Bir insan evliya da olsa günahtan masum değildir.

       Günahın merkezi neresidir diye soru sorulsa verilecek cevap; hiç şüphesiz nefistir. Malum, günahlar ruhumuza adeta zakkum zehir etkisi yapıp vücut dengemizi hem madden hem manen sarsabiliyor. Hele bir insan nefsin hevâsına kapılıp günah işlemeye görsün ruha kuvvet veren kalbimizin üzerini siyah zift kaplayacağı muhakkak. Böylece kalb ilahi feyze kapalı hale gelmiş olur.

         Hiç şüphesiz nefse en cazip gelen fiil günah işlemektir, dolayısıyla bize düşen bir nefsin bu hevesini boşa çıkartmak olmalıdır, aksi halde başımızı bin bir türlü musibetlerden kurtaramayız. Bakınız Allah Teâlâ bu hususta ne buyuruyor:  “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız” (Nisa,31).

         Evet, Rabbimizin emri gayet net çok açık ortada,  günah kirine bulaşmamak gerektiği gibi nefsin hevâ ve heveslerine yenik düşüp günah işlediğimizde ise büyük bir pişmanlıkla tövbe etmemiz gerekir. Zira Allah sonsuz merhamet sahibidir,  her halükarda rahmeti bol, merhameti sonsuz Yüce Allah’ın affına mazhar olmak için merhametine sığınmakta fayda var.

          Malumunuz günahlar büyük ve küçük diye iki kategoride tasnif edilir. Hatta İsmail Hakkı Bursevi (k.s) bir eserinde on üç büyük günahı şöyle sıralamışta:

-Şirk,

-Haksız yere cinayet işlemek,

-Anne ve babaya asi olmak,

-Cihaddan kaçmak,

-Dinde olmayan bir şeyi göstermek ve itikad etmek, yani bidat işlemek,

-Mescidi-i Haramda küçük de olsa günah işlemek,

-İçki içmek,

-Fiili livatada bulunmak,

-İffetli kadınlara zina iftirasında bulunmak,

-Öksüz ve yetim malını haksız yere yemek,

-Yalancı şahitlikte bulunmak,

-Faize bulaşmak vs.

        Öyle anlaşılıyor ki, pek çok günahlarla karşı karşıyayız, her an bu günahların büyük bir kısmı üzerimize sıçrayabilir, bu kaçınılmaz.  Burada önemli olan işlediğimiz günahlardan büyük pişmanlık duyabilmektir. Yok, eğer pişmanlık duymayıp birde bunun üstüne keyif çatıp katmerli bir şekilde günah işlemeye devam edilirse asıl tehlike burada gizlidir.    Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.v) “Günahına pişman olan Allah’ın rahmetini,  kendini beğenen ise O’nun gazabını bekler”; Günahlarından tövbe eden kimse günahı olmayan kimse gibidir” (Taberani) diye beyan buyurmaktalar.

       Tabii günahlarla ilgili hadis-i şerifler bunlarla sınırlı değil,  devamı var elbet.  Bakın, Rasulüllah (s.a.v) tüm bunlara ilaveten daha ne beyan buyurmaktalar bir bir görmekte fayda var elbet;

      - Kıyamete yakın zina, faiz ve içki salgın hale gelir (Taberani).

      -Günahlarınız göğe dayanacak kadar kötülük işleseniz de sonra tevbe etseniz yine Allah tevbenizi kabül eder (İbn-i Mace).

       -Can boğaza dayanmadıkça Allah kulun tevbesini kabul eder. Kul günahlarını koruyucu meleklere vücudunun azalarına ve yeryüzünde ki iz ve belirtilerine unutturur da kıyamet günü,  günahlının hiç şahidi olmaksızın Allah’ın katına çıkar (Isfahani).

       -Cennetin sekiz kapısı var, yedisi kapalı ve biri güneş batışından doğuncaya kadar tevbe için açıktır. (Taberani).

       Bir Hadisi Kutside ise Yüce Allah (c.c) “Ululuk ridam, azimetde gömleğimdir. Bunların birinde bana ortak çıkanı hiç aldırmadan belini kırarım” buyuruyor.

