google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html
Öne Çıkanlar Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi koronavirüs CHP Perinçek firari

Selçuk Özdağ Nurzen Amuran'ın sorularını yanıtladı

ODA TV’den Nurzen Amuran’ın sorularını yanıtlayan Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, merak edilen birçok soruyu yanıtlarken gündeme dair de çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. İşte Özdağ’ın ODA TV’ye verdiği röportaj:

Nurzen Amuran: Bu hafta FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişiminin yönetildiği Akıncı Üssü’ndeki eylemlere ilişkin 475 sanıklı davada karar çıktı. Tüm sanıklar, farklı suçlardan da toplam 3 bin 901 yıl 6’şar ay hapis cezası aldı. FETÖ’nün nasıl bir yapılanma olduğu mahkeme kararlarıyla gözler önüne serilmekte. Darbe girişimi öncesi FETÖ’ye kucak açanlar bugün en büyük muhalifleri oldular.Bu yapılanmayı eleştirenlerin kumpas davalarıyla başlarına neler geldiğini de yaşayarak gördük. O dönemde tekil de olsa AKP’den farklı bir iki ses duymuştuk. Ama yeterince çıkmadı. O seslerden biri, Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ idi. Bugün Özdağ ile hem gündemi hem de FETÖ’yü konuşacağız. Sayın Özdağ, siz AKP de milletvekili olduğunuz dönemlerde, FETÖ ile ilgili “Bunlar devleti ele geçirmek istiyorlar dikkat edelim. Türkiye Olimpiyatlarını alkışlıyoruz ben de alkışlıyorum ama bunlar ağır ağır devleti ele geçirme çalışması yapıyorlar” uyarısında bulunmuştunuz. Nasıl anlamıştınız ve ne zaman bu uyarıları yapmaya başlamıştınız, neden tepki gösterilmemişti?

Selçuk Özdağ: Özellikle 17-25 Aralık süreci olmasa idi bu yapı ile mücadele edilmeyeceği konusu malum olduğu üzere çok dillendirildi. Doğruluk payının olduğu konusunda benim de şahsi tecrübelerim olmakla beraber Manisa Milletvekili ve ülkücü gelenekten gelen biri olarak ben bu olaydan çok daha önceleri bu manada uyarılar yapmış, gereken tedbirlerin alınmaması durumunda devlette zafiyet oluşacağını dillendirmiştim. Benim ve bazı arkadaşlarımın görüp dillendirdiği husus; devlette çift başlılığın olamayacağı, devletin şerik kabul edemeyeceği, kamu görevlilerinin yetki ve sorumluluğunun sadece kanunlarla sınırlı olacağı, memurların sadece amirlerine karşı sorumlu olacağı şeklinde idi. Herhangi bir cemaat-tarikat ve yapının sempatizanı ve üyesi olan bir kamu görevlisi eğer emri ve yapması gerekenleri kanun ve amirlerinden değil de bağlılık atfettiği “tarikat-cemaat” liderinden alıyorsa bu devletin işleyişini tarumar eden ve asla müsamaha edilmemesi gereken bir durumdur. Benim itiraz ettiğim ve uyarmaya çalıştığım husus özeti itibariyle bu şekilde idi. Mesela bir kişi kamu görevinde istihdam edilecekse bunun yolu bellidir. Öncelikle liyakat ve yeteneklerinin bu görev için uygun olması ardından da kanunlara bağlı olması gerekmektedir. Bir yapı ve gurubun referansı ya da telkini ile birçok gencimizin hakkına girerek kamu görevlisi yapılanlar beni o gün de bugün de ciddi rahatsız etmiştir. İşte bu uyarıları yapmama sebep olan husus ise tam da bu yapının o günlerde tüm kamu kurumlarında kendi adamlarının olması için baskı yaptığını görmeye başlamam ile netlik kazandı. Liyakat ve yetenek kriterlerinin de ötesinde hiçbir hak hukuk gözetmeden yapılan bu talepler karşısında tüm yurttaşlarımızın hakkını savunmak ve sahip çıkmak asli görevimizdi. Ne yazık ki yaptığımız uyarılar ciddi manada karşılık bulmadı ve yaşadığımız süreç bizi bu noktalara getirdi. Bu tür yapıların devlette bu kadar çok söz sahibi olmak istemeleri ise bir başka garabettir benim için. “Cemaat- tarikat” ya da dini yapılar, bu ülkenin manevi iklimine hizmet ettiklerini, insanlara manevi alanda derece kazandırdıklarını, ahlak ve fazilet mayaladıklarını söylerken niçin devlet yönetmeye talip olduklarını izah etmelidirler. İzah edemedikleri bu konu zaten benim de her daim karşı çıktığım bu hususu gözler önüne sermektedir. Herkes kendi işini yapmalıdır. Siyasetçi devlet yönetmeye talip iken işi manevi alanda faaliyet göstermek olan bu yapıların da kendi asli işleri ile hemhal olması gerekir. Bu işi yaparken de her türlü denetim ve legal alan içinde kalmak durumundadırlar. Mesela bütün bunlar dernek statüsünde olmalıdır. Devlet bu tür yapılara ayrıcalıklar tanıyarak onlara alan açmak yerine ciddi bir mali-hukuki denetim altında faaliyetlerini izlemelidir. Yoksa ne tür bir sorunla karşılaşılacağının örneğini biz ülke olarak çok kısa bir zaman önce acı bir şekilde yaşadık ve sonuçlarını da yaşamaya devam ediyoruz maalesef.

