama içimde meditasyon yöntemi ile sadakatinin olmadığını hissediyorum" gibi bir münasebetsiz bir cümle ile devlet idare edilemez bu Türk yurdu idare edilemez.

'Adaletin olmadığı ülkeye sadakat duyulamaz'

SADECE KHK’LILAR DEĞİL GENEL MANADA ÜLKEYE SADAKAT KAYBI VAR DİYEBİLİR MİYİZ?

Adaletin olmadığı ülkeye sadakat duyulmaz. Bizim bu manada hükümlerimizin mihengi Hz. Ömer dir. Ne zaman adalet mevzubahis olsa bizimkilerin dilinde Hz. Ömer vardır. Adaletin şahikası olan zattır. Hz. Peygamber adaletinden dolayı Hz. Ömer’e demiştir ki benden sonra bir Peygamber gelseydi bu Hz. Ömer olurdu demiştir.

O yüzden mevzu buraya gelmiştir: Bir Yahudi’nin arsasına sınır ihlali yaparak cami yapılmıştır sehven.  Yahudi itiraz etmiş tespitler yapılmış hakikaten camiin inşaatının Yahudi’nim arsasına girdiği tespit edilmiştir. Ve camiyi yıkın emri vermiştir. Adaleti tesis etmek için cami yıkılmıştır. Yani camiyi yıkacaksınız adaleti yıkmayacaksınız.

Böyle bir nasihati kulaklarına küpe yapması gereken iktidar insanların kalplerini vicdanlarını yıkarak Türk yurdunu ayakta tutamaz. Adaletin yıkıldığı ülkede sadakati de bağlığı da sağlayamazsınız. İnsanlar adaletinden emin oldukları ülkelerde yaşamak isterler.  İnsanlar ben bir yere vatan diyeceksem, eğer onu aziz bileceksem bunu taçlandıracak şey bu ülkede mazlum zalimden hakkını rahatlıkla alır. Ülkede en zayıflar, en güçlülerden hakkını rahatlıkla alabilmelidirler. Dolayısıyla, adaletten ümidini kesti mi vatanından ümidini keser. Ümidini yitirmiş insan intihar eder. Çocuklarını da ardımdan kalmasın diye öldüren insan vatanından da ümidini kesmiştir. Benden sonra bunlar da bu vatan da iflah olmazlar duygusu hâkim olmuştur. Dolayısıyla bu adaletin olmadığı duygusunu çok ciddiyetle yönetmek zorundayız.. Böyle bir şeye asla izin vermememiz lazım.

'İnsanlar gizlenmek için Ak Partili taklidi yapmak zorunda kaldı’

15 TEMMUZ’DA ÜLKEDE 14 BİN HAKİM SAVCI VARDI. BUNUN 4 BİN 500’Ü ATILDI. 9 BİN KALDI. BUGÜNKİ SAYI 22 BİN. YANİ 13 BİN HAKİM SAVCI ALINMIŞ. 1 -2 YILLIK AVUKATLAR HAKİM SAVCI YAPILDI. AĞIR CEZA REİSİ OLDULAR ÖNEMLİ YERLERE GELDİLER. PARTİ SADAKATİ OLANLAR TERCİH EDİLDİ. BU ADALETTEN NE BEKLENEBİLİR? NASIL YORUMLUYORSUNUZ?

Hukuk Fakültelerimiz dahil üniversitelerimiz işsizliği gizleme organizasyonuna dönüştürüldü.  Eğitim kalitemiz ve hukuk eğitimi kalitemiz buna bağlı olarak düştü. Türkiye’de bu FETÖ’cülerin kalkışmış olduğu bu 15 Temmuz alçak darbesi devlet bürokrasisini felç etti. Bu her tarafa sızmışlar korkusu bir de FETÖ’cü olmak korkusu ile birleşince zulüm mekanizmasına dönüştü.  Adli bürokrasimizin yüreklendirilmesi lazım. Adalet Bakanımızın kalbine ben itimat ederim. Adalet Bakanımızın adli bürokrasiyi yüreklendirmesi lazım. Hâkim Savcılara demesi lazım ki 'ellerinizdeki dosyalarda suçluluğu sübut edecek deliller yoksa beraat ve takipsizlik verebilirsiniz.' Onları yüreklendirmezse bu FETÖ’cülerin sebep olduğu korku iklimi FETÖ’cü olmakla karşı karşıya kalma korkusu ile hakimlere bana FETÖ’cü diyeceklerine onlar uğraşsın demeye sevk ediyor.

