Fıkhı kavramların tümüne vakıf olmak elbette kolay bir iş değil. Yinede fıkhı meselelerde en çok karşılaştığımız kavramların karınca kaderince aşinalık kazanmak bakımdan bilinmesinde fayda var düşüncesiyle fıkıh kitaplarında yer alan bu kavramların bazıları ne anlama geliyor hep birlikte bir göz atıp neymiş bir görelim:

        Istılah: Bir kelimenin sözlük anlamı dışında anlamı olan bir terimdir.

        Fıkıh: Adı üzerinde fıkıh, yani sözlük anlamı derinlemesine bilmek, yani anlayış derinliği manasına bir şeyi tam bilmek olarak kullanılan bir kavram olup ıstılahı olarakta şer’i bilgilerin tümünü içeren İslam hukuku anlamına gelen bir kavramdır. Hiç kuşkusuz fıkhın İslam hukuku çerçevesinde gün yüzüne çıkmasında müctehid âlimlerin katkı payı çok büyüktür. Nitekim fıkıh kaidelerini derleyip, toplayıp, bab’lara (bölümlere) ve fasıllara ayırmak suretiyle talebelerine takdim eden ilk bilge âlim zat İmam-ı Azam’dır. Öyle ki; bir rivayete göre İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin şer’i kaynaklardan çıkardığı fıkhı hükümlerin sayısı seksen üç bin olup, bu rakamın otuz sekiz bini ibadet oluştururken diğer kırk beş binini ise muamelat konularını kapsar. İşte merak bu ya İmam-ı Azam'ın bu çok yönlü bu bilgi donanımına sahip bir bilge şahsiyet olduğunu bilenler ister istemez o’na şu soruları sormadan da edememişlerdir:

        - Efendim, içtihat ettiğiniz bir hususta Allah'ın kitabına aykırı bir durum gördüğünüzde nasıl bir yol izlersin?

       İmam-ı Azam Ebu Hanife:

       -Kendi görüşümü terk ederim.

       Tekrar sormuşlar:

       -Peki, Allah Resulünün sözlerine görüşün ters düştüğünde nasıl bir yol izlersin?

       İmam-ı Azam Ebu Hanife:

       -Kendi içtihadımı hadis-i şerif için terk ederim.

       Yine tekrar sormuşlar:

       -Peki,  beyan ettiğiniz bir görüş sahabenin görüşüne aykırı düştüğünde ne yaparsınız?

       İmam-ı Azam:

       -Kendi görüşümü sahabenin fikri için terk ederim.

       Ve en son şu soruyu sormuşlar:

       -Peki, görüşünüz Tabiûn’un görüşüne aykırılık teşkil ettiğinde ne yaparsın?

       İmam-ı Azam Ebu Hanife:

       -Tabiûn insansa bende bir insanım, o halde benimde görüş belirtmem gayet tabii bir durum diye cevap vermiştir.

      İşte yukarı satırlarda geçen bu müthiş soru cevap düellosundan ister istemez bizimde ‘acaba fıkıh sahasında sadece İmam-ı Azam mı otoriterdir’ suali aklımıza düşmekte. Hiç kuşkusuz İmam-ı Azam bu sahada tek değildir, en az onun kadar veya ona yakın düzeyde daha nice fıkıh sahasında söz sahibi otoriterlerimizde var elbet. Mesela bu düzeyde imamlar arasında fıkıh konusunda ilk kitap ortaya koyma şerefine nail olmuş İmam Şafii bunun en bariz örneğidir zaten. Malumunuz böyle bir şerefe nail olmak için fukahâ (fakih) ehlinden olmak gerekir. Ki; bu müthiş donanıma sahip özelliğinden dolayı da ismiyle müsemma Şafii mezhebi doğuverir.  Tabii bu kervana İmam Hanbelî ve İmam Maliki kendi isimleriyle müsemma mezheb imamları da buna dâhildir.    

         Şurası muhakkak İslam fıkhî başka milletlerin hukukundan kopya değildir, bilakis edille-i şer’iyye kapsamında istihsan, istishab, örf ve teamül gibi kaynaklarla birlikte gün yüzüne çıkıvermiş hükümler dizisidir. Bakınız Peygamberimiz (s.a.v) bizatihi kendi risaleti döneminde sünnetinin kayıt altına alınması hususunda bizatihi Abdullah b. Amr’ı görevlendirmek suretiyle kaynak hamlesi başlatan Gül Nebimizdir.  İşte bu hamle ileriye örnek teşkil ettiği içindir ki, Hz. Osman (r.a)'da elde ki mevcut tek Mushaf’ı çoğaltmak suretiyle kendi sınırlarının ötesine taşıyacak bir hamleyi başlatmasına yetmiştir.  Keza Emevi Halifesi Ömer bin Abdülazìz ise sünnetlerin tedvini yönünde ilk hamlesini Medine Valisi Ebu Bekir bin Muhammed bin Hazm’a yazdığı mektupla emir buyurarak başlatacaktır. Derken o da bu emrin gereğini yerine getirilmesi noktasında tüm valilere haber salaraktan bu hususta maksat hâsıl olur da. Hele bilhassa Tabiûn devri ulemasından Ebu Bekr Muhammed b. Müslim b. Ubeydillâh İbn Şihab ez-Zührì bu duyuru karşısında üzerine vazife bilerekten derhal kolları sıvayıp hadis külliyatının doğmasında öncü isim olarak adından söz ettirir bile. 

      Asl: Bir şeyin temeli, dayandığı kök manasına bir kavram.  Çoğul olarak kullanıldığında  ‘usûl’ olarak ifade edilir.

      Fer': Asli delillere bağlı kalmakla birlikte tali kol veya yan dal şube diyebileceğimiz birinci derecede gerekli olmayıp ancak ikinci derece öneme haiz delil manasına bir kavramdır. Bu kavram çoğul olarak kullanıldığında fürû olarak karşılık bulur.  Öyle ki ulemamız bu kavramı  ‘buğdaya göre darı ne ise asl'a göre fer’i de o dur’ şeklinde kıyas bir ifadeyle açıklık kazandırır da.

       Fer’i hüküm: Şer’i hükümler noktasında aslı hükmün aksine ictihad gerektiren kapalı hükümleri ifade eden bir kavramdır. Malum aslı hükümler imana esaslarını kapsadığından bu tür hükümler üzerinde tevile ve ictihada gerek duyulmayan açık ve net hükümlerdir. Ama fer’i hükümler öyle değil, malum daha çok icma ve kıyas yoluyla açıklanabilecek türden hükümleri kapsamaktadır. Nitekim fer’i yönden fıkhın şer’i hükmünü açığa kavuşturmak amaçlı çaba sarf ederekten hüküm çıkarma kabiliyetine erişmiş ilim ehline isim olarak ‘müctehid’ denirken içtihada konu olan şer’i hükme de ‘müctehidün fih’ denmektedir. Elbette bir mesele hakkında hüküm çıkarmak her baba yiğidin harcı değil, tıpkı bu kuyudan su çıkarmak kadar çaba gerektiren bir iş olduğundan gizli bir şeyi açığa çıkarmak manasına adına ‘istinbat’ denmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, ilim tahsil eden bir talebenin hüküm çıkarma ehliyetine erişebilmesi için bikere her şeyden önce Kur’an diline vakıf olması lazım gelir.  İcabında bu da yetmez has, amm, mücmel, müfesser,  mensuh gibi temel kavramların ana içeriklerinin bilinmesinin yanı sıra sünnet metni ve senedlerinin hangi aşamalardan geçerek aktarıldığına dair ana kaynağa esas teşkil edecek bilgilere de vakıf olunması lazım gelir.  İşte bu vasıfta böylesi tam tekmil donanımlı âlimin vereceği hükümde hata yapması ona bir sorumluluk yüklemeyeceği gibi hükmün açıklığa kavuşması yolunda gösterdiği onca azami gayretinden dolayı takdir görür de. Nitekim Rasulullah (s.a.v) bu hususta Amr b. As’a hitaben  “Hüküm ver, isabet edersen on sevap,  hata edersen bir sevap vardır” diye beyan buyurması bunun bariz bir delilidir. Oldu ya, bir gün yolumuz bir âlimin eşiğine düştüğünde ona arzuhalinizi arz ettikten sonra bir şey sorma ihtiyacı duyup sorduğumuzda şayet ‘bilmiyorum’ cevabını alırsak sakın ola ki şaşırmış olmayalım. Çünkü Şa’bi’nin dediği bir güzel söz var ki meramımızı ziyadesiyle dile getirmeye yetmiştir.  Bakınız Şa’bi diyor ki:  ‘Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.’  Evet, görüyorsunuz bu ifadede anlaşıldığı üzere bir müçtehit ister tevazu gereği bilmiyorum demiş olsun, isterse gerçekten sorulan bir hususu bilmiyor olsun hiç fark etmez, âlimin   “bilmiyorum” demesi bilgelik şahsiyetine asla gölge düşürmeyecektir. Kaldı ki, İmam Şa’bi de bir gün bizatihi kendisine yöneltilen sorular karşısında ’bilmiyorum’ cevabı verdiğinde etraftan bir kısım insanlar şaşkın bakışlar arasında demişler ki:

           -Yahu şu koskocaman İrak fakihi zat nasıl olur da bilmiyorum der, doğrusu kendisine bunu hiç yakıştıramıyoruz.  