Amuran: AKP’den ayrılış nedenlerinizi biliyoruz, kamuoyunda çok tartışıldı. Önce partinizle ilgili konuşalım. Kurucusu olduğunuz, Gelecek Partisi muhafazakar bir parti mi, demokrasinin dinamizmiyle, muhafazakarlık nasıl örtüşebilir, başka muhafazakar partilerden sizi ayıran özellik nedir? Size yöneltilen eleştirilerden biri de İslamcı imajının yeni partiye taşınma kaygısı olmuştu. Neler diyeceksiniz?

Özdağ: Partimiz (Gelecek Partisi) her şeyden önce demokratik teamüllerin ve tecrübelerin ışığında toplumun değer atfettiği konuları da yok saymayan bir anlayışla tamamen insanı odak alan bir anlayışı benimsemektedir. Farklı inanç ve değer yargılarını özümseyen, ülkeye aidiyet duygusu besleyen her bir bireyin hangi sosyolojik tabandan ve çevreden gelirse gelsin bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olduğuna inanan bir anlayışa sahibiz. Bakın günümüzde birçok terim-tanımlama gerçekte ifade ettiği anlamlarından farklı bir manaya evrilmiştir. Söz gelimi muhafazakârlık denildiğinde herkesin kafasında tutucu, bağnaz, statükodan beslenen bir yapı canlanmaktadır. Esasen ben muhafazakârlığı, geçmiş tecrübelerden ve kazanımlardan istifade ederek iyi ve değerli olanların korunduğu (muhafaza edildiği) diğerlerinin de zamanla elimine edildiği bir tanımlamayı anlıyorum. Muhafazakârlık tarihi ve kültürel birikimlerimizin yaşadığımız bu topraklarda bize kazandırdıkları ve kaybettirdikleri ile bir bütün olarak muhafaza edilmesi olmamalıdır. Muhafazakârlık çoğu zaman toplumu (burada özellikle kendi sosyolojik tabanını) karşısına alarak yanlışa yanlış diyebilme cesareti gösterip doğru ve değerli olan şeyleri yerine ikame edebilme cesaretidir. Algılar ile yanlış bilinenin aksine muhafazakârlık benim anladığım manada devrimci bir anlayışı içinde barındırır. Partimizin muhafazakârlık anlayışının bu manada değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İslamcılık yakıştırmalarına ise şöyle cevap vermek isterim. Mesela Türkiye’de ilk defa bir partinin kurucuları arasında gayri Müslim vatandaşlarımız olduğu gibi, sosyalist gelenekten, erenler geleneğinden gelenler ve benim gibi ülkücü gelenekten gelen arkadaşlarımız da vardır. Kürt kökenli, Çerkez kökenli, Türkmen gibi ülkemizin saygıdeğer her bir vatandaşımızın kendisini ait hissettiği bir partide İslamcı parti veya başka birtakım tanımlamaların çok sakil durduğunu ve hatta art niyet taşıdığını özellikle belirtmek isterim.

Netice olarak Gelecek Partisi, demokratik değerleri ve insan haklarını önceleyen, tüm vatandaşlarımızın refah ve mutluluğunu gaye edinen, inançlara ve toplum değerlerine saygılı, fırsat eşitliğine inanan, eşit yurttaş temelli bir birlikteliği savunmaktadır. Diğer tüm yakıştırma ve tanımlamaların eğer art niyet taşımıyorsa bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yeni kurulmuş bir parti olarak nerdeyse tüm illerde teşkilatlanmamızı tamamladık ve büyük kongremizi de yaptık. 5 ay içinde yapılacak tüm seçimlere girme hakkı kazanmış bir parti olarak ülkemizin yarınlarında söz sahibi olacak tüm kadrolarımızla milletimizin kantarına çıkmaya hazırız.

Amuran: AKP’de bulunduğunuz yıllarda, Sayın Davutoğlu ile birlikte 3Y diye adlandırdığınızyolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarçağrısına işlerlik kazandırmak adına iki önemli konu üzerinde durmuştunuz. Mal bildirimi ve imar düzenlemelerini içeren ‘Şeffaflık Paketi” diye tanımlanacak bir yasa önerisi. Sıcak bakılmadı. İkincisi, “Birinci derece yakınların milletvekili yapılmaması bürokrasi de siyasette ekonomide akraba ve diğer yakın kişilere maddi ve manevi arka çıkılmaması, nüfuz kullanılmaması.” Dinlenilmedi. Bugün sonuçlarını görüyoruz. AKP içinde bu eleştirileri gündeme getirmek bir cesaret işi miydi? Parti de biat kültürünün ne denli yaygın olduğunu biliyoruz.

Özdağ: O günleri hatırlayanlar bilir ki bu konu aslında Sn. Davutoğlu’na karşı parti içinde başlayan menfi tavırların ateşini yakmıştı. Bu ateşin yakılmasında ve parti içinde özellikle MKYK üyeleri marifetiyle yetkilerinin elinden alınması çalışmaları aynı merkezden yönlendirilen bir çabanın ürünü idi. Sn. Cumhurbaşkanı’nın o günlerde Siyasi Ahlak Yasası ile Mal bildirimi ve imar düzenlemelerini içeren ‘Şeffaflık Paketi’ne karşı dillendirdiği “bu teklif yasalaşırsa partimizde ilçe başkanlığı yapacak kimse bulamayız” sözleri bu fitili ateşlemiştir.