Bizzat korumakla mükellef olanlar marifetiyle adaleti katlediyoruz. O yüzden devletimizin ve adalet bakanımızın çok ciddi bir salahiyeti kuvveti ve güveni vermesi lazım. Yüreklendirmesi lazım.

Siyasal iklim öylesine bozuldu ki bu mevzu çok uzun. Bunun kirleten ve kirletilen taraflarından birisi de şudur: Tayyip Bey FETÖ’cülerle mücadele edeceğim derken kendi partisinin alanını steril ilan etti. Partisi dışındaki tüm alanları FETÖ’cülerin sızabileceği bir hedef haline getirmiştir.  Burada siyasi bir münafıklığın önü açılmıştır.

İnsanlar gizlenmek için Ak Partili taklidi yapmak Ak Parti’de bulunmak, Ak Partiliyim demek vs. zorunluğu hissetmeye başlamış, parti devleti de bu hususu tetiklemiştir. "Ucu bana bile dokunsa canına okuyacağım" demeli idi Tayyip Bey. Yani 'benim etrafıma bile dokunsa canını yakarım demek yerine, bize sızamadılar herkese sızdılar' denildi. Bu, Ak Partililere dokunulmaz bir alan oluşturdu.  Benzer durumda olabilecek ak partililer bundan dolayı bir zırh kuşanmış oldu.

Bu sefer adli bürokrasiyi şöyle bir sıkıntıya soktu bu durum. Madem ona dokunamıyorsak kime dokunacağız biz?  Aşağıya dokunmaya başlayınca bu zalimliğe sevk etti. Adli bürokrasi yüreklendirilmeli derken bunu kastediyorum. Bizzat Tayyip Beyin adli bürokrasiyi yüreklendirmesi lazım ki bu tam da yönetici tavrıdır. Peygamberimiz yanlış yapan kızım Fatma da olsa cezasını çekmeli demesi bundandır. Yani bu bana bile dokunsa demektir. İdarecilere bir nasihattir bu. Bu faizi kaldırıyorum ve kaldırdığım ilk faiz amcam oğlu Abbas’ın faizidir demiştir. Bunun manası 'bana dokunsa bile benim yakınlarıma dokunsa bile’dir.

Onu derse adli bürokrasi düzgün çalışır ama onu demek yerine benim haricimde herkes… Böyle dersen adaleti yıktın demektir. Adaleti yıktın mı devleti yıktın demektir.

"Hükümet FETÖ’cülerin yaptığı her şeyi yaparak FETÖ’cülerle mücadele ediyor!"

DEVLETİN İÇİNDE KRİPTO FETÖCÜLER VAR MIDIR?

Her zaman vardır.  Ama FETÖ’cülerin teşebbüs ettiği yöntemlere teşebbüs etmemek lazımdır. Vardır saklanmışlardır. Bunun çözümü şundan ibarettir: FETÖ’cüler nasıl yönettiler süreci; iftira atarak… İftira atılmasının önüne geçilecek. Ona buna itibar suikastı yaptılar… İtibar suikastlarının önüne geçilecek.

Efendim hak etmeyen makamlara gelenleri koruyarak, hak etmeyen makamlara gelenleri korumayarak… Kendi adamlarını o görevlere getirmek için o yer sahiplerine karalama ve suçlamalar yöneltip görevlerinden el çektirmek… Hükümet FETÖ’cülerin yaptığı her şeyi yaparak FETÖ’cülerle mücadele ediyor!

FETÖ’cülere kızdığımız yaptıkları ne varsa hükümet birebir uygulamalı olarak tatbik ediyor.

Ben mecliste birkaç kere demeye çalıştım ki Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen sözdeki gibi “Bir savaş düşmana benzediğimiz zaman kaybedilir”  yani onlar gibi olursak kaybederiz. Yani FETÖU’cüler gibi olmamamız lazım. Onlara benzer isek kaybederiz.

Hükümetin en büyük problemi FETÖ’cülerle FETÖ’cülerin taktikleri ile mücadele etmesi.

ABD TEMSİLCİLER MECLİSİNDE GÖRÜŞÜLEN ERMENİ MESELESİ’NE BU SEFER NEDEN GEREKLİ TEPKİ VERİLEMEDİ?

 

Kamu diplomasisi ve de bizim kabahatlerimizin olduğunu düşünüyorum. Bizim kabahatlerimiz kadar uluslararası camianın bizi terbiye etmek gibi bir amaçlarının da olduğunu düşünüyorum.

