google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html

Kısa bir ömür beyanı

1940'ta Urfa'da doğdu. ilk, orta ve Liseyi Urfa'da okudu, Maraş'ta tamamladı. (1958) Yüksek tahsil için Ankara'ya geldi. Burada, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nden mezun oldu. (1972)

Yazı hayatına Urfa'da başladı. Ankara'da, Hilal Dergisi'nin yazı işlerini yürüttü. Nuri Pakdil ile 'Edebiyat', Rasim Özdenören ile 'Mavera' dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Şiir ve yazıları bu dergilerde yayınlandı ve kitaplaştı. İstanbul'da yayınlanan Yeni Devir gazetesinde köşe yazıları yazdı. Yurdu bir uçtan bir uca dolaşarak konferanslar verdi.

Uzun yıllar öğretmenlik ve sendikacılık yaptı. Uşak İmam Hatip lisesinde başladığı öğretmenlik mesleğini, vefatına kadar hep Ankara'da devam ettirdi. 1999 hastalandı. Akciğer kanseri teşhisi ile hastaneye yattı. Yılın sonuna doğru, doğduğu yere, Urfa'ya götürüldü.

06. Ocak. 2000 de vefat etti. Doğduğu topraklarda toprağa verildi.

Toprak kuşatınca ten kafesini

Yeni bir günedir göçümüz bizim

Kalkarız rüyadan uyanır gibi...

Vefatının 21. yılında onu rahmetle ve özlemle anıyorum, arıyorum.

Tanışmam

1966 yılı Haziran ayında Urfa Türk Ocağı açıldığında, Şube Başkanı olarak Zübeyir Yetik Bey’e yetki verilmişti. O tarihte Ankara’da Türk Ocağı’nın merkez müdürü hemşerimiz Mehmet Akif İnan’dı. Akif İnan ismini ilk defa o zaman duymuştum. Daha önce de Ankara’da, hemşerimiz Salih Özcan'ın sahibi olduğu Hilal Dergisi’nin yazı işlerini müdürlüğünü yürütüyordu.

Akif İnan’la ilk defa yüz yüze tanışmamız; 1973 yılında bir yaz günü, Urfa’da Balıklı Göl Çay Bahçesi’nde olmuştur. Ben o tarihte Antalya Aksu Öğretmen Okulu’nda Tarım Öğretmeni olarak çalışıyordum.

Haziran ayındayız, hava çok sıcak. Okullar tatile girmiş, ben de o vesileyle Urfa’ya annemin, babamın yanına dönmüştüm.

Vakitlerden bir ikindi vakti, bu bahçede üç kişiyiz. Mehmet Akif İnan, İbrahim Halil Çelik ve Mehmet Atilla Maraş. O güne kadar birbirimizi isim olarak biliyoruz. Ancak yüz yüze tanışmamızın tarihi, Urfa, Haziran, 1973’tür. O tarihte Akif bey 33 yaşındadır.

Çay bahçesinin garsonu demli çayları getiriyor. Sohbeti Akif Bey başlatıyor. Ama her nedense hep Akif Bey konuşuyor, İbrahim Halil’le ben dinliyoruz. Hep dinlemede kalıyoruz.

O tarihlerde, Ankara’da, Nuri Pakdil’in 1969‘dan itibaren büyük bir titizlikle çıkardığı Edebiyat Dergisi’nde şiirleri ve yazıları yayınlanıyor. O bunu çok önemsiyor, kendisini, Nuri Pakdil’den mülhem, ‘İslam devrimcisi’ olarak niteliyordu.

Bizimle sohbet ederken, bir yandan sigarasını tellendiriyor, sigarayı, adeta su gibi içiyordu. Sigaraları peş peşe yakıp yakıp söndürüyordu. Bu huyunu, galiba Üstadı Necip Fazıl’dan kapmıştı. Bir de yüksek perdeden konuşmayı...

Akif Bey, fizik olarak iri yapılı,  dıştan bakınca heybetli bir görünüşü vardı. Ses tonu kalın ve toktu. Konuşurken tane tane ama kelimelerin üstüne basa basa konuşuyordu. Bize bir dava'dan, bir İslam davasından söz ediyordu. Filistin'de işgal altında olan mukaddes Kudüs şehrinden, ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa'dan bahsediyordu.

Sohbet, akşam saatlerine kadar Akif Bey'in heyecanlı konuşmasıyla sürmüştü.