Esasen Sn. Davutoğlu’nun tam da bu yüzden söz konusu yasaları geçirmek istediğini biliyorduk. Kendi içinde şeffaflığı sağlamayan, para ve rant konularında şaibelerin odağı haline gelen bir siyasi hareketin ülkeye ve topluma ne derece hizmet edeceği herkesin malumudur.

3Y konusu ise ki AKP hükümetlerini iktidara getiren en önemli argümanların başında olmasına rağmen bugün ne hazindir AKP’nin siyasi hayatına mal olacak sürecinde en önemli argümanları haline gelmiştir. Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar ile mücadele edeceğini söyleyerek iktidara gelen AKP’nin bugün her üç konuda ne aşamaya geldiği malum. Ülke son on yılda kişi başına düşen milli gelir açısından nerdeyse yarısına gerilemiş, mutlu bir azınlık dışında halkımızın çok büyük bir kesimi açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşamaya çalışmaktadır. Bunları ben söylemiyorum. Verileri ile bile güven vermeyen TÜİK istatistikleri söylüyor. Birkaç yol ve köprü müteahhidine nerdeyse tüm ülke kaynaklarının peşkeş çekildiği bu düzenden kim memnun ise çıksın mertçe bunu dile getirsin. Kapı arkalarında, kapalı mekânlarda kulislerde fısıltı halinde konuşup rahatsızlıklarını dile getirenler mert ve cesur olamıyorsa konuşmalarının da bir anlamı yok.

Herkes bu durumdan şikâyetçi ama kimse taşın altına elini koymak istemiyor. 

Mesela AKP içinde en çok şikâyet edilen konuların başında liyakat, bilgi ve tecrübelerine bakılmaksızın eş dost ve akrabaların parti ve devlet yönetiminde bir yerlere getirilmesi gelmektedir. Ama bu konudaki şikâyet ve eleştirilerin de yine kapı arkalarında fısıltı halinde dile getirildiğini biliyoruz. Devletler, liyakat esasının yok sayılarak tamamen biat edeceği düşüncesi ile eş dost ve yakınlarının hegemonyasına terkedildiği zaman aynen bugün olduğu gibi kimseden hesap sormak da mümkün olamıyor. Bir aile etrafında oluşturulan ve aşağıya doğru üzüm salkımı gibi derece derece oluşturulan bir kast sistemi ile karşı karşıyayız bugün. En üstte aile bireylerinin olduğu, aşağıya doğru yakınlık derecesine göre yetkilendirilen ve görevlendirilen bir yönetim şeklinin tarassutu altındayız. Kamuda ve özelde kimin hangi göreve atanacağı, kimin hangi ihaleyi alacağı, kimin nerede hangi ilave yetki, maaş ve ödenek imkanları ile nemalandırılacağından kimin hangi dernek-sivil toplum örgütünün başına getirileceğine kadar nerdeyse her bir alanda bu kast sistemi işlemektedir. Nepotizmin bu denli zirve yaptığı bir başka dönem ben şahsen bilmiyorum. Ülkelerini bu şekilde yöneten devletlerin demokratik ve medeni devletler olmadığı aksine otoriter, totaliter, diktatör yönetimlerin bir tercihi olduğunu da bilmemiz gerekir. Toplumumuzu içten içe kemiren ve yok eden bu tarz siyaset anlayışını reddeden, vatandaşlarımızın, gençlerimizin ve halkımızın hakkını savunan ve bu manada parti içinde Erdoğan tarafından dışlanan kişi ise Sn. Davutoğlu’ndan başkası değildi. Akraba kayırmacılığını devlet yönetiminden söküp atmak konusunda o dönem maalesef bazı arkadaşlarımız dışında kimse yanında durmadı Sn. Davutoğlu’nun. İşte bu ilkeli ve dürüst tavrından dolayı ben ve bazı arkadaşlarımız Sn. Davutoğlu’nun yanında durduk ve de durmaya devam ediyoruz. Bugün Türkiye’de partiler birer kışla milletvekillerinin de birer kurşun asker olması isteniyor. İfade ettiğiniz biat kültürü adı altında tam bir teslimiyet ve lidere kayıtsız itaat etmek aynı zamanda makam ve mevki elde etmenin de yolunu açıyor. Makam ve mevki beklentisi olmadan sadece milletine hizmet etmek ve gök kubbede hoş bir seda bırakmak her kişinin değil, er kişilerin harcı olsa gerek.

Amuran: Sorumlu bir siyasetçiden beklenti, öncelikle dürüst ve şeffaf olması. Siz “AKP de iken yanlışlarım oldu ve kamuoyu önünde milletimden özür diliyorum” demiştiniz. Sözgelimi Cumhurbaşkanlığı sistemine evet derken bu sistemi nasıl algılamıştınız? Bugün yeniden “güçlendirilmiş Parlamenter sistem” öneriliyor. Siz de “Partili başkanla toplumsal çatışmalar ve muhtemel gerilimlerde hakemlik yapacak bir müessese bırakılmadı”dediniz. Güçlendirilmiş Parlamenter sistem konusunda bazı partilerle paylaştığınız bir çalışmanız var. Bence dillendirilmese bile AKP de bu sistemin işlemeyeceğinin farkında, uzun vadede sizinle bu konuda ittifak yapmak isterse, yapılanların üstüne bir örtü çekip işbirliği yaparak AKP’yi kurtarır mısınız?