Bizim kabahatimiz şu: Devletler tabii ki rekabet etmek durumundadırlar. Bize yapılan saldırılar bünyemiz kuvvetli olsa eskiden de yapılıyordu. Yani yüzyılın başında olanla şimdi olan arasındaki fark senin gücünle mütenasip… Yüzyılın başında 8-9 milyonla 82 milyon bir ülke çıkardın.  8 milyonla 7 düvele ayak diredin başkaldırdın mücadele ettin ve bugünkü dünyanın 18. büyük ekonomisini kurdun berbat yönettiğin halde.  Bu şununla alakalı bir şeydir: Bünyeni sağlam tutacaksın. ABD ile her Nisan yaklaşırken ABD Başkanının 'büyük felaket' mi diyeceği 'soykırım' mı diyeceği üzerinden sıkıntı çekilir rahat nefes alınır akabinde vs. kamu diplomasisi çalışır, senatoda bazılarına nüfuz edilir vs. olayın gerçek boyutu anlatılır. Vesikaları ile konu izah edilir. Bu husus her 24 Nisan’da temcit pilavı gibi önümüze konur bu böyle sürekli devam eder. Bu meselede Türkiye’nin terbiye edilmesi amaçlanır.

 

TALAT ÇIKIŞINIZ ÇOK KONUŞULDU…?

Bu sefer bu mevzunun öne çekilmesi Suriye’deki olayla ilgilidir. Bu mevzuda Talat ismini dikkat çekmek için söyledim. Biz "memleketimizin hassasiyetini isimlerimiz üzerinden manalandırmaya çalışırız"a getirdim. Biz peygamberimizin ismini askerlerimize vermiş bir vatanın evlatlarıyız.

O’na sadakat gibi mesela vatan tehlikeye girince binilecek bir bandırma vapuru çıkılacak bir Samsun buluruz. Vatan tehlikeye düştü mü Mustafa Kemal oluruz demeye çalıştım. Efendim Çanakkale oldu mu Conkbayır’ı oldu mu öyle demeyi uygun bulurum. Aslında biz tarihi meşruiyetimizi isimlerle mevzuyu sahiplenir ve manalandırırız. Biz tehciri cephe gerisinde zafiyet oluşturacak hususlarda emniyeti sağlamak ve komşumuz olanların dış tahriklerle belli bir yöne doğru sevkine tedbir amaçlı uygun bulmuş ve tatbik etmişiz. Bazı tazyik ve gaz vermelerle bir devlet kurma ve komşularını beraber yaşadıkları ahaliyi öldürme teşebbüslerine tedbir uygulamak adına bu yola başvurulmuştur. Tehcir denilen hadisenin özeti budur.

Bu kararı alan devlet iradesinin arkasında bütün bir millet olarak durduğumuzu izhar etmeye çalıştım.  Heves ettiğim husus şu idi: Talat’ın aldığı karar bir mecburiyetti.  Tabii ki bu kararın arkasından büyük acılar yaşanmış soruşturmalara konu olmuş. Bazıları ceza almış. Bazıları devletin denetim ve gözetiminden kaçmış. Tehcir kararının ardından yaşanan bazı acıları görmezden gelemeyiz. Biz insanların acıları üzerinde de tepinemeyiz.

Lakin bu acılar çift taraflı acılardır. Türk devletinin varlık iradesidir alınan bu kararlar. Alınan bu kararı soykırım haline çevirmeye teşebbüs edilmesine karşı biz Talat’ın aldığı kararı devlet kararı olarak gördük, varlık iradesi olarak gördük, millet olarak kızlarımızla erkeklerimizle arkasındayız ve çoluğumuzla çocuğumuzla arkasında duruyoruz demek istedim. Bu mevzu biraz sulandırıldı. Mesela adalet denilince hepimiz Ömer’iz, fetih mevzuu olunca Fatih’iz, İslam ittihadı söz konusu olunca Sultan Selim’iz demek, vatan müdafaası olunca Talat’ız, Mustafa Kemal’iz, Enver’iz demek gibi… Bunlar bizim isimler üzerinden memleket millet sevdamızı kodlama şeklimizdir.