          Bilindiği üzere dünyada iken nefsine uyanlar mahşer günü kıyametin dehşetinden pişman olacaklar, öyle ki o gün insan kendi kendine:

        -“Keşke toprak olsaydım (toprak olsaydım da bu hallere düşmeseydim)” (Nebe:40) demekten kendini alamayacaktır.

       Evet, son pişmanlık fayda vermeyecektir. Çünkü kıyamet günü insanın ağzı mühürlenip, bütün azaları işlediği günahlara şahitlik edecek, o gün sadece doğruluğa geçit verilecek.  Nasıl ki yılan yolda kıvrım kıvrım ilerleyip ancak deliğine gireceği esnada dosdoğru girmek zorunda ya, aynen öyle de bir kulda dünyada binbir türlü kıvırmalarla pek çok şeyden sıyrılsa da, ancak kıyamet günü gelip çattığında artık kıvıramayıp ilahi huzura çıkacağı esnada dosdoğru olmak zorunda kalacaktır. Yani huzurda tüm günahlarını dosdoğru bir şekilde itiraf edecektir. Böylece fermanda yüzüne dosdoğru okunacak. Huzurda asla eğriliğe, zikzaklığa ve kıvrımlığa ödün verilmeyecektir.

         Madem öyle, bu dünyada nefsin elinde oyuncak olmadan bir an evvel Allah’ın lütfettiği faziletlere erişmek esas olmalıdır. Zira Allah’ın yüz rahmeti vardır sadece bir rahmeti dünyaya inmiştir, doksan dokuzu ise kıyamette Peygamberimizin ümmeti için saklanmıştır. Düşünsenize bu dünyada pay edilen bir rahmet,  ahrette doksan dokuz rahmetle birleşip yine yüz rahmet olacak. İşte Nebiyyi Ekrem hürmetine birleştirilen bu rahmet deryası içerisinden Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine ayrılan pay yarın yevm-i kıyamette Allah’ın ikramı olarak ümmetin imdadına yetişecektir.

   Hiç şüphesiz, emr olunduğumuz üzere dosdoğru olmak çok mühim bir fermanımızdır. Ki, bu fermanın birinci hikmet dayanağı hilafsız düşünme becerisidir, ikinci iffet dayanağı şehvani arzulara gem vurmaktır, üçüncü sabretme dayanağı öfkelenmemektir,   dördüncü adalet dayanağı ise hem madden hem de manen dengeyi sağlayabilmektir.

          Evet,  adaletin tesisi için madi ve manevi dengeleri sağlayabilmek iyi hoşta, şu da var ki,   içinde bulunduğumuz şu ahir zamanda dengeyi sağlamak pek kolay gözükmüyor, Hele etrafımıza şöyle bir baktığımızda denge menge hak getire, artık her şeyin çivisi çıkmış durumda. Tüm bu olumsuz manzaralar bize dünyanın sona doğru yaklaşıldığını gösteren işaretlerdir. Sanki mahşerde herkesin nefsi nefsi dediği bir kıyamet gününü yaşıyoruz.  Nitekim seyr u süluk idmanında epey ter döken bir sofi,  elinden gelen çabayı gösterip hal ve ahvalini Gavs-ı Bilvanisi’ye açtığında:

      -Kurban!  Vird, hatme, rabıta iyi hoşta,   ama gel gör ki vird yarım, hatme yarım, rabıta yarım, hemen her şeyim yarım yamalak seyretmekte, bu ne iştir?  diye sorar.

     Gavs-ı Bilvanisi (k.s),  bu samimi itirafın üzerine şöyle der:

         -Sofi haklısın,  artık ahir zamandayız, bizim ki sadece idaredir, artık tam hidayet kalmamıştır,  hidayeti amme’yi tam olarak Mehdi (a.r) tamamlayacaktır.