Özdağ: O günleri hatırlayanlar bilir, CB hükümet sistemi için yapılan anayasa değişikliği sırasında çekincelerimizi ifade etmiştik. Referandum zamanının o propaganda bombardımanı sırasında sesimizin çok çıkmadığını kabul ediyorum. Bir de bize ve milletimize anlatılan ile gerçekte niyetlerinde olan CB sisteminin farklı olduğunu uygulama esnasında gördük. Elma şekerinin içinde zehir, dışında şeker görüntüsü verilen değişikliklerin bizleri de milletimizi de aldattığını ifade etmek isterim. Esasen tüm sistemler uygulayıcıların elinde bir maniveladır. İyi niyetli, dürüst yöneticiler eliyle bu manivela milletini yukarı taşıyacağı gibi aynı sistem kötü niyetli ve dürüst olmayan yöneticiler eliyle milletine acı çektirebilir. Aslında bugün yaşamakta olduğumuz tam olarak budur. İyi bir sistem kötü uygulayıcıların elinde bir kâbusa dönüşebildiği gibi kötü bir sistem de vicdanlı uygulayıcılar eliyle iyi bir hale dönüştürülebilir. İyi kanun kötü kanun bir yana iyi ve kötü siyasetçileri öncelersek işimizin daha kolay olacağı kanaatindeyim. Buradan CB Hükümet sistemini onayladığım manası çıkmasın. Ben genel bir ilkeden bahsediyorum. Bakın iddialı bir söz söylüyorum, bu zihniyetin eline en mükemmel sistemi verin kısa bir süre sonra nasıl berbat ve antidemokratik bir yönetimi hayata geçirdiklerine hayret edersiniz.

CB Hükümet sistemi denen bu ucube yönetim tarzının milletimizi nasıl fakirleştirdiğini, ülkemizi nerdeyse tüm devletlerle kavgalı hale nasıl getirdiğini, toplumu nasıl kutuplaştırdığını, tek adam heveslilerinin kendi ajandalarını nasıl hayata geçirdiklerini, vesayet odaklarının yönetime nasıl ortak olduğunu, azınlığın çoğunluğa nasıl tahakküm ettiğini ve daha bunun gibi nice garabeti ülkemiz gündemine soktuğunu gördük.

CB Hükümet sisteminin ne kadar mükemmel bir sistem olduğunu, ekonomimizin pik yapacağını, zenginleşeceğimizi, eğitimde, teknolojide, sağlıkta ve diğer alanlarda uçuşa geçeceğimizi, herkesin bizi kıskanacağını topluma anlatanlar itiraz edenleri de vatan haini olarak aslanların önüne attı. Biz o günlerde bu sistemin ülkemizin tarihi ve kültürel dokusuna uygun olmadığını, faydasından çok zararlarının olduğunu kendi aramızda yaptığımız istişarelerde dile getirdik. Ancak şunu da iyi biliyorduk ki biz buna açıktan karşı çıkmış olsaydık ve bugün yaşadığımız ekonomik ve siyasi kriz yine olacaktı ki işte o zaman bu halk bizi linç ederdi. Bizlere ve çocuklarımıza dünyayı dar ederdi. Sizin yüzünüzden bu işler başımıza geldi derlerdi. Sizin yüzünüzden bu krizleri yaşıyoruz, sizler CB Hükümet sistemine engel oldunuz bu yüzden bunlar başımıza geldi diyeceklerdi. Uçuşumuza, zenginleşmemize siz engel oldunuz diyeceklerdi. Bakın abartmıyorum “bu iktidarın aya dört şeritli yol yapacağına” inanan bir kesimden bahsediyorum. Fakat ne olursa olsun ben kendi adıma siyasi tüm risklere rağmen bu sisteme açıktan karşı çıkmalıydım. Siyasetçi, milleti ve vatanı söz konusu olduğunda kendisinden ve de ailesinden bile vazgeçebilmelidir. Benim için ailemden anne babamdan ve çocuklarımdan daha kıymetli bir şey yoktur. Fakat bunlardan daha değerli olan bir şey var ki o da vatanım ve hürriyetimdir. Hayatı boyunca milletimin refahı, huzuru ve milletler cemiyeti içinde başı dik ve onurlu olması adına mücadele etmiş biri olarak bu ülkü ve hedef uğrunda bazen nefsimize zaaflarımıza yenik düştüğümüz zamanlar olmuştur. Ve fakat asla bile isteye milletime ve vatanıma karşı bir fikrin, hesabın içinde olmadım. Tüm bunlara rağmen bir kere daha ifade etmek istiyorum ki özellikle CB sistemi için sesimi ve itirazlarımı yüksek sesle dile getirmediğim için milletimden tekrar af diliyorum.

Bu vesileyle Gelecek Partisi çatısı altında aynı hedef ve idealler doğrultusunda arkadaşlarımızla bir araya geldik ve partimizi kurarken birçok zorluk ve engellemelerle de muhatap olduk. Kimi zaman havuç göstererek kimi zaman sopa ile korkutarak, kimi zamanda aile bireylerimizi hedef alarak bizleri yolumuzdan döndürmeye çalıştılar. Tek adam yönetimine evrilen bugünkü CB hükümet sistemine itirazlarımız ve AKP’nin kuruluş ilkelerinden vazgeçerek vesayetçi bir yapıya bürünmesi karşısındaki tavrımız bizleri Gelecek Partisi etrafında birleştirdi.

Bugün yaşadığımız siyasi ve ekonomik krizlerin temelinde, dürüst olmayan, halktan uzaklaşmış, kendisini saraylara kapatan iktidar zihniyeti ile CB Hükümet sistemi denen bu ucube yapının yaptığı izdivaç vardır.