Bunların tazminat talepleri vs vardır. Acılar yaşandı. Türk tarafından bakacak olursak Ermenilerin devlet kurmak istemeleri o dönem 6-7 vilayet bugün ülkenin nerdeyse yarısına tekabül ediyor. Cephe gerisinde Rusya’nın tazyiklerine gelmiş Ermeni çetelerinin galeyana getirmek istedikleri Ermeni toplumu gibi bugünde dini, örfü, her şeyi bir ve beraber olduğumuz Kürt kardeşlerimiz ile aramıza nifak sokmak isteyen PKK gibi bir terör örgünün devlet kurmak istemesi Marksist bir yapıyı gözetmeleri durumu benzerlik addediyor. Tarihi bir vaka olarak…

Tarih farklı tezahür etseydi bugün, doğu ve güneydoğu bizim değildi. Orada bir Ermenistan olacaktı. Bunu herkes bilmeli.

Dolayısıyla bu kararı alan iradeye saygıdır benim söylediğim. Bu kararı alan insanların arkasından hürmetsizlik etmeyelim. Bu acıları yaşayan insanların acılarına da hürmetsizlik etmeyelim.

Bizim için teba-ı sadıka olarak adlandırdığımız Ermeni vatandaşları bizim en yakınımızda bizimle beraber yaşayan insanlardı. Ama en yakın komşular o hale getirildiler ki kendi konu komşusunun namusuna canına malına musallat oldular.

Türk tarafı öyle utanç verici acılara yaşamıştır ki bunlar vesikalandırılıp anlatılamamıştır çoğu zaman. Bu utanç ve acılar büyük bir suskunlukla unutturulmaya çalışılmıştır.

Hiçbir Anadolu kadını yaşadığı utanç verici şeyleri anlatıp vesikalandıramamıştır.

Buna karşılık Ermeni diasporasının bin türlü yalan ve iftira ile tazminat almak adına uydurdukları çoğu hususa karşı bir tepki koymak için sarfettiğim sözlerdi bunlar.

"AK Parti ilk defa bu kadar zor bir seçime gidecek"

ERKEN SEÇİM İDDİALARI VE İYİ PARTİ’NİN OY ORANLARI HAKKINDA NE DİYECEKSİNİZ?

Türkiye’de siyaset kızışmadan AK Parti ilk defa bu kadar zor bir seçime gidecek. Ekonomi çok kötü. 2001 krizinden sonra iktidara geldiler.  2001 krizinde çok kötü bir ülke aldık dedikleri kriterlere yakın bir döneme geldik.

İşsizlik rakamları faizler hacizler vs icraya gitmiş dosyalar konkordatolar, sanayi üretimimiz satın alma paritelerine bakıldığında 2002’deki seviyelere geldik. O yüzden Ak Partinin en zorlu seçimidir bu.

Demirel’in dediği gibi tencerenin yıkamadığı iktidar yoktur. Tencere kaynamamaktadır. Çocuklarımız iş bulamama endişesi ile Türk yurdunda vatanı terk etme düşüncelerinde bu hesapları yapmaktadırlar. Son zamanlarda 143 bin kişinin ülkeyi terk ettiği vakadır. 11.  Kalkınma Planında çocuklarımızın yurt dışına gitme nedenlerinin araştırılacağı yazmakta iken ne olduğu belli değildir. Çocuklarına iş bulamayan emeklilerine düzgün maaş veremeyen hak ettikleri emeklilik haklarını alamayan EYT’lilerin varlığı,  sözünü tutamayan 3600 ek gösterge, yap işlet devret projeleri ile ekonomiyi kara delik haline getiren, ilk defa kendi vatandaşlarına konfor vadetme yerine taksit ödeme durumuna getiren… Hasta yatırmaya garanti vermeye teşebbüs etmiş bir hükümet olarak seçime girecekler. Vatandaşlarının hasta olacağına inandığı için müteahhitlere garantili hasta vatandaş ihale eden bir hükümet olarak seçime girecekler. Bu sefer EYT'lilere hakkını verememiş bir hükümet bu. 3600 ek gösterge sözünü tutmamış bir hükümet bu. Emeklisine adam gibi maaş zammı verememiş bir hükümet bu. Her üniversite mezununa iş vermek zorunda değilim derken açmış olduğu üniversiteler ile övünen bir hükümet bu. Böyle bir cümleyi biz söylesek Tayyip Bey bizi insan içine çıkamayacak hale getirir.