         Ve İmam Şa’bi cevaben Kur’an’ın diliyle şöyle karşılık vermiştir:

          - Melekler Yüce Allah’a; Ya Rabbi! Senin bize bildirdiğinden başka bizim bilgimiz yoktur (Bakara–32).

        Gerçektende öyle değil mi,  bakınız Yüce Allah’ın (c.c) bir ayeti kerimede “Bilmediğin bir şeyin arkasına düşme, hakkında hüküm verme. Şüphe yok ki kulak, göz, kalp bunlardan her biri kendisinden, kendisiyle sahibinin işlediği şeyden sorumlu olacaktır” (İsra, 36diye beyan buyurmakla bu husus kendiliğinden açıklık kazanır da zaten.  

        Tabii şu da bir gerçek, yukarıda adından söz ettiğimiz imamlar bizim bildik türden camii imamı değillerdir,  tam aksine onlar muhatab kaldıkları tüm soruların cevabını kimi zaman bir tek ayetle, kimi zaman bir tek hadisle bile bir çırpıda açıklığa kavuşturacak donanıma sahip imamlardır. İşte böylesi tam tekmil şer’i hükümlere vakıf, fıkhın usul ve kaidelere hâkim İmam-ı Azam, İmam Şafii, İmam Malik gibi kendi usulünce ortaya fıkhì hüküm (mezhebi) koyan zatlar 'Müctehid-i fi’ş-şer'îa’ uleması olarak addedilirler. Bunların rahle-i tedrisatından geçmiş İmam Yusuf ve İmam Muhammed gibi, ya da İmam-ı Gazali Hz.leri ve İmam-ı Rabbani  (k.s) gibi bunların ictihadlarına müntesib olmuş müctehid zatlar da 'Müctehid fil mezheb’ uleması olarak anılırlar hep. Düşünebiliyor musun böylesi ilmiyle amil âlimlerimizin her biride bilge âlim şahsiyetler oldukları halde kendilerini Müctehid-i fi’ş-şer’îa ulemasına tabii olmakta hiç bir beis görmüyorlar. Ne mutlu onlara ki böyle yapmakla tüm müminlere işin ehline tabii olunuz masajını vermekteler.  Malum olduğu üzere Tahavi, Kerhi, Halvani,  Serahsi, Pezdevi, Kadıhan gibi şahsiyetler de mensub oldukları mezhebin öğretilerinde bulamadıkları hususlarda ictihad edebilecek kapasitede olmaları hasebiyle onlarda  'Müctehid fi’l mesail'  uleması olarak adından söz ettirirler.  Her ne kadar bu sınıfın tam aksine Ebu Bekr Ahmed Razi gibi şahsiyetlerde müctehid derecede ilim ehlinden olmasalar da karşılaştıkları her hangi kapalı bir hükmü mezhebinin usul ve kurallarından çıkarabilecek kabiliyet ve donanıma sahip bilge şahsiyetlerde    'Eshabı tahric’ ya da ‘Tahric ehli'  uleması olarak addedilirler. Keza takip edilen mezhebler içerisinde birbirinden farklı görüşleri iyi analiz ederekten daha sahih ve daha tercih olanı seçebilecek yeteneğe sahip Ebul Hasan Kuduri ve Hidaye gibi bilge şahsiyetler ise   'Eshabı tercih’ ya da  ‘Tercih ehli'  uleması olarak kabul görürler.  Bu arada Kenz, Muhtar, İhtiyar,  Vikaye türü kitap yazmış kuvvetli, zayıf, zahir ve nadir haberler arasındaki ayırımı en ince detayına kadar ayırt edebilecek kapasitede Nesefi gibi mukallid bilge şahsiyetlerde  'Eshabı temyiz' ehli uleması olarak bilinirler. Hakeza müctehid âlimlerin kitaplarını karşılaştırmalı bir şekilde adeta didik didik edip harmanlayaraktan ilim dünyasına aktaracak düzeye erişmiş Alâüddìn-i Haskefì, Tahtâvì ve İbn-i Abidin gibi ortaya eser koyabilen aynı zamanda kendi mezhebine ait hükümleri hıfz etmiş bilge şahsiyetler de Mukallid (ler)   âlimler olarak adından söz ettirirler.

        Deliller; malumun ilanını ispat etmeye yönelik aynı zamanda haberin sıhhat derecesini ölçmeye namzet karineler topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Deliller akli ve şer’i delil olmak üzere iki kategoride incelenir. Akli deliller adı üzerinde mantık yürütme esasına dayanıp Şer’i deliller ise Edille-i şer’iyye kapsamında kitap, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukâha başlıklarıyla tasnif edilen delillerdir.

       Burhan; hiçbir şekilde şüpheye mahal bırakmaksızın hakkı batıldan ayıran, doğruyu da yanlıştan ayıran kuvvetli derecede delil demektir.

       Emare;  adı üzerinde delile karine teşkil edebilecek ipucu nitelikte bilgi demektir.

       Sünnet: Takip edilen yol manasına Peygamberimiz (s.a.v)’in söz ve fiilî davranışlarını tümünü kapsayan bir kavramdır. Ki, Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu malumat sözleri ve davranışları ‘hadis’ olarak tanımlanırken, çeşitli maksat ve vesilerle beyan ettiği hüküm içeren sözleri de ‘kavli sünnet’ olarak tanımlanır. Tüm bunlardan öte Peygamberimiz (s.a.v)’in ümmetine örnek teşkil eden tüm hal ve hareketleri ve fiili uygulamaları da  ‘fiilî sünnet’ olarak ifade edilir. Şayet Peygamberimiz (s.a.v) fiilen uygulamasını tam net olarak ortaya koymayıp da birtakım haberdar olduğu söz ve hadiseler karşısında herhangi ne bir reddiye ne de bir tasdik edici bir beyanda bulunmaksızın sükût halde kaldığında ise bu durum  ‘Takrir-i sünnet’ olarak karşılık bulur. Keza Peygamberimiz (s.a.v)’in devamlı yapıp nadiren terk ettiği (sünnet-i müekkede), ya da ara sıra terk ettiği sünneti (gayri müekkede sünnet) fıkıh literatüründe  'Sünnet-i hüda' olarak karşılık bulurken, yine Peygamberimiz (s.a.v)’in ibadet olarak değil de adet olarak yaptığı uyulması hoş ve terki mubah olan adet hale gelmiş sünneti de    'Sünnet-i zevaid'  olarak karşılık bulur. Malumunuz Sünnet-i Huda kapsamında özürsüz müekked sünnetin terkinde mekruh (küçük günah) söz konusu olurken Sünnet-i zevaid kapsamında yer alan sünnetleri terk etmek ise mekruh değildir. Nitekim Resulullah  (s.a.v) önceleri altından bir yüzük edinmişti ki bir zaman sonra; “Artık onu ben ebediyen takmayacağım”  diye beyan buyurmasıyla birlikte artık bu noktadan sonra gümüş yüzük takmak erkekler için sünnet-i zevaid hükmünde bir sünnet olarak karşılık bulur. Ancak şu da var ki Peygamberimize has yüzük takış, giyiniş şekli ve iyi işleri yapmaya yönelik işleri sağdan başlamak gibi sünnetlerin terk edilmesinde herhangi bir günah durumu söz konusu değildir.   

       Haber kavramı sünnet ve hadisle eş anlamda kullanılsa da şu bir gerçek emin ve güvenilir insanların aktardıkları da haber olabileceği gibi fasık kişilerin aktardıkları da haber olabiliyor. Buradaki fark birincisinin doğru haber olarak karşılık bulması ikincisinin ise yalan haber olarak addedilmesidir. Tabii burada bizim için asl olan; ‘Peygamberin size getirip (haber verdiği) şeyleri kabul ediniz, nehy ettiği şeyleri de terk ediniz’ (Haşr/7) ayetinin mana ve ruhuna sadık haberlere kulak vermemiz çok mühimdir. O halde haber deyip geçmemek gerekir, mutlaka haber kaynağının doğruluğundan emin olmamız gerekir, aksi halde bilgi kirliliğinin ve yalan haberin kurbanı olmaktan kendimizi kurtaramayız.  Hatta ilginçtir Müberra Dinimizde haberin doğruluk derecesine her hangi en ufak gölge düşmesin diye akıl baliğ olmamış çocukların, bunak ve gayrimüslimlerin aktardıkları haberlere itibar edilmez de.

