google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html

Bu cennet bizim, bu cehennem bizim !

Determinist değilsem de doğduğu coğrafyanın insanın hayatını etkilediğine inanıyorum. İnsan eğer gerçekten ister, çalışır ve pes etmezse yürüdüğü yolu değiştirebilir. Değiştirebilir ama en başında erken çocukluktan itibaren zihnine işlenen kültürel kodlardan dolayı o insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın doğduğu toprakların huyunu taşır içinde bir yerlerde. Anadolu topraklarına doğmak bir yerinden bakarsanız bir cennete doğmak; başka yerinden bakarsanız da bir cehenneme doğmak. Bunu kavradığı için ‘’Bu cennet bizim, bu cehennem bizim !’’ demedi mi Nazım zaten ? Bu toplumun potansiyelini, bu toprakların potansiyelini düşündükçe aklımı oynatasım geliyor; bu potansiyeli nasıl kullanamadığımızı düşündükçe de oynatıyorum aklımı.

Dudaklarımız patlıyor

Toplum olarak düşünmenin bedelini hep ağır ödemişiz. Düşünenlerin akıbeti hep korkutmuş bu topraklarda düşünmeye heves edenleri. Duyulan geçmiş zaman biçimbirimi kullanıyorum ama halen korkutmaya devam ediyor olması asıl dehşet verici olanı. Bugün biz, gençler olarak kendi aramızda sohbet ederken düşüncelerimiz yüzünden yarın hain ilan edilebileceğimiz korkusunu dişlerimizin sinir uçlarında hissediyorsak bu toplumun yol almasını nasıl umut edebiliriz ki ? Bu potansiyelin kullanılacağına dair inancı nasıl yaşatabiliriz ki ? Bu toplum ne zaman yükselmeye kalksa bir çelme yemiş, yüzüstü yapışmış yere ve patlamış dudakları. Bu trajik döngü kendini tekrarladıkça olan bana, sana, ona, bize, size, onlara kısacası hepimize olmuş. Hepimizin dudakları patlamış, patlıyor.

Bu seçim birkaç seneliğine yönetici seçmekten ötelerde…

O dudaklardan damlayan kanlarda, korku ikliminin devamını görüp ellerini avuçlayanlarla; artık kapaklanmasın bu toplum yere diyenlerin karşı karşıya geldiği kurşun gibi bir mevsime çıktı yolumuz. Bu mevsimde boğularak ölmüş bir ölünün ağırlığı var. Bu toplum ya artık topyekun ölü bir beden misali azgın, paslı bir denizin tuzlu sularında ciğerleri yırtılarak akıntıya teslim olacak ya da umutlu adalara kulaç atacak. Bu mevsimin kavgası öyle göründüğü kadar basit değil, bu mevsimin sonunda bu toplumun aydınlığa takati kalıp kalmadığını öğreneceğiz. Ben artık o dudaklardan kan damlasın istemiyorum, ben artık umutlu adaların turunç mercanlarına dokunalım istiyorum. Önümüzdeki sandığı bu pencereden okumalıyız, bu seçim birkaç seneliğine yönetici seçmekten ötelerde. Bu seçim, bu paslı denizde su alan gemimizin rotasını belirleyecek.

O sofrada buluşmamız lazım

Bu topraklarda genizleri yeşil elma kokusu sarsın istiyorsak öncelikle patlamış dudaklardan medet umanları aradan çıkarmamız lazım. Bu toplumu koca bir aile gibi düşünmemiz, pazar sabahı sofrasına herkesi buyur etmemiz lazım. Bu topraklarda misafir tanrının emaneti olarak kabul edilir ve giydiğine, söylediğine, dinlediğine, okuduğuna bakılmaksızın memnuniyetle o sofraya buyur edilir. O sofrada ne varsa, dilediğince yemesi için azami çaba gösterilir ve o sofraya oturan herkesin kalbinin gevşemesi umulur. Tutulmuş kalplerin donukluğundan medet umanlar, gelenleri o sofraya buyur etse bile kaşlarını çatmaktan hiç vazgeçmezler. Vazgeçmezler ve kendileri gibi düşünmeyenlere her lokmayı zehir ederler. Evvela bunu değiştirmemiz lazım, evvela herkesin dilediğince yaşayabileceğini ve herkesin o sofrada kendisine yer bulabileceğini anlatabilmemiz lazım. Eğer biri o sofraya ulaşamadığı için karnı aç kıvrılıyorsa bir köşeye buna hep birlikte dertlenmemiz lazım. O sofrada buluşmamız lazım.