"Açtığı üniversiteleri, işsizliği gizleme organizasyonuna dönüştürmüş"

Açtığı üniversiteleri, işsizliği gizleme organizasyonuna dönüştürmüş, mezun olduktan sonra da mesleki sınav ve eğitim sertifika zorunluluğu getirmiş bir hükümet bu. Bu kadar zor bir süreçte, bu kadar başarısız bir durumda, seçime girecek olan hükümetin durumu çok zorlu olacaktır. Girerler mi girmezler mi bilmiyorum ama ilk defa bu kadar zor şartlarda seçime girecekler.

"Türk yurdu intihar ederken kendi yakınlarını da öldüreni ilk defa gördü"

Bizim açımızdan iki türlü imtihanımız var; bir, memleket zaten kötü. Memleketin kötü olduğunu Nasrettin Hocanın dediği gibi bana doktor değil bana merkepten düşen adam lazım. Merkepten düşen adamlar olarak konuşmak lazım. Ahali geçim darlığındadır. İntihar da gördü bu Türk yurdu ama intihar ederken kendi yakınlarını da öldüreni ilk defa gördü. Korkunç bir iştir bu hafife alınacak bir şey değildir bu. Bir öğretmenimiz intihar etti çocuklarına beni affedin cümleleri kurarak veda etti. Sen bizi affet demek gerek aslında eğer hükümette biraz insaf ve Allah korkusu varsa. Biraz vicdan varsa çocuklarına sen bizi affet demek mesuliyeti vardır hükümetin. Bu kadar zor şartlarda seçime girecek, bu şartları taşıyamazlar.

 

Ekonomiyi eleştirenleri terör parantezine alıyorum demek ne demektir? Ne münasebetsiz bir sözdür bu. Efendim biz algıyı yönetiyoruz enflasyonu istediğimiz mamulleri sepete koyarak aşağıya çekiyoruz vs rakamlarla oynayarak enflasyonu düşürmek istiyorsanız 0 deyin sorun yok.

Açıkladığınız rakamlarla memleketin konforunu yükselteceğinizi varsayıyorsanız sıfır olarak söyleyin madem öyle inanıyorsanız. Bizim yaşadığımız ve hissettiğimiz enflasyon sizin söylediklerinizden çok daha fazla. Açıkladığınız her rakamın canına okuyan intiharlar var. Açıkladığınız her rakamı alt üst eden Türk yurdunda olmaması gereken feci işler oluyor. İnsanlar analarını öldürüyorlar. Türk yurdunda ana öldürülür mü ya.

Ya Türk yurdunda pek çok şey olur da anne öldürülür mü? İnsanlar annelerini öldürebilir mi? Hayaldi gerçek oldu cümlelerine bunları eklesin arkadaşlar. Bu topraklarda ekonomiyi vs her şeyi toparlarız ama sirayet etmiş merhametsizliği söküp atamayabiliriz. Türk yurdu umutsuz yaşanacak bir yer değildir. Türk yurdunda paramız yokken imkânımız yokken erkek yokken mermi yokken savaşacak kimse kalmamışken analar ayağa kaldırdı bu yurdu. Bu yüzden Anadolu’dur bu yurt.

Çocuklarını saracakları kundak bezlerini ıslanmasın diye mermilere sarmış anaların yurdudur bu topraklar. Umut olduğu için ayağa kalktık. Şimdi hükümetin anlaması gereken şudur: Ümidini kaybetmek üzere bu millet. Ümidini kaybetti mi kimse ayağa kaldıramaz bu yurdu. O yüzden ben göl yerinden su eksik olmaz der büyüklerimiz başımıza hamiyetli vatan idarecileri nasip etsin…

 

ANKETLER HUSUNDA NE DİYECEKSİNİZ?

Şu anda yükselişte olduğumuzu söyleyebilirim. Yani yüzde 9-10 bandında tutmuştu bizi milletimiz. Verdiği mesaj: Sizin devlet yönetebilme kabiliyetinizin olup olmadığını gözleyeceğim. Eğer doğru yaparsanız iktidara yanlış yaparsanız barajın altına yollarım demekti bu mesaj. Biz mesajımızı aldık dersimize çalışıyoruz. İlk gün seçimde aldığımız yüzde 10 oy, 5 milyon oy cesaretle milletin hakkını hukukunu savunma gücü haline dönüştü bizde. Ondan sonra 31 Mart seçimlerinde bir siyasi aklı devreye soktuk ve demokrasimizin kalitesini yükseltmeye teşebbüs ettik bizim fikrimizdi. Projemiz, her mevzuda mutabık olmasak da aynı fikirde olmasak da ilkeler etrafında bir araya gelmek ve seçim kalitesini insanlara sunmaktı. Sunduk sunduğumuz seçenek zenginliği Türk demokrasisinin kuvveti haline geldi. Tayyip Erdoğan seçim yolu ile yenilemez duygusu hâkim iken doğru adaylar doğru cümleler ve doğru propaganda ile seçim sonucu alınabiliyormuş duygusu hasıl oldu. Demokrasi kalite kazandı seçenek zenginliği kazandı. Dolaysıyla birinci hamlede aldığımız mebusla mecliste siyasal bir kalite, ikinci hamle yerel seçimlerde seçim sonuçları ile seçimin sonucunun demokrasi ile değiştirilebileceğine dair bir ümit, şimdi üçüncü hamleye geliyoruz. Memleketi yönetebilme kabiliyeti olan bir kadroyu milletin hizmetine takdim etmeye çalışıyoruz.