        Eser; Hadis usulü ilminde haberle aynı eşdeğerde kullanılan bir kavram olsa da aslında öyle anlaşılıyor ki daha çok sahabeden gelen mevkuf rivayetler manasına kullanılan bir kavramdır. Zaten Horasanlı fakihler haberle eser arasında herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için haber denildiğinde hadis denilmesini tercih etmekteler,  eseri ise selefin aktardığı sözler manasına kullanmayı tercih ederler.  Yine de her iki kavramı eş değer olarak kabul ettiğimizde diğer alt türleriyle şöyle kavramlaştırılır. Mesela fıkıh literatüründe ilk devirlerde bir tek ravinin rivayet ettiği tevatür mertebesinde olmayan hadisler  ‘haber-i vâhid’ olarak kavramlaşırken,  birkaç nesil boyunca birer raviden aktarılmış olan ya da sınırlı sayıda insan topluluğunun yine sınırlı sayıda bir insan topluluğuna aktarılan haberler ise     'Haber-i âhâd'  olarak kavramlaşır. Tabii bu kavramların tanımlarından da anlaşıldığı üzere ravilerin sınırlı sayıda olması haberin sıhhat yönünde şüphe doğuracağından ister istemez bu tip haberlere her daim ihtiyatla yaklaşılmasında fayda vardır elbet.  Ancak şu da var ki, ahad haberin rivayet zincir halkası her ne kadar sınırlılık içerse de zaman içerisinde haberin etki alanı ve rivayet yollarının çoğalmasıyla birlikte o haber artık   'Haber-i meşhur'  olarak kavramlaşıp değer kazanır da. Nasıl değer kazanmasın ki, bikere çok öncesinde aktarılan haber kaynağı sınırlı bir iki kişi tarafından rivayet edilmişken sonrasında bir bakıyorsun ikinci ve üçüncü asırlarda yalan söylemesi ihtimal dışı toplulukların dilinde şöhret derecesine ulaşıp 'Haber-i meşhur'  olarak anlam kazanabiliyor. Hatta bu tür haberlerin meşhurluğu o kadar ümmet içerisinde kendini belli eder ki,  haberin sıhhati yönünde hiç araştırmaya gerek duymaksızın o haberden ruhen şüphe duyulmaz da. Burada önemli olan ümmetin halis niyetidir.  Ki,  Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde  “ameller niyetlere göredir”  beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.  Malum fıkhen abdest alırken ve namaz kılarken mestin caizliği hükmü tamda meşhur haberin doğruluğuna işaret bir delildir. 

        Peki ya, Haber-i mütevâtir fıkıhta nasıl tanımlanır? Bikere adı üzerinde kuvvetli haber, yani yalan üzerine anlaşma ihtimal dâhilinde olmayan topluluğun aktardığı muteber haberdir bu.  Bir başka ifadeyle fıkıh literatüründe doğru haber vereceğinden asla şüphe duyulmayan topluluğun aktardığı kuvvet derecesi büyük hadisler  'Haber-i mütevâtir' olarak tanımlanır. Zira Peygamberimiz (s.a.v)’in bu hususta  ‘Mallarınızın kırkta birini zekât olarak veriniz’ ve  ‘Bana yalan yere bir şeyi isnat eden ateşten oturağını hazırlasın’  diye beyan buyurdukları her iki hadiste haber-i mütevatirdir. Hatta namaz rekâtlarının sayısıyla alakalı hadislerde mütevatir türdendir.  Bu arada ravileri hem âdil ve zabıt olanı hem de kendileri gibi sözüne itimat edilir kimselerden tarafından sened’i kesintisiz bir şekilde tâ Peygamberimiz (s.a.v)’e kadar dayanan haberler ise fıkıh literatüründe   'sahih hadis' olarak addedilirler. Bir başka ifadeyle ravilik şartlarına haiz baştan sonuna kadar pürüzsüz, bitişik (muttasıl)  ve aynı zamanda bir tek senetle rivayet edilerekten hem şaz hem de illet içermeyen haberler   'sahih hadis' olarak kavramlaşır.  İşte bu noktada sahih hadisin pürüz içermemesi, yani şaz ve illetten uzak olması bilhassa helal, haram ve muamelat konularında başvurulacak birinci öncelikli kabül görür kaynak olmasına ziyadesiyle yeter artar da.

         İşte görüyorsunuz hadis ilmi öyle bir iki cümle ile izah edilecek bir ilim değildir.   Hele Hadis ilmiyle ilgili kitapların sayfalarını karıştırdıkça daha birçok kavramlarla karşı karşıya kaldığımızı görürüz. Nitekim sayfaları bir bir çevirdikçe bir bakıyorsun isnadın herhangi bir tabakasından veya tek bir ravinin aktardığı hadis 'garip haber' olarak tanımlanırken, isnadın herhangi bir tabakasında ravi sayısı ikiye kadar düşen bir hadisin de 'aziz haber' olarak tanımlandığın görürüz. Malumunuz zayıf hadis kavramına baktığımızda da adı üzerinde zayıf, dolayısıyla, muhteviyatında birçok kusurları bağrında taşıması bir yana güvenilirlik yönünden emin olunmayan kimseler tarafından aktarılmış olması hadisin başlı başına zayıf olarak nitelenmesine yetmiştir zaten. Elbette ki zayıf hadise hiçbir şekilde itibar edilmez; ravinin her şeyden önce akıl baliğ İslam’la şereflenmiş adil ve haber zabt’ını hakkıyla yerine getirme ehliyetine haiz biri olmalı ki, naklettiği haberden şüphe duyulmasın.  İcabında bu kadarı da yetmez,  bikere ravinin aktardığı haberin doğruluğunu anlamak için kendisinden önceki ravinin aktardığı haberle çelişik taban tabana zıt bir haberi nakletmemiş olmaması gerekir. Nitekim güvenilir bir ravinin kendinden daha güvenilir ravilerin naklettiği rivayetlere ters düşüp uyum sağlamadığı durumlarda böylesi bir hadis fıkıh literatüründe  'şaz hadis' olarak karşılık bulur.  Örnek mi?  İşte Musa b. Uleyy’in babasından, o da Ukbe b. Amir’den “Arefe günü ve teşrik günleri yiyip içme günleridir” şeklinde aktardığı hadis aslında bütün rivayetlerde sadece teşrik günleri (Kurban bayramının ilk dört günü) yeme içme günüdür şeklinde geçtiğinden bu durumda Uleyy’in naklettiği haber metin şaz olarak addedilirken diğer ravilerin aktardığı ise  mahfuz olarak addedilir.

          Malumunuz  ikinci nesilden sahabeyle karşılaşmış tabiùn neslinden bir ravinin senedinde sahabe adını anmaksızın isnadları atlayarak sanki kendisi Peygamberimizi dünya gözüyle görmüşçesine rivayet ettiği haber 'mürsel hadis' olarak kavramlaşırken, ravisi her ne kadar güvenilir ravilerin aktardıkları haberle taban tabana ters düşmese de hakkında günahkâr ve yalancılık ithamı bulunması hasebiyle böyle bir ravinin aktardığı haber 'metruk hadis'  olarak tanımlanır.  Hakeza sahabe, tabiùn yahut sonraki nesillerin doğrudan Allah Resulüne nisbet etmek suretiyle ister bitişik olsun veya olmasın bir senetle dile getirilen haber 'merfû hadis'  olarak tanımlanırken,  en son ravisinden en baş kaynağına dek sırasıyla senedini belirterek aktarılan kopuksuz bir haberde 'muttasıl hadis' olarak tanımlanır. Değişik maksatlarla Rasulüllah (s.a.v)  söylemediği halde o’na izafe edilerek takdim edilen uydurma türünden haberler ‘mevzu hadis’ adını alır. Ki,  izafe edilmişlik hadisin doğruluğunu ortaya koymaz. Bu yüzden bu nitelikteki haber galib zanna dayandırılsa da hadisin mutlaka ‘mevzu hadis’ olduğu belirtilmesi gerekir.  Aksi halde hadis kavramının kudsiyetine zarar vereceği muhakkak.  

        Hadisin senedinde veya metnin başına, ortasına ya da sonuna yapılan eklemeler   'mudrec hadis' olarak tanımlanırken,  birbirine tezat teşkil etmekle beraber aralarında tercih imkânı bulunmayan,   mesela sağ elin verdiğini sol el görmeyecek yerine,  sol elin verdiğini sağ el görmeyecek şeklinde aktarılan haberler hiç kuşkusuz  'muzdarip hadis' olarak karşılık bulur.  Keza isnadında ya da metninde ravinin adı açıkça belirtilmeksizin mesela  'bir adam bana nakletti'  şeklinde telaffuz edilen bir haber ise   'mübhem hadis' olarak nitelenir.    