        Evet, acı ama gerçek, her işimiz yarım yamalak,  yine de her ne kadar zaman nefsi nefsi zamanı da olsa çoluk çocuğumuzun kurtuluşuna yönelik Kur’an ahlakı üzerine yaşaması için çaba sarf etmek gerekir.  Hele ki ailenin reisi konumdaysak sırf kendimizi kurtarmak yetmez çoluk çocuğumuzu hak yola yönelmesi içinde çaba sarf etmek vaciptir, aksi halde bunun vebalini ahirette ödeyemeyiz. Malum ailenin birinci derecede reisi konumunda olan bir baba dinimizin emri gereği çoluk çocuğunun akıl baliğ olana dek, yani on beş yaşına kadar dini terbiyesinden birinci derecede sorumlu tutmuştur. Hatta bu arada her ne kadar ‘zaman nefsi nefsi zamanı’ olsa da bir mümin kendi ve çoluk çocuğunun dışında konu komşu tanıdık tanımadık her kim varsa hak ve hakikat yolunda yoldaş olmalı da. Çünkü birbirimize yoldaş olmakla da yarım yamalak her işimizi tam hale getirmek pekâlâ mümkün. Yeter ki,  yoldaşlığımız nefsimizin hevâsına kapılaraktan zail olmasın gerisi gelir elbet.  Keza bu arada bir ihmal etmeyeceğimiz diğer husussa tevbe zırhımızdır.  Ne de olsa ömrümüzden giden gitmiştir, geçmiş kayıp zaman için tek yapılacağımız Allah’tan mağfiret dileyip yürekten tevbe etmektir. Bunun dışında geçmiş kanayan yaralarımızı saracak bir reçete de gözükmüyor zaten.  O halde bize şuan elzem olan geçmiş günahlarımıza tevbe edip gelecek içinde nefsimizi ıslah etme çalışmalarına hız verip Allah’a hakiki manada kulluk etmek olmalıdır. Ki, Yüce Allah Teâlâ nefis hususunda kullarını “Muhakkak ki,  nefis kötülüğü emredicidir” (Yusuf:53) ayeti celilesiyle uyarmakta da.

      Evet, sakın ola ki nefis için hava cıva deyip işi hafife almayalım.  Bakın bir kâfir, Rasulüllah (s.a.v)’in “Her kim ki nefsiyle mücadele eder, nefsinin arkasından gitmezse o kimse keşif ve keramet sahibi olur” hadisi şerifini nefsinde tecrübe etmeye başlayıp üç beş ya da yedi sene devam ettikten sonra bazı haller zuhur eder ve keşfi açılır da. Bu durumu etraftan müşahede edenler nasıl olurda bir kâfir keramet sahibi olur şeklinde kafa karışıklığı yaşarlar.  Neyse ki bu kafa karışıklığına son verecek bir âlim bu işi halletmek için kâfirin kapısına dayanırda mesele aydınlanmış olur. Şöyle ki alim zat kâfirin kapısına dayandığında kendisine şu suali tevdi eder:

-Söyle bakalım sen ne yaptın da böyle bir keşif ve keramet sahibi oldun?

Kâfir der ki:

-Ben peygamberinizin nefsine muhalefet edenin keşfi açılır manasına gelen hadisini bizatihi nefsimde tecrübe ettim, ne olduysa ondan sonra oldu.

Âlim:

-Madem öyle diyorsun, o halde sana bir teklifimiz var, bakalım o zaman dediğinde ne kadar samimi olup olmadığını anlamış oluruz.

Kâfir:

-Söyleyin neymiş o teklifiniz bir görelim.

Âlim:

-Kelime-i Şahadet getirin. Bakalım sende buna muhalefet var mı?

          Kâfir: Peki, dedikten sonra yaklaşık bir saat inzivaya çekilip nefis muhasebesine girdiğinde nefsinin buna alabildiğince direnç gösterip iman etmek istemediğini görür. Ve böylece her defasında olduğu gibi yine nefsinin zıddına bir davranış sergileyip Müslüman olmakla şereflenir de.