İyi olacağına dair ümidimiz var Allah kerimdir. Göreceğiz…

NERDEYSE TÜM LİSELERİN YARISI İMAMHATİP LİSESİ OLDU  100’E YAKIN İLAHİYAT FAKÜLTESİ OLDU… BU KONUDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Yönetim taassubu bu.  Asım’ın nesli sözü ile değil işi ile Asım’ın nesli olabilir.  Asım’ın nesli dediğin işi ile olur.  İmamhatip Lisesi (İHL) mezunu olmak falan değildir mesele. Mesele dinine milletinin değerlerine örfüne adetine kutsallarına saygılı vs bir insanlar yetiştirmek lazım. Yani parmakla gösterilebilir gıpta edilir insanlar nesiller yetiştirmek lazım. Yetiştirdiğiniz insanların herhangi bir göreve gelmesi onlara siyasi olarak hasım olanlar nezdinde bile itibar konusu olmalıdır. Adamın siyasi olarak meşrebini beğenmiyorum ama bu işi ondan iyi yapabilecek kimse yok diyebilmek önemlidir. İşi bu raddeye vardırmadıktan sonra kimi getirdiğinin bir önemi yok.

Memlekette atamalar yapıyoruz. Yaptığımız atamalar siyasi muarızların bile itiraz edemeyeceği kadar isabetli olmalıdır. Öyle işler yapabilmeli ki hükümet siyasi olarak bunlarla hasımız yaptıklarını beğenmeyiz ama öyle atamalar yapıyorlar ki bizde olsak bunları atardık dedirtebilmek lazımdır. Türkiye’yi liyakatle buluşturmazsak bu çatışma alanlarından kurtaramayız. Dolaysıyla sizin dediğinizin Türkiye’de ki eğitim kalitemizle ilgili bir yönünün olduğunu düşünüyorum.  Sadece İHL meselesi değil bizde toplamda eğitim kalitesi düşük.

11 dersli okullarda 9 zayıfla mezun edilen çocukların ayağa kaldıracağı bir Türk yurdu yoktur.  Öğretmenlerine 3 bin 200 tl verilen bir akılla ayağa kalkılamaz. Ücretli öğretmenlik diye bir kölelik düzeni oluşturmuşsunuz, sigorta etmediğiniz 1400-1500 TL ücretle bir de kötü muamele yaptığınız ve ondan sonra da intiharlarından sonra arkalarından ah vah ettiğiniz bir ülkede siz milli eğitimi ayağa kaldıramazsınız.

Herkesin işini kariyerini planlayabildikleri çalışabildikleri bir ülke haline getirmeliyiz. Kariyerini planladıktan sonra istedikleri konforu da bulabilmelidirler. Ben öğretmen olmak istiyorum deyip olduktan sonra müktesebatı arttıkça konforunun artacağı vs imkanlarını bulabilmeli. Her yönüyle liyakat yarışına döndüğü bir düzeni sağlamalıyız.

Doktor, öğretmen, güvenlik, bürokrasisi vs herkes daha tecrübe ve birikimi arttıkça daha konforlu daha iyi şartlarda imkanlara kavuşabileceğini bilmeli. Türkiye’de meslekler ek iş olarak yapılır hale geldi. Türkiye mesleksizler ülkesidir insanlar aç kalmamak için bir işe tutunmak ve bundan ayrı başka bir ek iş de yaparak hayatlarını idame etmek durumunda kalmaktadırlar… Ben asker olup rent-a car’da araba çalıştıran, askerlik komutan kademesinde olup tırlar çalıştıranlar biliyorum. Efendim işçiler biliyorum çiftçilik yapıyor, herkes işi hariç başka bir işle uğraşıyor.