Bizler parti olarak sadece sistem eleştiri yapmıyoruz. Çözüm önerilerimizi de deklare ediyoruz. CBH sisteminin bu ülke adına tam bir kâbus haline geldiği ortadadır. Çözüm olarak ise tam ve kamil manada güçler ayrılığına dayalı, TBMM‘nin ve milletvekillerinin inisiyatif aldığı, yürütmenin seçilmiş milletvekillerinden oluştuğu, denetleme mekanizmalarının tam işlediği, yetki ve sorumluluğun başbakanda olduğu güçlendirilmiş bir parlamenter sistem öneriyoruz. Bu sistemde CB, ülkenin birliğini, bağımsızlığını ve onurunu temsil eden sorumluluktan azade ama yürütme erki içinde de yetkileri olmayan bağımsız ve tarafsız bir konumda olmalıdır. Ancak bu şekilde ülkenin geleceğine yönelik sağlıklı ve uzun soluklu adımlar atabiliriz.

Biz parti olarak hazırladığımız sistem ve çözüm önerilerini milletimiz ve parti temsilcileri ile paylaşıyoruz. Bu manada tüm partilerden randevu talep ettik. CHP ve İYİ parti başta olmak üzere randevu taleplerimize olumlu cevap veren herkese teşekkür ediyoruz. Uzlaşma ve karşılıklı konuşabilme kültürüne katkı sağlamanın yanında kutuplaştırmayı da yok edecek bu tür yaklaşımlar ülkemiz adına umut vermektedir. Güçlendirilmiş parlamenter sistem konusunda başta görüştüğümüz siyasi parti temsilcileri ile mesafe kat edileceğinden umutluyum. Belli nüanslar olsa da genel bir ilke etrafında benzer ifadelerle parlamenter sistemden yana olduklarını her platformda dile getirdiklerini görüyoruz.

Tabi burada Cumhur ittifakının temsilcilerinden MHP’nin tavrı gerçekten literatüre geçecek cinsten olmuştur. Randevu talebimizi CBH sistemi hakkında konuşulacaksa kabul edeceğini ifade etmeleri bu partinin kendi programından da haberdar olmadığını göstermiştir. Zira kendi parti programında hala “Parlamenter demokrasilerde egemenliğin yegâne sahibinin millet olduğuna, siyasi iktidarların meşruiyetinin milli iradeye dayandığına, milli iradenin tecelli ettiği yegâne merciin ise TBMM olduğuna inanmaktayız” yazmaktadır. 

Cumhur ittifakının diğer temsilcisi AKP ise henüz randevu talebimize bir yanıt vermemiştir. Ancak sizin de ifade ettiğiniz gibi bu sistemin işlemeyeceğinin farkında olsa da ortağı MHP ve bazı farklı vesayet odaklarına teslim olmuş bir görüntü verdiği için kendilerine ait bir iradeden de söz etmek oldukça zor görünmektedir. Hangi bakanın atanacağından kimin istifa ettirileceğine kadar gerçek karar vericinin AKP olmadığı kamuoyunun gözü önünde cereyan etmektedir. Organize suç örgüt liderlerinin siyasete ayar verdiği, parti yöneticilerini tehdit ettiği ve hükümet ortağı bir parti liderinin de buna sahip çıktığı bir ülke gerçeği ile karşı karşıyayız. Demokrasi ve hukuk reformu sözlerini dillendiren AKP’li bakan ve yöneticilerin bu söylemleri söz konusu cumhur ittifakının temsilcisi ve suç örgütü liderlerinin sözleri ile akim bırakılmaktadır. Dolaysıyla kendi iradesi olmayan ve vesayet altında bir parti görünümde olan AKP den herhangi bir demokrasi ve hukuk reformu beklemek abesle iştigal etmektir. Filhakika biz Gelecek Partisi olarak milletimizin huzuru ve geleceği adına herkesle oturup konuşuruz. AKP’nin ise savunduğumuz sistem ve değerler çerçevesinde bir işbirliği ve ittifak talebi olacaksa biz, o güne kadar yapılan her şeyin hesabının sorulacağı bir düzlemde bu işbirliğine razı oluruz. Zaten her şeyin hesabının sorulacağı bir işbirliğine de AKP razı olmaz. Bugün geldiğimiz noktada iktidar lehine olan her şey ülkemiz aleyhinedir. Esasen ülkemiz lehine olan her şey de bu iktidarın aleyhinedir.

Bu sebeple AKP veya başka herhangi bir partiyi kurtarmak gibi bir amacımız olmayacağı gibi iktidarın günahlarına ortak olmak gibi bir niyetimiz de asla olmayacaktır. Biz AKP ve temsil ettiği cumhur ittifakını kurtarmaya değil milletimizi bunlardan kurtarmaya talibiz.

Amuran: Gündemdeki tartışmaları ele alalım. Ekonomideki krizi irdelerken öne çıkan sorunlardan birine değinmek istiyorum. Dolarla borçlanma konusunda hazine tahvili çıkarılması bir hayli eleştirilmişti. Devletin “Dolarla borç para ver demesi”, yerli ve milli söylemiyle bağdaşıyor mu, bu tahviller Türk lirasına güvensizliğin bir göstergesi değil midir, dövize bağlanan ödemeler nasıl izah edilebilir?