  İşte görüyorsunuz nefsin zıddını yapmak bir kâfirin hidayetine vesile olacak bir durum ortaya çıkarabiliyor. Nefis hususunda pür dikkat olunması gerekliliği şundan besbelli ki, Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) gibi büyük bir zat bile dualarında “Ya Rabbi!  Beni nefsin azgınlık zamanına bırakma” demeyi ihmal etmezdi. Gerçekten de öyle değil mi, Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’ın şimdi tam da işaret ettiği nefsin azgınlık dönemlerin eşiğine gelmiş durumdayız. Her ne kadar eskiden bir lokma bir hırka hayatın çilesi çok olsa da nefis o kadar azgın konumda değildi. Düşünsenize eskiden gidilecek yerin konumuna göre bir yerden bir yere gitmek aylar, hatta seneleri bulmaktaydı. Kimi yaya,  kimi at, eşek ve deve sırtında ancak gideceği yere varabiliyordu. Günümüzde öyle mi, ne aylık,  ne haftalık ne de senelik yolculuklar söz konusudur, artık saatlik, dakikalık lüks ve konforlu gelişmiş ulaşım araçlarla gideceğimiz yere çok rahatlıkla ulaşabiliyoruz.  Evet, teknoloji çok büyük nimettir, elbette ki bu inkâr edilemez bir gerçek,  ancak şu da var ki,  teknolojik imkânlar müsbet yönde kullanılmazsa tüm dakikalık ve saatlik lüks ve konforlu hayat tarzı nefsin azgınlaşmasını da beraberinde getirdiği muhakkak. Öyle ki, bu tarz üzerinde bir değil,  bin düşünülmesi gereken bir konudur bu. Hatta bir başka açıdan da meseleye baktığımızda, Peygamber kavlince dile getirilen ‘nefisle olan mücadelenin en büyük cihad olduğu’ hükmün teknolojik çağda çok daha büyük önem kazandığını müşahede edebiliyoruz.

Nefis öyle bir şey ki, lüks ve konfor hayat içerisinde kimi zaman soy sop faslıyla, kimi zaman kariyer etiketiyle,  kimi zaman mal mülkle övünme şeklinde kendini ele verebiliyor. Nitekim buna örnek olarak medresede eğitimi gören iki arkadaş kıssasından söz edilir ki, bu kıssada sözü edilen o iki arkadaştan biri avamdan, diğeri ise Ehlibeyt neslinden Seyyid biridir. Her iki arkadaşta medrese eğitimini başarıyla tamamlayıp icazet aldığında bu kez tasavvufi seyr-i suluk eğitimine koyulacaklardır. Derken seyr u süluk eğitimin sonunda seyyid olan halifelik alamazken diğer arkadaş halifeliği alır duruma gelir. Tabii, seyyid bu durumu içine sindiremez, için içini yer. Böylece şeyhinde izin alıp memleketine çekip gider.  Güya memleketine gittiğinde kafasını dağıtacağını düşünür, oysa düşündüğü gibi olmaz kendi nefsiyle baş başa kaldığında; sürekli acaba benim günahım neydi ki arkadaşım halifelik alır da ben alamadım gibi sorularla kendini meşgul ettikçe daha da bir nefsi kabarır hale gelir.  Neyse ki, baktı bu iş böyle evde kara kara düşünmekle olmayacak kendini sokağa attığında biraz ileride duran takva sahibi bir sofiye denk gelir.  Ve sofiye içini dökme ihtiyacı duyar o an.  Sofi, seyidin epey derdini dinledikten sonra ona şöyle der:

-Anladığım kadarıyla senin derdin davan halifelik alıp ya da almamak değil, asıl dert dava, sıkıntı nefsinle alakalıdır.  Maalesef, Seyyidlik senin nefsinde enaniyet oluşturmuştur.

Seyyid:

O halde söyle bana, bu enaniyetten kurtulmak için ne yapmam gerekir?

         Sofi:

           -Yapacağın şey çok basit, var git şeyhin dergâhına,  sabah vaktinde eşiğe başını koyarsın.  Böylece,  Şeyh hanesinden dışarı çıkacağı esnada üzerine bastığında bu arada senin kabarmış nefsin başı da kırılıp ezilmiş olur.

          Gerçekten de Seyyid başını eşiğe koyup Şeyh kapıyı açar açmaz ilk adımında ansızın ayağı takılınca;

-Kim o diye seslenir.

Seyyid:

Kurban! Eşiğiniz Ethem der.

Şeyh tebessüm edip cevaben:

          -Ha, nihayetinde geçte olsa şimdi nefsini yenmiş oldun, bu eşik sana mübarek olsun deyip halifeliğe hak kazanır da.