        Muhaddis: Hadis ilmine vakıf bilge zat demektir. Bir görüşe göre bin kadar hadis-i şerifi senetleriyle hıfz etmiş bilge şahsiyete  'hafiz’ül hadis' gözüyle bakılır. İşte İmam Buhari’nin böylesi bilgeliğinden dolayı kendisinden hadis ilminde 'hakim’ül hadis' olarak söz ettirmiştir. Öyle ki, “Buhari’nin bilmediği bir hadis,  hadis değildir” sözü âlimlerin hem fikir kabulü olmuştur.  Şu da bir gerçek; muhaddisler ilmi faaliyetlerini daha çok hadisler üzerine yoğunlaştırdıkları içindir içtihat davalarına el atmamışlardır,  yani işin fetva kısmını fıkıhçılara bırakmışlardır. Nitekim meşhur Muhaddis Şa’bi'nin dile getirdiği “Biz fukaha değiliz biz ancak işitmiş olduğumuz hadisleri fukahaya ve işiteceği şeyler ile amel edecek kimselere rivayet etmiş bulunuyoruz” sözü bu düşünceyi doğrular niteliktedir. Yani, hadisleri rivayet etmek bize düşer içeriklerinin ne manaya geldiğine dair içtihatta bulunmakta fukaha ehline düşer tarzında bir tespittir bu.  

        Hadis-i şerif rivayet eden ravilerin tümüne sened (dayanak) denilirken,  hadis-i şerifleri ortaya koyan ravilerin isimlerini sırasıyla zikredip sened halinde sunulması ise ‘isnad’ diye tanımlanır. Bu yüzden ravi zincirinin Peygamberimize kadar uzanan halkasından gelen haberler; 'müsned' ya da 'muttasıl' (bitişik) olarak anlam kazanır. Şayet arada geçen ravilerin isimleri tamamı söylenmişse bu haber 'müsned',  kısmi söylenmişse  'munkati' (kopukluk)   haber olarak adlandırılır.  Dolayısıyla “Hepiniz çobansınız, hepiniz emriniz altındakilerden sorumlusunuz” diye zikredilen İbn-i Ömer haberi müsned hadis kapsamında değerlendirilmesi gayet tabiidir. 

        Ravi; hadis-i şerif rivayet edip nakleden demektir. Şayet hadis rivayet eden ravi sayısı az ise bu haber  'al-i sened',  çoksa    'nazil sened' adını alır. Bir başka ifadeyle ravi sayısı Rasulullah’a kadar uzanan halka da üç veya dört sayıya tekabül ediyorsa bu sened al-i sened olup rivayet edilen isnat ise  'al-i isnad' olarak karşılık bulur.  Aksi takdirde  'cerh'  adını alır. Malum cerh;  ravinin rivayet ettiği isnadı inkâr etmek demektir. 

       İcma-i ümmet: Müctehidlerin şer’i konularda hemfikir ve mutabık kaldığı hükümlerdir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi; müctehid deyince içtihat yapabilecek düzeyde âlim akla gelir elbet.  İşte bu düzeye erişmiş müçtehidin açıklık kazandırdığı her bir fikri ürün ‘içtihat’ diye karşılık bulur. Burada unutulmaması gereken içtihadın ameli konularda olabileceği, itikadı konularda içtihatta bulunulmayacağı hususudur. Elbette icma Allah Resulü hayattayken ihtiyaç duyulacak bir delil değildi. Nasıl ihtiyaç duyulsun ki,  bir kere Peygamberimizin varlığı tek başına bir kaynaktır.  Vatka ki Peygamberimiz (s.a.v)  ahrete irtihal eyledi, işte o zaman böyle bir kaynağı destekleyecek yeni bir kaynak ihtiyacının kaçınılmaz olarak doğuvermesi gayet tabiidir. Çünkü ortada asıl kaynaktan git gide uzak kalış gerçeği söz konusudur. Derken müctehidlerin ittifakıyla icma delil kaynaklar arasında yerini alır da.  Dikkat edin icma ismini telaffuz ettiğimizde avam (halkın genel seviyesi) demiyoruz bilhassa  'Müctehid' vurgusu yapıyoruz hep.   Sebebi gayet net açık ortada,  bir kere ilim havas ehlinin kapsam alanına giren bir değerdir, dolayısıyla ilimle iştigal etmeyen halka ait bir görüşün icma'dan sayılmaması da ilmin bir gereği bir kabuldür.  Zira içtihat sırf akıl ve mantık yürütmekle olmuyor, mutlaka ilmi müktesap sahibi olmayı da gerektiriyor. Hele şer'i konular söz konusu olunca hüküm çıkarmanın hiçte kolay olmadığı besbellidir. İlla ki bu sahada söz sahibi olmak için ter döküp müctehid olmak icab eder. İşte bu yüzden fıkıh literatüründe bilhassa kapalı bir mevzuda hüküm ortaya çıkarma işlemine ‘tahric’,  hüküm çıkaran şahsa da ‘mahric’ denir.    

         İcma; adı üzerinde şer'i hususlarda ulemanın hemfikir olması demektir. Dolayısıyla müçtehitlerin bir kısmının ittifak ettiği bir kısmının da ittifak etmediği hususlarda icma gerçekleşmez. Ancak çoğunluğun aldığı kararda bir iki kişinin aksi görüş bildirmesi bundan istisnadır. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v); ‘En büyük topluluğa tabii olunuz’ diye beyan buyurduğu bu hükmün teyididir zaten.  Ayrıca bir kısım fıkıh âlimleri icma’nın delil olabilmesi için üzerinden bir asrın geçmesi şarttır yönünde hemfikirdirler.

         Maslahat: Bir işin hayırlara vesile olabilecek uygulaması manasına bir kavram. Bu kavramın zıddı mefsedattır (bozukluk).  Madem maslahatla pek çok işin içinden çıkılmaz meselelerde hayırlara vesile olacak bir takım kolaylıklar söz konusu,  o halde Ümmet-i Muhammed’in faydasına olacak kolaylıkları asla zorlaştıracak sözde çözüm önerilerine ve suni reçetelere de pirim vermemek gerekir.  Nasıl ki nikâh neslin devamını sağlamaya yönelik meşru bir maslahatsa cihadda dini koruma ve yüceltme açısından tercih edilebilir meşru bir maslahattır. Mesela bilhassa günümüzde gerek zihin dünyamızı her türlü hurafelerden arındırmaya yönelik uygulamalar içerisinde bulunmak gerekse sosyal hayata çeki düzen vermeye yönelik girişimlerde bulunmakta maslahattan sayılır dersek yeridir.  Yeri geldiğinde caydırılık bakımdan cezada maslahattan sayılır.  Hem zaten fıkıhta kısas, tazminat ve ta'zir cezaları aklı, dini, canı, soyu ve malı korumak adına zaruri maslahat olarak karşılık bulur. Bakınız Ubade b. Es-Samit ‘Evlenmemiş kimselerin işlemiş oldukları zinadan dolayı yüzer değnek ceza ve bir sene sürgündür’ hadis-i şerifi rivayet etmiş etmesine ama uygulamada bir bakıyorsun dört halife döneminde maslahat gereği bir senelik sürgün cezasına gerek görülmeyip sadece bu cezanın yüz değnekle sınırlı tutulduğunu görürüz. Her ne kadar Hz. Ömer (r.a)  bir ara maslahat gereği zina eden bir kadını sürgüne göndermişse de sonrasında bunun getirdiği bir takım mahzurları dikkate alarak bu uygulamadan vazgeçmiştir.

           Yine fıkıhta bir başka maslahat kavramı çeşidine örnek verecek olursak hırsızlıkla itham edilen bir şahsın suçunu itiraf etmesiyle birlikte kendisine darb uygulandığında bunun adı  ‘mürsel maslahat’ olarak kavramlaşır.

            Peki ya, avcılık?  Elbette ki ‘ava giden avlanır’  atasözümüz avcılığa karşı olmak manasına söylenilmiş bir söz değildir.  Şayet o manada söylenilmiş olsa fıkıhta maslahat kavramı kabul görmezdi. Bilakis maslahat gereği avcılıkta bir tür rızık kapısı olarak hoş görülebiliyor. Hakeza evcil hayvanın kesilerekten boğazlanması da maslahat gereği hoş görülür. Çünkü hayvanın vücutta dolaşan kirli kanı arındırmak için illa ki usul yönünden kesilerek boğazlanması icab eder.  

              Şu da var ki maslahat dendiğinde hep iyi yönde kolaylıklar olarak algılarız ya hep,    oysa gerektiğinde usul yönünden bir takım kısıtlayıcı yasaklamalarda maslahat olarak addedilebiliyor.  Nitekim fıkıh âlimlerimiz “Allah çirkin şeyleri haram kılar” (A’raf,157) ayetinden hareketle mesela haşerelerin yenilmesini yasak kapsamında bir maslahat olarak görür.