Silah arkadaşlığı

Daha sonraki görüşmelerimizde, Edebiyat Dergisi'nde yayınlamak üzere benden şiirler istemişti. 1974 ve 1975 yıllarında gönderdiğim şiirler Edebiyat Dergisi'nde yayınlandı.

1975 yılı Temmuz ayında kısa dönem askere alındığımızda, bu kez Akif İnan'la silah arkadaşı,  olarak bir arada olduk. Biz; dört ay gibi kısa süren askerliğimizi, İzmir Bornova'da 57. Topçu Tugayı'nda yaptık. Burada hemen hemen her akşam buluşuyorduk.

Bizimle beraber kısa dönem askerlik yapan bir çok tanınmış sima da vardı. Bunlardan Hatırladıklarım: Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu, Prof. Dr. Rüçhan Arık, Prof. Dr Celal Tarakçı, Prof. Dr. Sıtkı Aras, Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen gibi birçok akademisyenle beraber birçok yazar, şair ve yüksek bürokrat vardı.

Tadattan sonra akşam buluşmalarımızda, sohbet konuları;  edebiyat, şiir, İslam Medeniyeti, Din ve Uygarlık üstüne oluyordu. Akif Bey, üstadı Necip Fazıl'dan şiirler okuyordu, ben de üstat Sezai Karakoç'tan şiirler okuyordum. Sezai Karakoç'un şiir anlayışını anlatıyordum.

Bir akşam sohbet konusu, Sezai Karakoç'un yeni şiirleri üzerine oldu. Ben, Çağdaş edebiyatımızda, 'İkinci Yeni' şiirinde Karakoç'un yeri ve Şiiri' üzerine konuşuyorum. Yer yer de Sezai Bey'in hayatından kesitler veriyorum. Sohbetimize katılan arkadaşlardan biri, sonunda dayanamadı ve dedi ki: "Bu Sezai Bey sizin neyiniz olur arkadaş, akraba filan mısınız yoksa?" niye dedim, dedi ki, o kadar candan ve yakından tanıyor gibi anlatıyorsunuz,  sanki ailenizden biri gibi geldi bana. Evet dedim, öyle. Çünkü aynı iklimin, aynı coğrafyanın, aynı kültürün şairleriyiz. Bizim yaşadığımız topraklar, kadim Diyarbakır ve kadim Urfa şehirleri, Fırat ve Dicle nehirlerine komşudur. Biz, Yukarı Mezopotamya'nın bakır yüzlü çocuklarıyız. Sezai Karakoç da, Akif İnan da, ben de o yörenin insanlarıyız, biri birimize çok benzeriz dedim. Arkadaş sustu. bir daha da konuşmama müdahale etmedi, hep dinlemede kaldı.

Gelenekle gelecek arasında bir şair

Yakın dönem şiirimizde, adı, 'Mescid-i Aksa Şairi' diye anılan Mehmet Akif İnan'ın 'İslami Şiir Akımı' içinde yer aldığını, edebiyat tarihçisi Ahmet Kabaklının dört ciltlik "Türk Edebiyatı" adlı eserinin son cildinden öğreniyoruz. Bu akımın köklerinin, divan şairi Fuzuli'ye dayandığını, oradan divan şairi Urfalı Nabi'ye ve divan şiirinin son ustası Şeyh Galibe bağlandığını görüyoruz. Bu akım, II. Meşrutiyet döneminde şair muallim Naci'ye, oradan Cumhuriyet döneminin başında Şair Mehmet Akif Ersoy'a bağlanarak devam eder. Buraya kadar gelen şairler Mehmet Akif Ersoy dahil, şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmışlardır.

 M. Akif Ersoy'dan sonra İslami şiir akımı, şiirlerini hece ölçüsüyle yazan Necip Fazıl'a bağlanır. Bu akım, giderek çağdaş şiir yansımaları içinde yerini bulur.  

Bu akım; 1950'lerde, ikinci yeni kuşağı içersinde yer alan ve fakat özde onlardan ayrılan üstat Sezai Karakoç'la devam eder.

Karakoç'un şiiri, hem İslami duyarlığa bağlı, hem de modern bir şiirdir.

yukarıda adı geçen şairlere, tarihsel ve geleneksel olarak bağlı olsa da çağdaş ve yeni bir söylemle ve serbest vezni kullanması bakımından da şekil olarak onlardan ayrılır.

Sezai Karakoç'tan sonra gelen ve çağdaş şiirimizde '1960 Kuşağı'  diye anılan şairler zümresi içersinde yer  alan ve İslami duyarlığa ve geleneğe bağlı olan şairler; Akif inan, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu ve Alaettin Özdenören'dir. aynı kuşaktan sayılan şair İsmet Özel'i de bu akıma dahil edebiliriz.