         Hakeza nefisle alakalı bir başka kıssayı da gelin bizatihi Gavs-ı Bilvanisi  (k.s)’ın sofilerine yapmış olduğu bir sohbetten dinleyelim. O sohbette Gavs Hz.leri özetle şöyle der:

          “Bir zaman bir Şeyh vardı, Ramazan ayı idi. Gittiği yerde çok muhteşem karşılanmayla karşı karşıya kaldığında bir anda kendi nefsini kabarmış görür. Derhal bu durumda heybesinden çıkardığı bir ekmek parçasını yiyerekten kalabalığa doğru ilerleyiverir.   Ve bu sayede nefsin mağrurlanmasına geçit vermemiş olur. Derken Peygamberimiz (s.a.v)’in “Allah’ım beni kendi gözümde küçült, insanların gözünde büyük kıl” dua ve niyazını bizatihi kendi nefsinde tatbik etmiş olur.”

          Malumunuz, Müberra Dinimizde seferde iken orucu yemeye ruhsatta vardır, yani sonradan günü gününe kaza edilme kolaylığı söz konusudur. Dolayısıyla oruç telafi edilebilir ama nefis öyle kolay kolay telafi edilecek gibi bir mesele değil elbet. İşte benlik davasına kapılanın hastalığının telafisi zor bir mesele olduğu içindir bu kutsi yolda asla nefsin istek ve arzularına geçit verilmez. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) sistemleştirdiği bu kutsi yolun yolcularına yönelik şu sohbette bulunur: “Bir sofi seyr-i süluk yolunda en yüksek makam ve mertebelere erişse bile kendi nefsini Fravun’un nefsinden yüz derece aşağı görmelidir.” Gerçekten de nefsin istek ve arzularına yenik düşen bir sofiyi düşünün, hiç kuşkusuz o sofi seyr u süluk yolunda gerekli istifadeyi elde edemeyecektir. İlla ki, bir insan sofide olsa sürekli kötülüğü telkin eden nefsin arzularından sakınması gerekir ki seyr-u süluk yolunda ilerleme kayd edebilsin.  Hakeza Şah-ı Hazne (k.s)’ın Gavs-ı Bilvanisi’ye yazdığı mektupta bu hususla alakalı ifadeye baktığımızda  “Bir sofi nefsini kâfirden aşağı görmelidir” şeklinde dile getirdiği öğüdü bir sofi kulağına küpe yapmalı ki Allah yolunda vuslata erebilsin.           Çünkü Rasulüllah (s.a.v) “En faziletli amel, nefse zor gelen ameldir” diye buyurmakta.  İşte Şah-ı Hazne (k.s),  bu hadisi şerifi kendisine ölçü aldığı içindir bu hususta hep şöyle der: “Yaptığım her işte niyetimi Allah rızasına uygun olarak yapmadıkça o işi yapmam.”

        Madem, Şah-ı Hazne (k.s) hadis-i şerifin gereğini yapmış bize de  “Her nefis ölümü tadacak” (Ali İmran 185) ayeti mucibince gelmiş geçmiş tüm günahlarımıza tövbe edip halis niyetle kendimize yeni bir tertemiz sayfa açmak düşer. Buna mecburuz da. Zira Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta “Âdemoğlu günahkârdır; günahkârların en hayırlıları ise tevbe edenlerdir” (İbn Mace, Zühd, 30) diye beyan buyurmuşlardır. O halde, daha ne duruyoruz, tez elden tevbe edip kendi nefsimizi aşma vaktidir. Düşünsenize Hz. Ali (k.v) hem  ‘el-mübeşşerun bi’l cenne aşeretül mübeşşera’ ile müjdelenenlerden hem de ilmin kapısı olmasına rağmen bir bakıyorsun o bile   “Keşke annem beni doğurmamış olsaydı” demekten kendini alamamıştır. O halde, değim yerindeyse bizim etimiz budumuz ne ki, kendimizi dev aynasında görebiliyoruz. Kaldı ki üç kıtada hüküm süren bizim ceddimiz, hatta padişahlarımız kendilerini dev aynasında görmemişler ki, bizde görelim. Şöyle Osmanlı tarihine baktığımızda padişahlarımız selamlığa çıktıklarında askerine “Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var”  tempo tutturduklarını görürüz. Besbelli ki padişahlarımız askerine tempo tuttururken tahtını düşünerekten değil, bilakis  “Nefsini bilen Rabbini bilir” hükmünü düşünerekten tempo tutturmuşlardır. Ve bu hükmü her daim baş tacı edinmişler de. Hem nasıl baş tacı edinmesinler ki, nefsin hevâ ve isteklerine boyun eğmek padişahları köle yaparken, nefsin hevâ ve isteklerine baş eğmemekse Yusuf yüzlü Hz Yusuf (a.s)’ı tutsak kaldığı zindandan bir anda Mısır’a Melik Sultan yapabiliyor.            