Özdağ: Bu iktidar için çok şey söylenebilir ancak gerçeği ters yüz etmek ve “post truth” olarak tabir edilen gerçek üstü, hakikat ötesi söylemlerle algıları yönetmek konusunda ayrı bir meziyetinin olduğunu özellikle ifade etmeliyim. Uzun süredir ülke yönetmeyi bir PİAR çalışması olarak gören, devlet ciddiyetinden ve ağırlığından bihaber, tarihi ve siyasi devlet teamüllerimizi yok sayan bu anlayış ne yazık ki devlet ve toplum hayatımızda onarılması güç yaralar açmış, açmaya da devam etmektedir. Kendinden menkul ne olduğunu taraftarlarının bile farkında olmadığı oksimoron bir yerli-milli söyleminin arkasına sığınıp her türlü gayri milli-işleri kotaran bu zihniyetin ülkemizi açmazlarla dolu bir yığın krizin içine soktuğunu ifade etmeliyim.

Ülkenin insan kaynağından tutun da yer altı-üstü nerdeyse tüm kaynaklarını dizayn ettikleri belli bir zümrenin hizmetine sunan bu anlayışın yerli ve millilikten ne anladığı ortadadır. Bizim yerli ve millilikten ne anladığımız bellidir. Ülke menfaatlerini şahsi heveslerin aparatı yapmayan, milletin her bir ferdinin ülke kaynaklarından eşit bir şekilde yararlanmasını amaçlayan, eğitimden sağlığa her konuda fırsat ve hizmet alma eşitliğini savunan anlayış ile bunların dile getirdiği söylem ve uygulamaların arasında zerre benzerlik olmadığı çok açıktır. Algıları yönetmek ve verileri ayarlamak konusunda master yapmış bir ikiyüzlülük ile toplumu oyalayan ve sanal âlemde gezdirenlerin yerli-milli söylemleri de sanal olmaktan öteye geçmemektedir. Peki sanal olmayanlar nedir? Onlar tam da milletimizin şimdilik farkında olmadığı sanal yerli-millilik içinde saklanan acı gerçeklerdir:

Adrese teslim ihaleler ile semirttikleri yandaş müteahhitlere devran dönerse ayrıcalıklarınız ve elde ettiğiniz rantları kaybetmeyin diye Londra mahkemelerini yetkili kılanların gerçekliğidir. Millete salgın başlarında üç kuruşluk maskeyi dağıtamayanların aynı salgın döneminde yol köprü müteahhitlerine yılda bir kere yaptıkları ödemeyi altı ayda yapma kararı almalarıdır gerçeklik. Tüm bu geçiş ve ödeme garantili tarlanın taşı ile tarlanın kuşunu vurdurttukları ihaleleri döviz olarak ödenmesidir ülkenin gerçeği. Ülkede döviz mevduatının Türk lirasından fazla olduğu bir yerlilik bunlarınki. Anadolu’da böyleleri için dilleri Ali derken kalpleri yezit diye atar ifadesi kullanılır.

Daha önce de çok kereler ifade ettiğim gibi milletimizin hassasiyetleri üzerinde tepinen kuru hamasetten ibaret sahte içi boş söylemler ile dilleri farklı eylemleri farklı bu anlayışın ülkemiz yakasından elini biran önce çekmesi herkesin hayrına olacaktır.

Amuran: Siyasi iktidar ekonomide acı bir reçeteden sözediyor ve yargı reformu üzerinde duruyor. Ekonomik kriz hangi boyutta, reform söylemleri neden şimdi yeniden gündemde? Zamanlama da önemli.

Özdağ: Eğer bir acı reçete uygulanacaksa bunu her daim fedakârlık yapan bu fakir millete değil buna sebep olanların kendilerine tatbik edilmelidir. Refah ve zenginlikten pay alırken çok iştahlı olan siyasetçi ve kodamanlar gariban halkın üç kuruşluk asgari ücret artışlarında elleri titrerken acı reçeteyi de acı ilaç ile beraber bir zahmet kendileri içmelidir değil mi?

Gelelim ekonomimizin berbat haline. Esasen ülkemizin yaşadığı ekonomik felaketin sebebi siyasi güven eksikliği ve siyasetin tüm kurumları işlevsiz hale getirmesi ile ilgili. Konuyu salt ekonomik gerekçelerle izah etmek eksik bir yaklaşım olur. Mesela birkaç hafta önce istifa eden HM bakanının ekonomide yaşanılan kötü durumun baş müsebbibi olduğu su götürmez bir hakikatti değil mi? Hatta öyle ki istifa ettiği duyulduğu andan itibaren Türk lirası değer kazanmaya başladı. Yani bu bile konunun siyasi iktidara olan güvenle alakalı olduğunu gözler önüne sermiştir. Boş olan koltuğun bile dolu halinden daha fazla güven telkin ettiği bir süreç ile karşı karşıyayız maalesef.

Koltuk dolunca ne oldu? Değişen bir şey olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Aslında sorun hangi koltukta kimin oturduğu değil. CB koltuğunda kimin oturduğu ile alakalı. Kendisinden habersiz en küçük bir inisiyatifin bile alınamadığı ülkede gerçek sorumlunun da yine CB koltuğunda oturan AKP genel başkanının olduğunu herkes biliyor. Suçu piyonların üstüne yıkarak sorumluluktan kaçmanın bizi getirdiği yol ayrımı işte tam da bahsettiğimiz güven bunalımıdır. Anayasa mahkemesi kararlarının alt mahkemelerce yok sayıldığı, kurumların birbirleri ile sosyal medya üzerinden söz düellosuna girdiği, hatta birbirlerini vatan hainliği ile suçladığı bir ortamda kime hangi güveni vereceksiniz. Herkes geminin su aldığını biliyor ve ülkeye batan geminin malı muamelesi yapılıyor. Ülkemizi düyunu umumiye dönemi gibi borçlandırıp alacaklılara ülke kaynaklarını ipotek edenlerin bu girdaptan çıkmak ve kredi desteği bulmak adına dillendirdiği demokrasi ve hukuk söylemleri, günü kurtarma taktiklerinden başka bir şey değildir. Zaten samimiyetlerinin olmadığı kısa zamanda anlaşıldı.