Türkiye’de mesleğinde iyi olan insanların önünün açılacağı mesleğinde ilerledikçe refahının artacağı bir liyakat sistemi getirmek lazım.  Bunlar eğitim kalitemizle beraber düşünülmeli.  "Bana sadık olursanız önünüz açılır" vs gibi durumlarda liyakatsiz bir düzen çıkarır. Bana sadıksanız ne mezunu olduğunuz bir önemi yok hatta okul bile bitirmenize gerek yok yeter ki bana sadık olun ben sizi devletin bütün imkanları ile buluşturacağım demek neticesi nepotizmdir. Bu dönemde olduğu kadar Türk tarihînin hiçbir döneminde eş dost akraba vs kayırmacılığının olduğu bir dönem olmamıştır.  Sadece bu konu bile bir utanç vesikası olarak Türk mukaddesatçılığının hissesine yazılacaktır.

"Tayyip Bey kuralsız bir rakiptir"

YENİ KURULAN, KURULACAK OLAN SİYASİ PARTİLER VE İTTİFAKLAR… TABLOYU NASIL OKUYORSUNUZ?

Kâğıt üzerinde başkadır bu işler saha da başkadır. Tayyip Erdoğan sert ve zorlu bir rakiptir. Biz bunu yaşadık.  Zorlu bir süreç yaşadık.  Biz strateji üretmiş ve sahada uygulamış bir partiyiz. Biz imtihanımızı verdiğimizi düşünüyorum

Ahmet Davutoğlu partisini kurdu, Ali Babacan parti kuracak… Kurdukları parti ülkenin en güçlü siyasi partisinden ayrılacak. En kuralsız birisine karşı mücadele edecekler. Tayyip Bey bu manada kuralsız bir rakiptir. Nasıl bir üslup belirleyecekler bilmiyorum ama Ak Partideki arkadaşlar her ayrılana hain demek hevesleri var.  Bunlarda kendi başbakanlıklarını yapmış kendi Cumhurbaşkanlıklarını yapmış insanlara ajan deme meyili görüyorum. Dolayısıyla bu cümlelere cevap verecekler. Bu saldırılara karşılık verecekler. Bu arada milletin ümidini yönetecekler.  Kursunlar tabi. İtiraz makbul bir şeydir.

Ayrıldıkları insanlara hakaret etmemeleri şahsiyetlerini rencide etmemeleri lazım… Parti olarak kurulduktan sonra memleket millet bunlara teveccüh ederse de o teveccühün hangi çerçevede olacağına da bakacağız. Siyaset yapılıyor. Biz CHP ile ontolojik olarak bir araya gelmesi en zor partiyiz mesela. MHP ile bir iktidar mücadelesi vererek ayrılmış bir partiyiz. CHP ile kuruluş iradesi ve ontolojik olarak bir araya gelmesi en zor parti idik. Biz bir araya geldik ve Türkiye’nin demokrasi kalitesine bir seçenek zenginliği sunduk.  Dolaysıyla bizim ilkeler etrafında bir araya gelebilme performansımız iyidir.

CHP’nin her yaptığını savunmak ve kefil olmak mecburiyetimiz yoktur. CHP de bizim her yaptığımıza kefil olmak vs niyetiyle siyaset yapmıyor.

Biz Türkiye’de insanlara iktidara mahkûm değilsiniz diyerek bir seçenek sunduk ve bu organizasyon başarılı oldu netice aldı.

Partileri milletimizin teveccühleri yaşatır ve yol verir. Parti programları da millet tarafından değerlendirilir. Türkiye’de ki sistem malum yüzde 1 oyu bile değerli kılıyor şu anda.

Dolayısıyla siyasal ve sayısal ağırlıklarının ne olacağı kantara çıkılacak zamandır. Berberin önüne oturulunca belli olur saçın akı karası. Demokrasilerde berber, millettir sandıktır.

MİLLET İTTİFAKININ KENARINDA OTURUYOR OLSA BİLE HDP İYİ PARTİYE ZARAR VERİYOR MU?

Şöyle… Türkiye’de bir devlet terbiyesi var ve bunun bizi sevk ettiği bazı şeyler var.  Biz şöyle bakıyoruz meseleye: Terör bir hak arama enstrümanı değildir. Terörle arasına mesafe koymak gerekir ve tüm siyasi partiler bunu öncelemedir. Silahla hak arama mevzuu asla tasvip edilmemelidir.