           Bilindiği üzere günümüzde ekonomi baş gündemimizdir. Öyle ya,  küreselleşen dünyada tek başına iş yaparaktan ayakta kalabilmek zor olduğuna göre yine maslahat gereği şirketleşmede bir beis olmadığına hükmedilmesi gayet tabiidir. Hele bilhassa sosyal hayatı kolaylaştırmak yönüyle vekâletin,   yardımlaşmak yönüyle kefaletin, sadaka-i cariye yönüyle vakıflaşmanın,  karanlıkta kalan pek çok hadisenin aydınlığa kavuşması yönüyle şahitliğin hoş görülmesi gibi pek çok hususlarda maslahat gereği son derece gayet tabii bir durumdur. Yeri geldiğinde Edille-i şer’iyye kaynağımızla ters düşmeyecek örf ve adetlerimizde maslahat gereği fıkhı kaide bir delil olarak kabül görülebiliyor.

         Sarih: Gayet açık, net ve apaçık anlaşılır ifade manasına bir kavramdır. Mesela bu hususta kira, hibe, vakıf gibi ibareler ve bu ibarelerin içeriği ile alakalı gayet açık ve anlaşılır cümleler sarih cümle olarak nitelenebilir pekâlâ. Nitekim ‘Şu buğdaydan yemem veya şu tencereden yemem’ demekle buğdayın un, tencerenin ise yemek olduğu anlaşılır. Ki;  bu türden ifadelere sarih mecaz da denilir. Mesela  “şu adamın kapısı açıktır” demekle yine fıkıhta misafirperver olduğu manasına gelen sarih mecaz bir ifade olarak karşılık bulur. Ancak ‘Falan falanla düşüp kalkmış, falan falana yaklaşmış’ ifadeleri şüphe içirmesi hasebiyle bundan istisnadır. Yine de bu tür ifadeler kullanan bir şahsa iftira cezası uygulanmaz.  Zira bu tip ifadeler zina fiilinden başka anlamları da çağrıştırmaktadır.

        Beyan: İlan etme ve bildirme manasına bir kavramdır. Şayet ilan edilen beyan sarih (açık) olmayıp kapalı ise bu durumda elbette ki kapalılık ifade edecektir. Ta ki bu beyan açıklık kazanır, ancak o zaman  'Beyânu tefsir' olarak anlam kazanacaktır.  Nitekim Kur’an’da ‘Zekâtınızı veriniz’ veya ‘Namazınızı kılın’ emri Peygamberimiz (s.a.v)’in uygulamalarıyla ancak beyânu tefsir olarak açıklık kazanabilmiştir.  Tabii beyanın da kendi içinde açılımı söz konusudur.  Şöyle ki,  kullanılan ifadelerden neyin amaçlandığını diğer bir ifadeye dayanarak değiştirilip ya da ilga edilmesi  'Beyânu tağyir'   olarak adlandırılır. Şayet geçmişin bir beyanından hareketle yeni bir beyana zorunluluk duyulduğunda yapılan açıklamalar  'Beyânu zarure' olarak adlandırılır. Mesela sadece hayatta annesi ve babası bulunan bir kişinin öldüğünde ardından bırakacağı malın 1/3’ü annemindir demesiyle geriye kalan malın 2/3’ü babanın olduğu anlaşılır. Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; ‘Ellerinizi dirseklerinize kadar yıkayınız’ (Maide, 6) ayetinde geçen  'dirsekler' ibaresinden maksat kollar olup buradaki yıkama fiilinden murad ise dirseklerin bitim noktasın kadarki kısmın yıkanması manasına bir beyan olduğu anlaşılır. Hakeza Yüce Allah'ın yine beyan buyurduğu;  “Muhakkak ki Allah katında din İslam’dır” (Al-i İmran, 19) ayeti kerimesinde geçen ‘katında’ ibaresi mekân manasına değil hüküm manasına bir beyan olduğu anlaşılır. Ki, hiç şüphe yoktur ki, Yüce Allah (c.c) her türlü zaman ve mekândan münezzeh Rabbimizdir.

         Nehiy: Yasaklama, engelleme, men etme manasına bir kavram olduğundan her Müslüman’ın “emri bil maruf nehyi anil münker”in gereğini yerine getirmesi şarttır da.

        Farz-ı ayın: Allah'ın emrettiği her ne varsa Müslümanım diyen her kulun yerine getirmesi gereken vecibelerdir.

         Farz-ı kifaye: Mesela yerine getirilmesi gereken öyle vecibeler vardır ki,  Müslümanlardan bir kısmının yapmasıyla diğerlerin üzerinden bu sorumluluğun kalktığı fiili ameller için kullanılan bir kavramdır bu. Mesela bir belde de ölen bir insanın cenaze namazı kılınmasıyla diğerleri üzerinden bu farziyetin düşmesi bunun en bariz misalini teşkil eder.

         Vacib:  Farz kadar kesin olmamakla birlikte Yüce Allah’ın emri olduğu noktasında ulemamızın hem fikir olarak kuvvetli zanna dayalı yapılması şart koşulan ameller manasına bir kavramdır. Mesela namazda Fatiha okumak bu türden vacib bir kavramdır.

         Mubah: Yapılmasında ya da yapılmamasında hiçbir sakınca görülmeyen dinen eşit addedilen amelleri kapsayan bir kavramdır bu. Mesela haram olmayan bir yiyeceği yemek ya da yememek bu neviden bir mubahlık fiil olarak görülür. Zaten Yüce Allah'ın; ‘O bir yaratıcıdır ki, yerde bulunan her şeyi sizin için yaratmıştır’ (Bakara, 29) ayetten maksat nimetlerinden faydalanmak manasına bir mubahlıktır.  Ancak burada faydalanmak derken bununda bir ölçüsü var elbet, Mesela başkasının mülkünde bulunan altın ve gümüş gibi ziynetlerden faydalanmak nimet sayılmaz, tam aksine hak ihlaline giren bir husustur.

         Mekruh: Hakkında kat’i olarak haram hükmü bulunmamakla birlikte yine de yapılmaması noktasında uyarıldığımız bir takım nahoş fiiller manasına kullanılan bir kavramdır. Ki bu kavram kendi içinde ‘tenzihi mekruh’ (harama yakın mekruh) ve ‘tahrimi mekruh’ (helala yakın) olarak da tasnif edilir. Örnek: ayakta tuvalette bevl etmek tahrimen mekruhtur.

         Azimet:  Allah'ı yapılması ve yapılmamasını istediği hususlarda titizlik ve kararlılıkla uymak manasına ıstılahı fıkhı bir kavramdır.  Mesela Ramazan orucunu yolculukta tutmak bu kapsamda değerlendirilen bir azimet ameldir. Ki, azimetle amel yapmayı daha çok takva sahibi zatlar düstur edinmişlerdir hep. Zaten düstur edinmiş olmasalardı gönülleri asla fethedemezlerdi. 

        Ruhsat:  İhtiyaç olmaksızın caiz niteliğinde birtakım sıkıntıları bertaraf etmek ya da bir takım özürlere binaen kolaylık sağlanan uygulamalar manasına bir kavramdır. Mesela Ramazanda seferi durumda oruç tutmama yönünde izin verilmesi bu kapsamda bir ruhsat olarak kabul görür. Zaten ‘sıkıntı kolaylığı getirir’ ifadesi fıkhın temel kurallarındandır.  Kaldı ki bu hususta Yüce Allah “Size dinde bir zorlukta kılmamıştır” (Maide 6) ve    “Allah Teâlâ sizin için kolaylık diler sizin hakkınızda güçlük dilemez” (Bakara,185) ayetleri buna hükmetmektedir.  Hakeza  ‘Şüphe yok ki din bir kolaylıktır, dininizdeki işlerin en hayırlısı en kolay olanıdır’ ve ‘Kolaylık ve adalet olan bir şeriatla gönderildim’ hadis-i şerifleri ruhsatla amel edilebileceğinin bir hükmüdür.  Ancak bu hüküm şarttır anlamında olmayıp ruhsat anlamında bir hükümdür. Nitekim evliyaullah ruhsatlarla değil azimetle amel etmişlerdir hep.

          Akit: Mukavele ya da sözleşmek manasına bir kavramdır. Şayet usulüne uygun akit gerçekleşirse bu akit sahih akit adını alır. Mesela evliliği zinadan ayıklayan tek unsur akidle gerçekleşen beraberlik olmasıdır. Dahası icab ve kabul şartının yerine getirilmesiyle vuku bulan nikâh evliliğinin adı bir akitleşmedir.  Şayet dinimiz nikâhın helal, zinanın haram olduğunu bildirmeseydi, hiç kuşkusuz evlilikle gayri meşru ilişki arasındaki farktan söz edemeyecektik. Anlaşılan o ki, nikâh hem dinen, hem de neslin korunmasına yönelik maslahat türünden bir fıkhı kaidedir. İşte bu ve buna benzer nedenlerden dolayı Müberra Dinimizde nikâh akdi hüsn (güzel) olarak kabul görülürken zina ise kubh (çirkin)  fiil olarak karşılık bulur. Zinanın çirkin bir eylem olduğu o kadar net açık ki, bu konuda asla müsamaha gösterilmeksizin zina yapana ağır cezai işlemler uygulanırda. Böylece bu verilen bu ağır ceza sayesinde toplum üzerinde caydırıcılık etkisi yaptığı gibi bu arada kutsal addettiğimiz namus gibi değerlerimizde korunmuş olur. 