Amuran: Siz yargı reformuyla ilgili bir konuşmanızda, “Sorun yasalarda değil, onu uygulama mevkiinde olanların zihinlerinde, ideolojik görüşlerinde” demiştiniz.

Özdağ: Evet iyi bir hukuk sistemi kötü uygulayıcıların elinde bir zulüm aracına dönüştürülebildiği gibi kötü bir sistem de namuslu, dürüst ve vicdanlı uygulayıcılar eliyle milletine huzur ve güven veren bir yapıya kavuşturulabilir. Ben şahsen bu iktidarın ve CB RTE’nin iktidarda her ne pahasına olursa olsun kalmaktan başka bir gayesinin olmadığını düşünüyorum. Demokrasi ve hukuk reformu söylemlerinin de yine Amerika seçimlerinde Biden’in kazanmasının ardından gelmesi de manidardır. Ben bu söylemlerin içeriden çok dış dünyaya özellikle de AB ve ABD yönetimlerine bir mesaj olarak verildiği kanaatindeyim. Kredi muslukları kesilen ve küresel sermayenin yatırım yapmaktan vazgeçtiği Türkiye’ye yeniden yatırımcı çekmek ve dış destek sağlamak adına bu tür söylemlerin dillendirilmesi de ayrıca iç yakan bir durum. Kendi insanına çok gördüğü ve esirgediği demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi uygulamaları yabancı ülke yönetimlerine şirin görünmek adına yapıyormuş gibi algı oluşturmak acınası bir durum olsa gerek. İş lafa geldi mi “biz ülkemizde insanımıza demokrasi ve hukuku Hans istiyor diye, George ne diyecek diye değil, kendi vatandaşımız olduğu için istiyoruz derler ama işin aslı maalesef öyle olmuyor. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın şahsında dile getirilen hukuk reformu ve demokrasi söylemleri tam da biraz önce değindiğim gibi ekonomik sıkışmışlığı aşmak adına dile getirilen ABD ve AB’ye yönelik bir dizi mesaj olduğu kanaatindeyim. ABD’nin yeni başkanına şirin görünmek ve AB’nin Aralıkta görüşeceği ekonomik yaptırımlara ilişkin müzakerelerde ön alma çabası olduğunu düşünüyorum. Tamamen bu niyetle olmasa bile bir taşla birkaç kuş vurur muyum diye dillendirilen bu söylemlerin gerçek adresi maalesef yine dışarısıdır. Ülkesine bu denli yabancılaşmış ve nerdeyse iç-dış menfaat-vesayet odaklarının taşeronu olmuş olan bu siyasi anlayışın tam tersi bir yaklaşımla milli-yerli söylemleri ile algı yürütmesi de muazzam bir paradoks olsa gerek.

Amuran: Tam da bu süreçte, Diyarbakır eski Milletvekili Mehmet İhsan Arslan, “15 Temmuz kimyamızı bozdu, can havliyle FETÖ’nün yargıdaki taktiklerini kullandık” dedi. Sonra (YİK) Üyesi Bülent Arınç, Kavala ve Demirtaş için “Okuduklarımdan yola çıkarak söylüyorum. Zanla şüpheyle kıyas yoluyla delil uyduramazsınız. Bu iddianameleri okuduğum zaman bir ara isyan etmiştim” dedi. İhsan Arslan ihraç edildi, Bülent Arınç YİK üyeliğinden istifa etmek zorunda bırakıldı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özdağ: AK Parti’nin kurucularından M. İhsan Arslan ve Sn Bülent Arınç’ın söylemlerinin de bu gelişmelerden bağımsız düşünülmemesi kanaatindeyim. Özellikle AK Parti içinde bir abi konumunda olan Sn. Bülent Arınç’ın bu sözlerinde samimi olduğunu düşünüyorum. Birçok kişi bu söylemlerin danışıklı dövüş olduğu, nabız yoklamak için söylendiği iddiasında olsa da ben Sn. Arınç’ın tamamen kendi inisiyatifi ile bu konuları dile getirdiğini düşünüyorum. Muhtemeldir ki zaten YİK de dile getirdiği hukukun üstünlüğü ve demokratik teamüllere işlerlik kazandırma niyetlerine Cumhurbaşkanı’nın da reaksiyon göstermemesinden aldığı güven duygusu ile bunu kamuoyu karşısında da dile getirmek istemiş olabilir. İfade ettiği hukuk ve demokrasi konularının itiraz edilecek bir yönü bulunmamakla beraber kendisinin de kabul ettiği gibi olayı bir takım isimler üzerinden somutlaştırması doğru olmamıştır. Hukukun kişiler üzerinden değil, kurallar üzerinden genele şamil olması bizim de kabul ettiğimiz bir ilkedir. Fakat ilginç olan ise Sn. Arınç’ın sözlerine tepki gösteren cumhur ittifakının diğer ortağı olmuş ve ardından Cumhurbaşkanı da Sn. Bahçeli’nin isteği doğrultusunda gereğini yaparak! Sn. Arınç’ı partisinin ve kamuoyunun önünde linç edilmesine yol vermiştir. Bu olaydan da anlaşılacağı üzere AK Parti’nin ve liderinin bir iradesinden bahsetmek çok mümkün değildir. Bunun yerine MHP lideri Devlet Bahçeli’nin izin verdiği kadar irade beyan eden bir AKP yönetimi vardır. Yıllarca millete vesayet odakları ile mücadele ettiğini söyleyerek bundan siyasi rant elde eden bir partinin, ikbal ve iktidarda kalmak uğruna vesayet odakları ile iş tutması ve her şeye razı bir görüntü vermesi gerçekten hayatın garip bir cilvesi olsa gerek.