Bu HDP’nin olduğu kadar Ak Parti’nin de mesuliyetli olduğu bir husustur.  Çocuklarımızın katili terörist başına mektup yazdırıp siyasetin sonuçlarını seçimlerde millet iradesine yön vermeye teşebbüs eritmekte terörle irtibattır.  Teröristle irtibattır.

Benzer bir teşebbüsü mesela CHP yapsa idi mesela terörist başına mektup yazdırtıp kime oy verileceğini söyletse idi Tayyip Bey CHP’yi sokağa çıkarttırır mıydı mesela? HDP yapsaydı mesela aynı şeyi? Devletin başını, yazılan mektubu yorumlarken gördük mesela.

Çocuklarımızın katilini TRT’de propaganda yaparken gördük. Dolayısıyla terörle arasına herkes mesafe koymak zorunda. Sadece bu HDP’nin sorumluluğu değil Ak Partinin de sorumluluğu bizim de sorumluluğumuz. Her kesin sorumluluğu.

Biz orda hattımızı çok net tutuyoruz. CHP ile beraberliğimize, HDP oy verdi efendim HDP bizim adaylarımıza bayıldığı için oy vermedi Ak Partiyi cezalandırmak için oy verdi.  AKP ile HDP eski ortaktı.  Ortaklık zamanı verilen ama tutulmayan sözlerin cezası olarak oy verildi. Kendileri yarım kalmış hesaplarını bizim üzerimizden görmeye kalktılar.  Yoksa bizim adaylarımıza bayıldıkları için bize oy vermediler. Eski ortaklarını cezalandırmak hevesiyle nerde en çok akp ye zarar verip canlarını yakarız diyerek belli yerlerde kendilerinin kazanamayacağı yerlerde AKP karşısında bir tutum alarak bu manada bizim ittifak adaylarına oy verdiler.

Aslında herkes bilir ki HDP, millet ittifakında iyi partiye Cumhur ittifakında da MHP’ye uzaktır.

Demokrasinin çıtasını, kalitesini, yükseltmek adına herkesin kendisini ifade edebilme imkanını sağlayıp terörle arasına mesafe koyan herkesin bu manada demokrasiye katkı vermesinin önünün açılması sağlanmalıdır.

Terörle arasına mesafe koyamayan herkes terörle irtibatlı bir hale gelir.  Kim mesafe koymuyorsa hukukla mukabele edilmelidir. AKP’de İYİ parti de CHP’de ve diğerleri de fark etmez.

Ama bu ülke keyfimize göre 'açıklama yaparız keyfimize göre davranırız' ile yönetilecek bir ülke değildir. Kuralların için de olmalıdır. Dolaysıyla zarar veriyor vermiyor. Biz kendimize zarar vermeyecek bir yola kadar geldik bu hususta.
Dolaysıyla bizim oy alma standardımız milli vatan millet eksenli bayrağının tekliğini düşüncelerini taşıyan herkes iyi partiye oy verebilir.

Efendim, bizim bayrakla problemimiz var diyenlerden biz oy istemedik. Efendim, "biz terörle aramıza mesafe koyamıyoruz" o zaman ne isterseniz yapın bizden uzak durun dedik…

Efendim biz devlete saygı duymuyor vatanın kutsiyetine kaşı rezervlerimiz var hiç kimseden oy istemedik biz.

Biz dini, dili, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun bu devlet bizim Türk bayrağı benim bayrağımdır, dinim dilim mezhebim, meşrebim ayrı da olsa ben bu vatan içinde çoluğumla çocuğumla bir hayal içinde mutlu mesut müreffeh bir şekilde yaşamak istiyorum diyen herkesten oy istiyoruz. İlkemiz budur. Kendi Kürtlerimizi HDP’den de Pkk’nın da tasallutundan kurtaracak bir siyasasl iklimi oluşturmak istiyoruz.

Ben terörle arama mesafe koymuyorum Apo’yu seviyorum Kandil’e selam duruyorum falan diyen hiç kimse ile de ne temasımız ne beklentimiz ne oy talebimiz yoktur.

Mustafa TOYGAR: Bize vakit ayırdınız, lütfettiniz, çok teşekkür ediyor, başarılar diliyoruz.

 

Haber/Röportaj: Mustafa Toygar/Melek S. Tunç

https://www.enpolitik.com/haber/318511/turk-milliyetciliginin-parlayan-yildizi-yavuz-agiralioglu-ulke-meselelerini-enpolitike-anlatti.html

Sizin Yorumunuz:

*
*