          Nefis ve şeytana boyun eğmemek aynı zamanda Peygamberimizin sünnetini kendi iç dünyamızda tatbik ve ihya etmek;  sırtımızı Uhud dağına dayamak gibidir. Yeter ki sırtımızı dayadığımız Uhud dağında okçuların durumuna düşmeyelim,  bak o zaman biz nefse değil, nefis bize uymak zorunda kalacaktır. Böylece bu sayede gerçek manada hürriyetimizi elde etmiş oluruz da.  Malum, Allah’a abd olaraktan hür olmak her insana nasip olmayabiliyor. Nitekim öyle peygamberler gelmiş ancak kendi nefsine söz geçirip hürriyet meşalesi olmuş,  öyle peygamberler gelmiş ancak ailesinin hidayetine vesile olaraktan hürriyet meşalesi olmuş,  öyle peygamberlerde gelmiş ki kabile kabile, kavim kavim hidayetine vesile olaraktan hürriyet meşalesi olmuştur. Derken peygamberlik silsilesinin en son halkasına Peygamberimiz (s.a.v)  dâhil olduğunda ise diğer peygamberlerden farklı olarak tüm insanlığa hidayet rehberi hürriyet meşalemiz olmuştur.

          Peki ya, peygamberlik sonrası?  Malum, peygamberlik kapısının kapanmasıyla birlikte bu kez hürriyet meşalesini Peygamberimizin varisi hükmünde izini iz süren Rabbani âlimler elden ele taşıyacaklardır.  Nitekim elden ele bu meşaleyi taşıyan o kadar Rabbani âlim yetişir ki, bir bakıyorsun Mevlânâ Hâlid-i Zülcenehayn (k.s)  bu kutsi emanetin kıyamete sürdürülebilecek derecede dört yüz halife kaldırabiliyor, keza İmamı Rabbaninin oğlu da dörtbin tane halife yetiştirmiştir. İşte görüyorsunuz, kelimenin tam anlamıyla Peygamberimizin izini iz sürmek denen hürriyet meşalesini elden ele devretmek hadisesi budur. Şu iyi bilinsin ki, Rabbani âlimler var oldukça insanlığın hidayetine vesile olacak bu hürriyet meşalesinin kıyamete dek hiç sönmeyeceğine inancımız tam da.  Zira bu kutsi yol aydınlık meşalelerimizle kat edilebiliyor. Hiç kuşkusuz elden ele devr olunan bu aydınlık meşalelerimiz bizi en nihayetinde Allah’a ulaştıracak Şeb-i Arus meşalelerinden başkası değildir. Yeter ki,  sefere koyulduğumuz yolda nefsimizin kölesi değil, Allah’ın kölesi olalım, bak o zaman sırat-ı müstakim üzere vuslat hâsıl olurda.  Nitekim Şeb-i Arus ölümün en nihai darbe etkisi sinsi nefse ve melun şeytana olmakta. Nasıl darbe etkisi yapmasın ki, düşünsenize nefis ve şeytan bir ömür boyu beraber geçirdikleri aynı bedende işleri güçleri hep kötülüğü telkin etmek olmuş,  ama bir ömür sonunda Şeb-i Arus ölümle karşılaştıklarında büyük bir şok yaşayıp tüm uğraşları yerle yeksan olabiliyor.