         Cihad; kavramı özü itibariyle değil de sırf yalın haliyle bakıldığında savaşı çağrıştırdığından ilk etapta çirkin (kubh)  bir fiilmiş gibi görülebiliyor. Oysa hiç kimse durduk yere kan dökülmesini hiç kimse istemez, ama ortada dinin yaşatılması ve vatan söz konusu olduğunda kudsi bir vazife olarak artık boynumuzun borcu bir şehadet şerbeti ve gazilik çağrıştıran ibadetimiz olur. İşte bu ve buna benzer örneklerden hareketle kendine has çirkinlik içeren olgular kabih liaynihi, başka nedenlere bağlı olarak oluşan kerih ise kabih ligayrihi olarak tanımlanır. Mesela oruç tutmak Allah’a yakın olmak bakımdan çok güzel bir amel olmasına amel ama haram aylarda bilhassa Ramazan bayramının birinci günü ve Kurban bayramı tamamı süresince tutulmasına sıcak bakılmaz, yani nefse zulmetmek manasına kerahet olarak addedilir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; bir insan Ramazanda nafile oruca niyetlenmiş olsa da o tutulan farz olarak karşılık bulur.

        Nisab: Dinimizin belirlediği mülk sahibi birinin uhdesinde bulundurduğu malın zekât değerine ulaşıp ulaşmadığını gösteren bir şer’i ölçü manasına bir kavramdır. Mesela kırkta bir mala sahip olan bir insanın edindiği mülk üzerinden bir yıl geçmesi zekât için bir nisab müddetidir. Ancak yine de edinilen mülkün üzerinden bir sene üzerinden az bir zaman geçtiğinde zekât vermekle de maksat hâsıl olur, yani gecikmeden dolayı kaza gerektirmez. İşte bu yüzden farz ve vacip olan her ne amel varsa şartlarına riayet edilene 'kâmil eda',  eksik yerine getirilene de 'kâsır eda' denmektedir.  Hakeza namazı cemaatle kılmayıp tek başına kılmakta kasır eda olarak nitelenir.

         Amir: Emir veren, memur ise adı üzerinde emre amade olmak demektir. Ancak duada emir kipi kullanmak bundan istisnadır. Mesela dua ederken; Ya Rabbi! Bizi affeyle diyerekten başlayan emir kipli bir cümleyle dua ettiğimizde aslında böylesi bir ifade emir maksatlı olarak düşünülmez, sadece yalvarma, yakarış dilek ve temenni maksatlı bir ifadedir bu.

         İllet: bir şeyin vuku bulmasına ya da değişmesine etken sebep manasınadır. Örneğin satış akdiyle mülkiyetin başka şahsın tasarrufuna geçmesi bir illettir. Çünkü buradaki etken sebep satış akdidir. Keza bazı hadislerde geçen ifadelerin arka planında yatan sebebini ortaya koyulduğunda o hadis anlaşılır bir nitelik kazanmış olur.   İşte bu çerçevede ortaya konan illet içeren hadisler  'ilel'ül-hadis'  olarak addedilir. Nitekim  ‘Kedi murdar değildir. Çünkü o ev içerisinde dolaşıp duranlardandır’ hadis-i şerifte geçen kedinin necis addedilmemesinin illeti (sebebi) onun ev içerisinde dolaşıyor olmasıdır. Mesela çocuğa ait malın velayetini üstlenmek nedeni buluğ çağına erişmemişliği ve ehliyetsiz olmasıdır.  Yine ‘Âlimlere ikram ediniz’ beyanının arak planında yatan illet âlimin ilmiyle amil olma özelliğidir. Mesela ‘Hanımlarınıza temizlenecekleri zamana kadar yaklaşmayınız’ (Bakara, 222) ayetinde geçen 'yaklaşmayınız’a karşılık gelen illet ise temiz olmamama durumudur.  Mesela Yüce Allah'ın Kur’an’da beyan buyurduğu  “Zinaya yaklaşmayınız” emrinin arka planında yatan illet  Yüce Allah’ın yine  Kur’an’da “O bir fahiş suçtur” manasına açıklık kazanan bir durumdur.  Buradan anlaşılan o ki, bir mesele tek bir nassla da açıklık kazanmayabiliyor,  gerektiğinde tüm isnad delillere de başvuraraktan ancak o zaman tam manasıyla illet nedeni açıklık kazanabiliyor.  

       Hıyar: Karşılıklı anlaşmayla serbest kalma hali manasına gelen bir kavramdır. Mesela akdi dilediği günde kabul veya bozma konusunda özgür olmak bunun en tipik misalidir.

        Bey’i: alışveriş demektir.

       Amm: Canlı cansız fark etmez geneli kapsayan bir kavramdır. Örneğin; ‘Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz’ (Maide,38) ayetinde geçen genelleme çeyrek dinarın altında hırsızlık yapanların kapsamayacağı bir hadisle sınırlandırılmıştır. Hakeza yankesicilik ve kefen soyuculuğu aynı hırsızlık kapsamında olup olmadığını ayırmak için şöyle bir yol izlenir; yankesicilik kişinin kapsam alanında malını almak büyük bir maharet gerektiren bir iş olduğundan hırsızlık olarak nitelendirilir, ama kefen soyuculuğu böyle değildir, çünkü mezarda karşı koyacak durum söz konusu değildir.  Amm kavramı için bir başka örnekler verecek olursak mesela:

        -‘Savaşta küffarın hepsini öldürmek’ bir emri ilahi amm’dır. Tabii bu demek değildir ki savaşta emận dileyenlerde (Müstemin-güvence isteyenler)  öldürülecek, muhakkak ki,   eman dileyenler bu genellemenin dışında tutulur. 

          -Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı” (Bakara, 275) ayetiyle faizsiz olmak şartıyla alışveriş helallik kayıt altına alınmış bir genellemedir.

         -Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Allah her şeyin yaratıcısıdır” (Ra’d,16) ayeti kerimesindeki genelleme (amm) Rabbül Âlemin dışındaki yaratılanlar için bir genellemedir.

          -Bir kişi yemin billâh edip; ‘Ben baş yemem’ dese serçe başı yemekle yeminini bozmuş olmaz, buradan ancak örf adet gereği koyun başı eti yenen hayvanları kapsayan bir genelleme olduğunu anlarız.

         -Yine bir kimse meyve yememeye yemin etse üzüm yemekle yeminin ihlal etmiş sayılmaz,  zira üzümün meyve olmanın yanı sıra besleyici gıda özelliği de söz konusudur.

        -Genellemeler (amm) çeşitlidir, mesela;  Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ey insanlar Rabbinizden korkun” (Nisa,1) ayetinin muhatabı inananları kapsayan genelleme olduğundan bu genelleme ‘kendileriyle sınırlama amaçlanan ammlar’ olarak değerlendirilir.

         -Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;  “Ölü eti haram kılındı” (Maide, 3) ayeti celilesi hayatta kalmakla kalmamak arasında durumlarda hayatta kalacak kadar yemekle;  ‘sınırlandırılmış amm’ kategorisine dâhil bir genellemedir. Böylece bu sayede bu fiil haramlılık teşkil etmez.   

         -Resul-i Ekrem (s.a.v) bir hadisi şerifte ‘Meçhul alışverişten sakınınız’ beyan buyurmakla havadaki kuş ya da denizdeki bir takım canlıları satmak manasına bir genelleme anlaşılır.  Hakeza; ‘Allah insanlara zulmetmez’ ayeti de ‘sınırlandırılmayacak ammlar’ kapsamında bir genellemedir. 

         Cariye: Köle kadın demek, hatta gemi manası da içerir. Kölelik bir kişinin geçmişte ki küfür hayatına karşılık bir bedel ödeme olarak düşünüldüğünden meşru bir uygulama olarak addedilir.  Bu yüzden kölelik bölünme kabul etmez. Bir kişi ya köle ya da değildir, asla kısmi köle, kısmi hürlük diye bir tasnif söz konusu olamaz. Kaldı ki kölelik mal mülk edinmeye de engeldir, ama ameli konular öyle değildir, namaz ve oruç gibi ibadetlerin yerine getirilmesi lazım gelir.  Hatta bir köle efendisinin iznine bağlı olarak Hacca gidebilir. İcabında kölelerin cihada katılıp katılmaması da sahiplerinin iznine bağlıdır.  Bir köle iki kadından fazlasını nikâh edemez, bu kapsamda bir cariye hür bir kadın üzerine nikâh edilemez. Yine bu kapsamda köle ve cariyelerin diyetleri hür insanın diyetlerinden eksiktir. Hakeza cezalarda öyledir.  Bu yüzden bir insan köle de olsa ve cariye de olsa haksız yere kasten öldürene kısas uygulanır.