Tüm bu yaşananların ve siyasi bunalımların ve güvensizliğin ekonomimizi ne hale getirdiği malum. Bundan başka yolsuzluk, denetimsizlik, Merkez Bankası başta olmak üzere kurumların bağımsızlığının ortadan kaldırılması da ekonomik çöküşün diğer sebepleri arasındadır. Adrese teslim, şeffaf olmayan, rekabetten uzak, davetiye usulü yapılan ihaleler ile denetimden uzak kamu kaynaklarının aktarıldığı özel statülü dernek ve vakıflara sağlanan ayrıcalıklar da ekonomik krizi ve güveni sarsan bir başka etkendir.

Amuran: Peki, sizin parti olarak çözüm önerileriniz nelerdir?

Özdağ: Tüm bunların çözümü şeffaf bir ihale kanunu ile rekabetçi piyasa ortamına zemin hazırlamak, idari ve hukuki denetimlerin bağımsız kurumlar ve mahkemeler eliyle hiçbir siyasi etki altında kalmadan yapılmasını sağlamakla mümkün olacaktır. Elbette yanlış yapanın yanına kar kalmaması da gerekir ki bunun için geçmiş dönemlerde yapılan tüm ihale ve işlemlerin tek tek incelemeye tabi tutulması gerekmektedir. Bundan kimsenin alınganlık gösterip çekinmesine de gerek yok. Zira yanlış bir şey yapılmamışsa kimsenin telaşlanmasına da gerek kalmamalı değil mi? Benzer şekilde ayrıcalık tanınan ve kamu kaynaklarının sınırsızca aktarıldığı vakıf ve derneklerin mercek altına alınması da, gelecekte herkesin kanunlara riayet etmesi için bir gösterge olacaktır. Siyasi söylem ve ifadeler ayrıca tartışılır ama eğer bir devri sabık yaratılacaksa bunun başlama noktası işte sözünü ettiğim bu mali konular olacaktır ki hukuk kuralları içinde biz milletimizin delikli kuruşunun hesabını sormak için en küçük bir tereddüt dahi göstermeyeceğiz. Bu tavrımız gelecek nesillerin bizleri hayırla yad etmesinin de en büyük gerekçesi olacaktır. 

Gelecek Partisinin de diğer partilerinde kanaatim odur ki kırmızı çizgileri yerine belli başlı ilkeleri olmalıdır. Kırmızı çizgi demek benim şu şu konularında konuşacak bir şeyim yok eğer benim gibi düşünmüyor ve inanmıyorsan herkes kendi yoluna gitsin manasına gelmektedir.

Hâlbuki her fikrin konuşulabildiği kimsenin kimseye “kırmızı çizgilerime dokundurtmam ve benim için yok hükmündeler” yaklaşımı sergilemediği bir düzlemde buluşabilmeliyiz. Bir zaman vazgeçilmez gibi görülen kırmızı çizgilerin zamanla yerini başka değerlere bıraktığını da bilmemiz gerekir. Değişmeyen şeyler insanlığın ortak kazanımları ve ilkelerdir. Zamanın ve değişimin önünde durmak ona set olmak yerine ona yön vermek onunla beraber tekâmül etmek belki de daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Elbette yaşanmış tecrübe ve birikimler ile kodlarımızda saklı hassasiyetler ille de bir kırmızı çizgi ve vazgeçilmez değerlerimizin olması gerektiğini terennüm ediyor bizlere. Bu manada ister kırmızı çizgi, ister vazgeçilmez ilke olarak değerlendirin kendi adıma asla taviz vermeyeceğim konu ülkem ve hürriyetimdir. Başlarda da ifade ettiğim gibi ailem, eşim ve çocuklarım bile ülkem ve vatanımdan sonra gelir benim için. Ve bunu laf olsun diye de söylemediğimi beni tanıyan herkes çok iyi bilmektedir.

Huzurlu, güvenli, başı dik, refah içinde özgür bir şekilde aynı kadere ve geleceğe inanmış insanlarla bir çatı altında yaşamak adına gece gündüz demeden çalışıyoruz. Yapılacak herhangi bir erken-baskın ya da normal seçime de hazır olduğumuzu buradan tekrar deklare ediyoruz.

Amuran: Aslında daha konuşacak çok konu var. Ancak tüm muhalefet partilerinin yöneldiği tek hedef,“Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme” yeniden dönüş ortamının sağlanması. Bu da yapılacak genel seçimlerdeki başarıya bağlı. Özeleştiri yaptınız, partinizin hedeflerini anlattınız demokrasinin güçlendirilmesi için partilere düşen sorumluluğu dile getirdiniz. Çok teşekkürler.

Özdağ: Ben teşekkür ederim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.