            İkili şer kuvvet şok yaşaya dursun, bu ikili kuvvetten bilhassa  nefsi nasıl  tarif ederekten  kategorize edebiliriz  denildiğinde, hiç kuşkusuz  bunu tarif edip kategorize etmek  her babayiğidin harcı olmasa gerektir. Çünkü nefsin mahiyetine ancak Arifler vakıf olabiliyor.  Her ne kadar Kuran’da nefis hakkında pek çok ayette sıkça bahsedilse de sonuçta nefis denen kuvvet, hayvani nefis ve insani nefis olmak üzere iki ana başlık altında açıklanmaya muhtaç bir konudur. Biz sadece okuduklarımızdan anlayabildiğimiz kadarıyla, mesela hayvani nefs hakkında mülk âleminde yaratılmış bir meleke kuvvet demekle yetinebiliriz. Şayet bu hayvani meleke ıslah edilir nuraniyet kesb ederse mülk âleminden çıkıp emr âlemine rücu edebiliyor, böylece yeni vatanı bu kez emr âlemi olmuş olur. Anlaşılan o ki, hayvani nefsin günah üreten merkez olmaktan çıkıp nuraniyet kesb etmesi ıslah olmasına bağlıdır. Dahası, insan göğsünde âlemi emirle bağlantılı nurani letaifler asıllarına dönüş yaptıkça hayvani nefiste bu döngünün peşine takılmak suretiyle kendi ıslahını gerçekleştirmiş olur. Ki; âlemi mülkten olan toprak, su, ateş ve hava unsurlar aynı zamanda nefsinde sıfatı unsurlardır.  Şayet bu sıfatlar insan nefsinde nurani letaiflerin rengine bürünürse biliniz ki o nefis kötülük üreten merkez olmaktan çıkıp nurani melekiyet kazanacak demektir.  Böylece vücutta letaifler işlevlik kazanıp çalıştığında o insanda tevazu, özü sözü bir, hayâ, doğruluk vs. gibi güzel hasletlerin yanı sıra ruhunda ilahi aşk pırıltısı parlamış olacağından, böylesi vücud kafesinin tek egemen gücü âlemi emirle bağlantılı letaifler olacaktır. Yok,  eğer insan göğsünde kodlanmış âlemi emirle bağlantılı letaifler vücutta silik bir işlevsiz bir vaziyette ise elbette ki bu durumda böylesi vücud kafesinin tek egemen gücü hayvani nefs olacak demektir.   

Madem öyle, siz siz olun nurani meleki kuvvetlerin sesine kulak vermeye bakın.  Kulak verilsin ki Allah’a abd olmakla hürriyet fermanımız işlevlik kazansın.  Aksi halde nefse itaat etmekle nefsin kölesi bir tutsaklıktan kurtulamayız.  Maalesef böylesi tutsak bir kölelikte:

        -Nefse itaat,

        -Şeytana itaat,

        -Allah’tan gayri dünyevi sebeplere itaat,

        -Dünyalık için kula itaat,

        -Maddeye itaat gibi kötü hasletler söz konusudur.  Oysa hür olmak Allah’a kul olmaktan geçmektedir.  Nitekim böylesi Allah’a kul olmak özgürlüğünde:

       -Amentüye iman etmek,

      - İslam’ın beş şartını yerine getirmek,

      - Günahlardan el çekmek,

      - Derken en nihayetinde nefsimizi ıslah etmek vardır. Zaten bir insanın nefisle olan cihadında zaferle çıkıp nefsini ıslah ettiğinde gerçek özgürlüğüne kavuşmuş olacaktır.

           Bilindiği üzere cihad denince hep akla savaş gelmekte. Ve böylesi savaşta Allah için ölene şehit,  hayatta kalana da gazi denmektedir. Malum, Uhud harbinde yetmişten fazla Ashab-ı Kiram şehit olmuşlardı. Sadece Uhud mu,  daha pek çok savaşlarda da şehit verilmişti.  İlginçtir Ashab-ı Kiram aralarında onca şehit vermelerine rağmen Allah Resulü bir savaş dönüşü haremi şerifin avlusunda kendilerine hitaben  “Küçük cihaddan,  artık büyük cihada dönüyoruz” denilen bir harbden söz ettiğinde Ashab ister istemez bu hitap karşısında şaşkınlıktan adeta dona kalacaklardır.  Ve şöyle derler:

        -Ya Resulullah! Bundan daha büyük cihad (harb mı) ne olabilir ki?

        Efendimiz (s.a.v)  ashabına cevaben şöyle beyan buyurur;

        -Bundan daha büyük cihad  (büyük harb) nefis ve şeytanla cihad (harb) yapmak vardır.