         Bain: Hem duygusal anlamda, hem de fiziki olarak yani nikâh bağından ayrılık demektir.  Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Boşanmış kadınlar üç kuru (üç iddet, üç temizlik, üç aybaşı) beklerler” (Bakara, 228) ayetinde geçen ‘kuru’ ifadesini Hanefiler ay olarak tanımlarken, Şafiiler ise temizlik olarak tanımlar. Mesela Allah Resulünün; “Zamanlarının yarısını evlerinde oturarak geçirsinler, namaz kılmasın, oruç tutmasınlar” beyan buyurduğu hadis-i şerifte geçen 'yarı' ifadesi bayanların ayın on beş gününde adet göreceklerine işarettir. Nitekim hayız en az 3 gün, en fazla 10 gün ile sınırlandırılmıştır.

        Talak: Boşama anlamına karşılık gelen bir kelimedir. Ancak bu ifade edilen kelime yoruma açık kapı bırakmayacak kadar net olmalıdır. Öyle ki, bir kimse eşine  “Sen benden boşsun” dediğinde ister istemez bu söylemden  ‘ben seni boşamışımdır’ ya da ‘bu yüzden sen boşsun’ gibi kapalı bir anlam çıkabiliyor. Dolayısıyla talakta şer'i hüküm gereği net ifadeler kullanılması şartı aranır. Mesela bu hususta fıkhı kaynaklarda geçen örneklere bir göz attığımızda;

       -Bir kimse hanımına ‘Sen boşsun’ demekle üç boşamaya niyetlenmiş olsa da bir boşama gerçekleşir.

        - Bir kimse eşine ‘Sen bir kere boşsun, 999’u hariç’ dese bir boşama gerçekleşir. Zaten 1000 boşama tarzı bir şer’i kural söz konusu olamaz.  Dolayısıyla  ‘Sen her gün boşsun’ sözüyle ancak 3 gün içerisinde her bir boşamaya karşılık gelen üç boşama gerçekleşir. Bu arada üç talak ile boşanan bir kadın iddet süresince nafaka ve barınmadan mahrum edilemez.

          Hani derler ya, bir binayı yapmak zor ama yıkmak kolaydır. Ama böyle durumlarda aile söz konusu olduğunda aile ocağını yıkmak hiçte öyle kolay gözükmüyor. Zira boşama sözü hiçte şaka götürür bir hata asla kabul etmez. Bu yüzden bir insan şakayla karışık eşini boşadığına dair en ufak imaya mahal bırakmaksızın ağzından asla bir kelam çıkarmamalıdır, aksi halde telafisi zor bir sürece girmiş olur.  Ki,  hata yoluyla meydana gelen boşama sahih boşama gibidir.

         -Bir kimse hanımına ‘Eğer bana kin besliyorsan boş ol’ derse hanımı da buna karşılık; ‘Evet’ cevabı verirse boş olur. Çünkü bu sözle bir şekilde kalbindeki düşmanlığı izhar etmiş olur. 

        -Bir erkek hanımına ‘Filan kişiyle görüşürsen benden boş ol’ dese,  o da görüşmüş olsa boş olur.

        -Bir adamın büyük karısı henüz çocuk yaşta hanımına süt emzirse iki eşi de haram olur.  

         Mecaz: Gerçeğin tâ kendisi olmasa da varisi diyebileceğimiz bir ifade için kullanılan bir kavramdır. Mesela bir şahsa  ‘Aslanım benim’ demekle o kişiye hayvan muamelesi yapılmış anlamına gelmez, bilakis bu ifade de güçlülük iltifatı vardır.  Keza Yüce Allah'ın  Kur’an’da beyan buyurduğu; “Kadınlara yaklaştığınızda..” (Nisa/43) ayeti celilede geçen yaklaşma fiilinin Arapça karşılığı lems olduğundan elle dokunmak manası içermez,  bilakis ilişki manasına bir ifade içerir. 

        Salât: sözlük anlamı dua olup şer'i anlamı ibadettir. Nitekim Yüce Allah'ın Kur’an’da ‘Salât edin, zekâtı verin’  diye zikrettiği hüküm Peygamberimiz (s. a.v)’in   ‘Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz öyle kılın’ hadisi şerifinin uygulamasıyla ancak salâtın namaz olduğu açıklık kazanır.

       Mücmel: Özünde kapalılık olmakla birlikte ancak bir izah edenin açıklamasıyla anlaşılabilecek manasına bir kavramdır. Nitekim salât, zekât ve riba sözcükleri bunun tipik misalidirler. Belki de bu tip kavramların her biri âlimlerce açıklanmasaydı her biri müzelik sözcük olarak geçiştirilecekti. İyi ki de bilge âlimlerimiz var, onlar sayesinde her bir sözcüğün bir kitap dolu bilgi hazinesi içerdiğini fark etmiş olduk. 

        Nass: Mutlak kelam manasına, yani Kur’an ve hadis'in orijinal halidir. Bu yüzden müfesser nassdan daha açık kelam bir kavramdır. Nitekim Allah'a aşkla vecle teslim olmuş bir mü'min  “Bütün meleklerin hepsi secde ettiler” (Hicr, 30) ayet-i kerimesini okuduğunda zihninde  “Acaba ayrı ayrı mı secde ettiler” kuşkusu doğurmuyorsa bu demektir ki bu müfessir bir ayettir.

         Müteşabih:  Özünde anlaşılması zor veya açık olmayan şifre niteliğinde mecazi ibareler diyebiliriz. Elif, lam, Mim, Yasin vs. başlayan ayeti kerimeler bunun en çarpıcı örneğini teşkil eder.  Keza açık olmayan hüküm manasına da kullanılan bir kavramdır.  Mesela;  “Allah’ın eli onların elleri üstündedir” ayetinde geçen el’ ilahi kudret anlamında olup, hâşâ Yaratıcıya “el” isnad etmek manasına değildir. Zaten böyle düşünülmesine izin verilmez de. Çünkü O (c.c) her şeyden münezzeh,  eşi ve benzeri olmayan tek yaratıcıdır.

         Muhkem:  Müteşabihin tam zıddı manada bir kavramdır. Mesela; Yüce Allah'ın beyan buyurduğu ‘cünup olursanız temizlenin’ (Maide/6) ayeti ağza su alıp alamama noktasında muhkem (kapalılık) içerdiğinden açıklamaya muhtaç bir husustur.  Dolayısıyla ulema bu tip durumlarda müteşabih verilerden hareketle ağza alınan suyla orucun bozulmayacağını hükmettiği gibi gusül abdesti alırken de yine ağız içine su almakla bedenle aynı eşdeğer vacip olduğu hükmünü çıkarmıştır.

       Müfessir kelamı nasıl ki nass’dan daha net ve açık bir kelamsa muhkem de müfessir’e göre daha açıklayıcı bir kelamdır. Nitekim Yüce Allah'ın Kur’an’da beyan buyurduğu;“İçinde sonsuza kadar kalacaklardır” (Yunus, 26) ayeti uzun süre kalınacak ihtimalini bile düşündürmeyecek kadar sonsuzluk vurgusu bir muhkem bir ayettir.  Kelimenin tam anlamıyla cennet inananlar için ebediyen (sonsuz) yaşayacağı bir mekân olduğu şüphe götürmeyecek kadar muhkemdir.  İşte bu nedenle insan ruhu sonsuzluk iştiyakıyla kodlanmıştır. Bakın Bediüzzaman sonsuzluk iştiyakını küçüklüğümde şöyle hayal ettiğimde kendi kendime sorarak şöyle dile getirir:

      -Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra âdemi ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa baki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?”  Tabii bu soru karşısında ruhuma baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah!” çekti. “Cehennem de olsa ebed (baki) isterim” dedi.

        İşte bu sözlerden de anlaşıldığı üzere insan cehennemde olsa sonsuzluğu vurgundur.

       Bu arada muhkem ve müfessir kavramına örnekler verecek olursak mesela:

       - Peygamberimiz (s.a.v)’in “Cihat kıyamete kadar zaman zaman devam edecek farzdır”  diye buyurduğu hadis-i şerifi ile Allah Teâlâ’nın sıfatlarını ortaya koyan “Allah her şeye Kadirdir” (Tegabün, 1) ve  “Allah sizi ve yaptıklarınızı yaratandır” (Saffat, 96) beyan buyurduğu ayetlerde muhkemdir.

           -Yüce Allah'ın Kur’an’da beyan buyurduğu; “İçinizden adil olanları şahit tutun” (Talak, 2) ayeti nass olmasına nass ama bir bakıma müfessir bir ayettir. Bu nedenle Yüce Allah'ın beyan buyurduğu ‘İffetli ve namuslu kişilere zina suçlamasında bulunup, sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun, onların şahitlikleri ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir’ (Nur, 4) ayeti nass’a göre öncelik arz ettiğinden,  talak ayetinde geçen hükmü sınırlamıştır. Öyle ki, zina isnat edenler ancak tövbe ederek fasık olmaktan kurtulabiliyor.  Malum şer'i meselelerde şahitlikte en az iki şahit geçerli olmakla birlikte, gayri meşru ilişkilerin isbatı için bu sayı dörttür.