Barışma, uzlaşma, o sofrayı kurma zamanı

Bu ipek günleri karşılamak için de önce barışmamız lazım. Patlamış dudaklardan medet umanları bir kenara itip barışmamız lazım. Toplumlar uzlaşı sanatını konuşturdukları kadar mutludur. Uzlaşı sanatının inceliklerini kavrayamamış toplumlar yara bere içinde debelenmekten pek öteye gidemez. Uzlaşı sanatının en büyük örneği de toplumların anayasalarıdır. Bu uzlaşma öyle ha deyince gerçekleşmiyor tabii toplumlar çetin süreçlerden geçtikçe uzlaşmayı öğreniyor ve o sofrayı kuruyor. Bu süreçler de sancılı geçiyor, işte bizim demokratikleşme, uzlaşı sürecimiz bu kadar doğal ve sancılı geçmediği için bu sofranın kıymetini hiç bilemedik. Toplumun en kapsayıcı sözleşmesi olan, anayasamızın kıymetini hiç bilemedik. Bilemediğimiz için şimdi yokuşta inleyen kamyon gibi buram buram balata kokuyoruz hep birlikte. Son yirmi senede yaşadığımız tecrübeler bize uzlaşabilmenin önemini ensemize şamar vura vura öğretti diye düşünüyorum. Şimdi barışma, uzlaşma ve geçmişteki tatsız tecrübelerden icap eden dersleri alarak; yeni bir gelecekte o sofrayı kurmanın zamanı.

Yeni anayasa nasıl yapılmalı ?

Bu sofrayı, beceriksiz bir uzlaşı faciası olan mevcut anayasamızla başaramayız. Tüm farklılıkları zenginlik olarak kabul eden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu değerleriyle ve vatandaşlık tanımıyla barışık olan yeni bir anayasa gerekiyor bize. Bu yamalı bohça haline gelmiş, amacından uzaklaşmış ve toplumun bugünkü gereklerinden kopmuş metinle ilerleyemeyiz. Hele hele üzülerek ifade etmeliyim ki 2017 halkoylamasıyla birlikte ülkemizdeki yerleşik demokratik denge ve denetim mekanizmaları lağvedildi. Güç, tek ve sınırsız bir erkte toplandı. Kuvvetler ayrılığı ilkesi yok sayılara yasama ve yargı sembolik hale getirildi. Bugün koridorlarında kaybolduğumuz uçsuz labirentten bu sistemle de bu anayasayla da çıkamayız. Yeni bir anayasa yazılmalı ama bu anayasa kapılı kapıların ardında, puslu toplantı masalarının etrafında toplanan birkaç kişinin oluruyla değil; toplumun tüm kesimlerinin katılım sağlayacağı demokratik bir usulle oluşturulmalı. Toplumun tüm kesimlerinin, siyasi partiler, uzman ve akademisyenlerle birlikte müzakere etmesinin önünü açmak gerekiyor. Daha doğrusu bu toplumun fertlerini birbiriyle uzlaştırmak gerekiyor.