        Evet, Allah Resulünün beyanlarından anlaşılan o ki, nefs ve şeytanla cihad yapmak cephede kazanılan savaştan daha evla cihaddır.  İcabında cephede harb yapmak, duruma göre iki, üç gün, dört gün, bir hafta, bilemedin bir yıl vs sürerken,  nefis ve şeytanla yapılan harb öyle değil, bilakis bir ömür boyu sürecek bir cihaddır.  Öyle ki, bu savaş ölene kadar bir müminin yakasından düşmez de. Üstelik cephede yapılan harbde düşmanımızı görüp ona göre gardımızı alabiliyoruz,  ama nefis ve şeytan öyle değiller, her ikisi de görünmez düşmanlarımızdır. Bu demektir ki, görünmez olmaları mücadelenin de çetin geçmesini beraberinde getirecektir.  Dolayısıyla Efendimizin (s.a.v.)’in nefis ve şeytanla mücadelenin büyük harb olarak ilan etmesi son derece gayet tabii bir durumdur.

         Her ne kadar nefis ve şeytan üzerimize tank, tüfek silahla gelmeseler de sonuçta karşımızda son derece sinsi bir o kadarda nerde, ne zaman ne yapacağı belli olmayan her an bizi avlamak için fırsat kollayan ikili şer kuvvet söz konusudur. Tabii bu demek değildir ki nefis ve şeytan ikili kuvvete karşı büsbütün savunmasızız.  Şayet Peygamber Efendimizin (s.a.v.) beyan buyurduğu büyük cihad için şeriatın belirlediği farzlardan sünnetlere, sünnetlerden nafilelere, müstehablardan mendublara her ne fıkhı kaide ve şer’i kural varsa hepsine harfi harfine riayet edip haramlardan uzak durursak, biliniz ki tüm nefsanî ve şeytani kuvvetlere karşı savunma hattımız güçlü olacak demektir. Ama gel gör ki, günümüz dünyasında artık savunma hatlarımız pek iç açıcı görünmüyor, sürekli alarm vermekte.   Bilhassa elinen noktada nefis ve şeytanla mücadele etme konusunda Ümmet-i Muhammed’in kahır ekseriyasının gerekli hassasiyet gösterdiği pek söylenemez. Maalesef ümmet olarak çok büyük vurdumduymazlık içerisindeyiz. Baksanıza ümmetin şu haline, ne cemaatle namaz kılma hassasiyeti kalmış, ne gece teheccüd namazı kılma hassasiyeti, ne sabah namazına kalkma hassasiyeti, ne ilmihal bilgisine vakıf olma hassasiyeti, ne de kul hakkı hassasiyeti. Hiçbirinden zerre miskal eser kalmadı dersek yeridir.  Oysa Ümmet-i Muhammed’in bir an evvel vurdumduymazlığına son verip üzerine serpilmiş olan ölü toprağı mutlaka atması gerekiyor. Hadi ümmetin bir ferdi olarak üzerimizde ki ölü toprağı atamasak da bari hiç olmazsa geçmişte yaptığımız kötü fiillerdin dolayı kendimizi kınayacak noktaya gelsek ne kaybederiz ki, bilakis yaptıklarımızdan, hatta yapacaklarımızdan dolayı pişmanlık duyacak noktaya gelmekle  çok şey kazanırız.. Zaten bu çizgiye geldiğimizde biliniz ki kötülüğü emreden nefsi emmare aşamasından, yaptıklarından ve yapacaklarından bin pişmanlık duyacak donanıma sahip nefs-i levvame aşamasına geçiş yapacağız demektir. Şayet nefsi emmareden kurtulamazsak Allah muhafaza her an küfür bataklığına batmamız an meselesi diyebiliriz.  Madem öyle,  nefsi emmarenin bir adım ötesinde nefsi levvame basamağına geçiş yapmamız gerekir.  Ki,  geçiş yapacağımız nefsi levvame basamağı bazen Allah’a itaat halleri bazen de itaatsiz halleri görülebilen bir basamaktır.  Her ne kadar bu basamakta bir takım eksiklerin varlığı ayan beyan ortada gözüksede en azından bir önceki sürekli insana kötülüğü teşvik eden nefsi emmare’ye göre nisbeten hiç yoktan daha ehven bir nefis diyebiliriz. Gönül ister ki,  buradan da diğer üst basamaklara geçiş yapıp kalbimizin mutmain hale geldiği nefis mertebelerine erişmiş olalım. Neden olmasın ki. Yeter ki gayret edelim,  gayret edenden şeytan kaçar da.

            Vesselam.

 

 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.