1970 ve sonrası için bu akıma katılan pek şair isminden söz edebiliriz. Ahmet Kabaklı, adı geçen eserinin 4. cildinde İslami duyarlığa bağlı bu kuşağın şairlerinin adlarını şöyle sıralamıştır: Osman Sarı, M. Ragıp Karcı, M. Atilla Maraş, Ebubekir Eroğlu, Cumali Ünaldı, Metin Önal Mengüşoğlu, A.Vahap Akbaş, Arif Ay, Turan Koç, Faruk Uysal, Ahmet Kot.

Akif İnan'ın şiiri; Bir yandan geleneksel, bir yanıyla da çağdaş bir şiirdir. Şairin,  yetişme ve gençlik dönemi, divan şiirinin fiilen yaşadığı kadim şehir Urfa'da geçmiştir.  O dönemler Urfa'da çok güçlü bir şekilde var olan ve devam eden bir divan edebiyatı geleneği vardır. Bu gelenek, Şair Nabi'den beri üç yüz yıldır devam ederek gelmektedir.

Bu edebiyat, ilginçtir hem Urfa halkı katında, hem de o dönemlerin aydınları arasında canlı olarak yaşamaktadır. Mesela esnaftan bir çok sanatkar, divan şiirini, ümmi oldukları halde ezbere bilir ve yeri geldiğinde bunu bir makamla gazel tarzında seslendirirler. Mesela bunlar arasında, benim yetiştiğim; Mukim Tahir, Bekçi Bakır, Kel Hamza, Tenekeci Mahmut ve Kazancı Bedih ustaları sayabilirim. Bu şahıslar, şair Akif İnanın Urfa'da yaşadığı dönemde;   Fuzuli'nin, Şair Nezihe Hanım'ın Urfalı şairlerden şair Abdi ve şair Şevket'ten gazeller ezberleyerek sıra gecelerinde, bağ yatılarında, çeşitli gün ve gecelerde  seslendirmişlerdir.   Şair Mehmet Akif İnan'ın şiirini besleyen ana damar, buradaki divan geleneğidir.

Şairin vefatından sonra (06. Ocak. 200) özel arşivine ilk ulaşan biri olmam hesabıyla bir kitap oluşturacak kadar divan tarzında ve aruzla yazılmış bir çok şiirinin olduğunu gördüm. Bunlar 17-20 yaş arasında yazdığı şiirlerdir. Ankara'ya geldiği üniversite yıllarından itibaren eski tarz şiir yazmayı bırakmış, yeni ve modern tarzda şiirler yazmıştır.

Akif İnan, yayınladığı iki şiir kitabındaki şiirlerinde,  aruzu değil, halk şiirinin hece ölçülerinden olan 11'li heceyi kullanmış ve fakat divan şiirinin beyit düzenini kullanarak yeni bir şiir tarzı geliştirmiştir. Böylece şeklen geleneksel ve klasik şiirimize bağlı kalsa da öz olarak İslami bir duyarlık taşıyan şiirlerini, yeni bir dil kullanarak, arı-duru bir Türkçeyle yazmıştır.

Şiir kitaplarının adlarını, bilinçli olarak Hicret ve Medine, sonra Medine'yi değiştirip Tenha Sözler olarak koymuştur.

Şiir anlayışı

Akif İnan'ın şiirleri; divan geleneğine yaslanmış, ses ve musikinin yardımıyla yeni bir tarzla söylenmiş, ölçülü bir şekilde seyreder.

Şiirleri; zaman zaman mistik ve metafizik bir ürpertiye dönüşür. Zaman zaman, bir hayal ufkunun, bir rüya aleminin derinliklerinde gerçeküstü, hatta olağan dışılıklara kadar varan, ama hep aynı duyarlıkla, inancının sınırlarını kollayarak inşa edilmiştir.

Özgürlük arayışları, bağımsızlık arayışları, ruhunun, kendi kalıbının dışına çıkmak ve taşmak arzu ve isteği, bir sevgiliye kavuşma arzu ve isteği, ölümsüzlük, ebedi varoluş, ölüm ötesi dünya (mavera),  güzellikler yurdu (cennet), Allah'ın cennette tecelli edecek olan cemal sıfatına mazhariyet. 

Bütün bu zincirleme olarak saydığım olgular, mümin bir şairin hem hayatının, hem varoluşunun, hem de bütün bir şiir serüveninin ana hedefleri olarak görülmelidir.            

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.