1921 Anayasası yanılsaması

Nasıl yazılacağını söyledik şimdi de neler içereceğinden bahsedelim biraz da. Biliyorsunuz yeni anayasa çıkış yapan efendiler, 1921 Anayasası’nı örnek alacaklarını söylüyorlar. 2023 Hedefiyle yanıp tutuşanların, anayasa örneği bulmak için 1921’e yani cumhuriyetten öncesine gitmeleri ne kadar manidar değil mi ? 1921 Anayasası, savaş şartları altındayken yani Büyük Millet Meclisi’nin üyelerinin Ankara köylerinden topladıkları derme çatma, kırık sıralara oturup çalıştıkları dönemden kalma bir metin. O dönemin şartlarına göre değerlendirilirse bu topraklarda soluk bulan belki de en büyük devrimlerden. Ulusal egemenlik kavramının ilk kez kullanıldığı metin 1921 Anayasası’dır. Yeni kurulacak Türk devletinin saltanatla, monarşiyle değil doğrudan doğruya toplumun kararıyla yönetileceğinin en önemli sinyali bu. Sadece başlı başına bu bile 1921 Anayasası’nın uzlaşı sanatının gelişimine katkısını gösteriyor. Yüzyıllar boyunca tebaa olmuş, yüzyıllar boyunca bir hanedanın malı olarak yaşamış olan bireylerin, yeni kurulacak devletin mutlak sahibi olacağı söyleniyor bu metinde. 1921 Anayasası, bu yönleriyle kendi döneminin şartları göz önüne alınarak değerlendirildiğinde devrimci, yenilikçi ve ilerici olarak sınıflandırılabilir. Sınıflandırılabilir ama 1921 Anayasası, o günün şartlarına göre bu özellikleri taşıyor. Bu anayasada ülke yönetimine dair hükümler getirilirken, yargı organları ve kamu özgürlüklerine yer verilmemişti. Ayrıca savaş döneminin ürünü olduğundan kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği benimsenmişti. Muğlak kalan noktalar olduğundan sınırlara dair hükümler de oldukça sorunluydu ve insan haklarına dair eksikleri vardı.

İşte 1921 Anayasası söylemi bu yüzden oldukça tehlikeli.

1921 Anayasası, yazıldığı dönem için ne kadar uygarsa; günümüz Türkiye’sinin gerçekleri için bir o kadar yetersiz.

1921 Anayasası vurgusuyla birlikte gerici bilinçaltının dışavurumunu hep birlikte görüyoruz.

Bize kuvvetler birliğini öneren, temel insan hak ve özgürlüklerinden bahsetmeyen, yargıyı bağımsız görmeyen bir metne 2021 Türkiye’sinde hiç ihtiyacımız yok.

Bizim, temel insan hak ve özgürlüklerini, tarafsızlığı, laikliği, Atatürk ilkelerini, hukukun mutlak üstünlüğünü vurgulayan; doğayı ve hayvanları koruyan, sivil toplumu güçlendiren, kuvvetler ayrılığını benimseyen, güçlendirilmiş parlamenter sistemi öngören, çağın gereklerine uygun ve toplumsal eşitliği gözeten bir çağdaş bir anayasaya ihtiyacımız var.

Mustafa Kemal ve 1921 Anayasası çıkışlarıyla birlikte nelerin vurgulandığını herkes iyi bilmeli.

1921 Anayasası, olağanüstü şartlarda henüz cumhuriyet ve yeni devlet ortada yokken milli mücadeleyi daha koordineli şekilde yönetmek; yeni rejimin elini kuvvetlendirmek ve kurulacak yeni devlete dair ilk sınırları çizmek için yazılmıştı !

Efendilere soruyorum;

Bugün bu topraklarda yeni bir devlet mi kuruluyor ki 1921 Anayasası dillere dolandı ?

Hani mevcut anayasa bu milletin bekasıydı ?

Hani mevcut anayasa şehitlere borçtu ?

Hani mevcut anayasa geleceğin teminatıydı ?

Hani mevcut anayasa bizi geleceğe taşıyacaktı ?

İki ayyaşın yaptığı anayasanın eteğine neden saklanıyorsunuz ?

Neden 1921 Anayasası vurgusu yapıyorsunuz ?

Siz kimi kandırdığınızı zannediyorsunuz ?

İçinde Atatürk İlkeleri olmayan, laiklik olmayan, ulusal sınırlar olmayan, Türkçe olmayan, insan hakları olmayan, kuvvetler birliğine dayanan bir anayasa hayalinizi çıkıp mertçe savunmak yerine ancak böyle mi iki lafın arasına dolayarak mı geveleyebiliyorsunuz ?

Neden dik durmuyorsunuz, duramıyorsunuz ?

Bayıldığım bir Alman atasözü diyor ki: Tilki vaaz vermeye başladıysa, gözünüz kümeste olsun.

Tilki, bugün ve yine tilkiliğini yapmaya niyetlenmişken; gözümüz bu sefer kümeste olsun.

Yine patlamasın dudaklar, yine donuklaşmasın kalpler, yıkılmasın bu sefer o kadim sofra.

Tilki, tilkiliğini yapmaya niyetlendi; gözümüz kümeste olsun.

Gözümüz kümeste olsun efendim.

Gözümüz kümeste olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.