         -Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu “Ondan başka bir eşle nikahlanıncaya kadar..” (Bakara, 230) ayeti de tıpkı “kocasından ayrılan kadının velisinden izin almaksızın evlenebileceği” hükmü kadar gayet açık net bir kelamdır.

          -Mealen Yüce Allah'ın “Ulu'l-emr gayrimüslimlerin mallarına saldırmamalıdır” buyurduğu hüküm  sadece Ulu’l-emri ilgilendiren bir husus olduğu anlamı çıkmaz, ulu’l emre itaat eden Müslümanlarında zimmîlerin haklarına riayet etmesi gerektiğine işaret eden bir husustur.

           Had: Bir takım şer’i hükümleri ihlal edip haddi aşanlara yönelik dönüşü olmayan ağır cezayı müeyyide anlamında bir kavramdır. Had cezaları ancak şüpheyle düşer. Nitekim bir Müslüman’ı hatayla öldürene had cezası uygulanmaz, sadece kefaretle yetinilir. Derken bu kefaret bir köleyi azat etmek, buna gücü yetmiyorsa ardı ardına iki ay oruç tutmakla giderilir.  Zira “Kim mümin bir kişiyi hatayla öldürürse Müslüman bir köle azat etsin ve öldürülenin velilerine diyet ödesin” (Nisa/92) ayeti buna işaret bir delildir. Hakeza; “Kim bir Mümini kasten öldürürse onun cezası cehennemdir” (Nisa, 93) ayeti de diyete tabi olmadığına delalet eder.  Mesela birkaç kişi tek bir şahsı hata sonucu öldürse her biri için ayrı ayrı diyet gerekmez, bir diyet kâfidir. Belli ki, kısas haksızlığı giderici en nihai cezai müeyyide olduğu içindir Yüce Allah bu hususta Kur’an’da ‘Kısasta hayat var’ (Bakara, 179)  diye beyan buyurmuştur. Şöyle ki; ister adam öldürme olsun, ister fuhuş olsun,  ister içki içmek olsun, ister iftira etmek olsun, ister hırsızlık olsun ve isterse yemin ihlali olsun hiç fark etmez tüm bu suçların kabarmaması için mutlaka en caydırıcı ceza ancak had cezasıyla mümkün olmaktadır. Aksi halde tüm bu cürümlerin önüne geçmek hayal olup toplum asla huzur bulamayacaktır.

          Nesih: Bir hükmü hükümsüz kılmak veya değiştirmek manasınadır. Dolayısıyla bir sonraki delil nasih (nesh eden) adını alırken, iptal edilen hüküm ise mensuh (nesh edilen) adını alır.  Belli ki, Allah Teâlâ kullarını bir dönem için ortaya koyduğu hüküm yerine bir başka dönemde farklı hükme tabi tutabiliyor, gerektiğinde farklı farklı hükümleriyle kulunu dener de. Elbette ki mülk O’nundur, dilediğini yapmak yaratıcıya has bir sıfattır zaten. Bu yüzden tüm müminler hikmetinden sual olunmaz demekten kendini alamaz da.  Bakınız Hz. Âdem (a.s) döneminde kız kardeşle evlenmek caizken,  sonraki dönemlerde yasaklanmıştır (nesih edilmiştir). Hz. Yakub (a.s) döneminde iki kız kardeş nikâh edilebiliyordu. İşte bu ve buna benzer hükümler İslam'ın doğuşuyla birlikte nesh edilmiştir. İlginçtir Hristiyanlar neshi reddetmezken,  Yahudiler tam tersi tutum sergileyip inkâr etmektedirler.   Yahudiler inkâr ede dursunlar şu bir gerçek sadece akli ve itikadı mevzularda nesh olunmaz. Mesela Ateş yakıcıdır” akli bir delildir, dolayısıyla aksi durum düşünülemez.  Kaldı ki neshin kendine has belirli kuralları var. Her şeyden önce neshin kitap ve sünnetle teyit edilip sabit olması gerekir. Bu da yetmez nesh eden delilin nesh edilenden sonra olması icap eder. Şurası muhakkak; kitap sünnetle, sünnet sünnetle,  ya da sünnet kitapla, kitapta mütevatir ve meşhur sünnetle nesh edilebiliyor. Ancak sünnetle nesh sadece kitabın hükmüne uygulanabiliyor,  metnini asla nesh edemez.

      Hele bu arada İslam’da nesh konusunda fıkhı kaynaklarda geçen örneklere baktığımızda:

     -Birinize ölüm geldiği zaman vasiyet etmesi size farz kılındı” (Bakara, 180) ayeti celilesi,  “Allah çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet eder” (Nisa, 11) ayetiyle nesh edilmiştir.

      -Resulüllah (s.a.v) önceleri kabirleri ziyareti yasaklamıştı,  sonrasında ise  “sizi kabir ziyaretinden men etmiştim, şimdi ziyaret edebilirsiniz. Çünkü o ölümü hatırlatır” hadisiyle nesh etmiştir.

      -Malumunuz İslam’ın ilk dönemlerinde namazlar önceleri Mescid-i Aksaya doğru kılınıyordu. Derken günlerden bir gün Mescid-i Kıbleteyn de namaz kılma esnasında nüzul olan  “Yüzünü Mescidi Harama çevir” (Bakara, 140) ayetiyle birlikte fiili sünnet nehy edilmek suretiyle artık bundan böyle değişmez kıblemiz Kâbe olmuştur.

       -Yüce Allah'ın “Zina eden kadınlara dil ile eziyet etme ve evlerine haps edilmeleri” hakkında nüzul eylediği ayetin hükmü nesh edilip sadece metni kalmıştır.

       -Hz. Ömer (r.anh)’den rivayetle Yüce Allah’ın beyan buyurduğu  “Erkek ve kadın zinada bulunurlarsa ikisine de Allah Teâlâ tarafından bir ceza olarak recmediniz”  ayetinin hükmü esas alınıp sadece metni nesh edilmiştir.

       - İslam'ın ilk dönemlerinde Ramazan ayında uyuduktan sonra sahur vaktine kadar yemek içmek ve cinsel ilişkide bulunmak yasaktı, sonrası malum sahur sonuna kadar tüm bunlar mubah addedilip bir önceki hüküm nesh edilmiştir. Malum yine İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar oruç tutmakla fidye vermek arasında tercih yapmakta serbestiler,  ta ki emri ilahi gereği oruç farz olunca bir önceki uygulama nesh edilmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var:

        -Yüce Allah'ın Kur’an’da “Orucu geceye kadar tamamlayınız” (Bakara,187)  diye zikrettiği ayette geçen 'geceleyin' ifadesinden maksat geceleyin de oruç tutulacak manasına bir ilahi hüküm değildir, bilakis Peygamberimiz nasıl tutmuşsa o şekilde uygulanan imsak vaktiyle birlikte akşam gün batımına kadar tutulacak manasına bir hükümdür bu.

       -Yüce Allah'ın yine Kur’an’da beyan buyurduğu “Başlarınızı mesh ediniz” (Maide, 6) ayetinde geçen 'mesh ediniz” hükmünden maksat Peygamberimiz (s.a.v)’in uygulamasında yerini bulan tüm başın dörtte birinin mesh edileceğinin manasına gelen bir nesih hükümdür.

      - İslam'ın ilk evrelerinde meninin gelmesiyle gusletmeme ruhsatı vardı, fakat ilerleyen dönemlerde şehvetle gelen meni için gusül alınması farz kılındığından bir önceki uygulama nesh edilmiştir.

       -Hicri 8. yılında Şeddad’dan rivayet edilen ‘Kan alan da veren de iftar açmıştır’ hadis-i şerifin hükmü söz konusu iken sonrasında bir bakıyorsun İbn-i Abbas’ın rivayetle hicri 10. yılında Allah Resulünün Veda haccında kan aldırmanın orucu bozmayacağına dair söylediği bir hadisle önceki hüküm nesh edilmiştir.

       Tabii neshle ilgili hükümler bu kadarla sınırlı değil elbet. En nihayetin de geldiğimiz noktada ancak şunu diyebiliriz ki; Fahrettin Razi gibi nice büyük bilge âlimlerin çalışmaları neticesinde ortaya konan nasih ve mensuh ayetlerin toplamda ki sayısına baktığımızda 20-21 arasında olduğunu görürüz.  Bu demektir ki İslam dogma bir din değildir, bilakis çağları aşan,  Allah dilerse icabında hükmüyle çağları da değiştiren bir dindir.

          Müddei: İddia makamı (sahibi-davacı) fıkıh literatüründe müddei kavramıyla ifade edilirken, bunun tam aksine karşı tarafında iddiayı reddetmesi anlamına gelen kavramsa müddeialeyh (dava edilen)  olarak ifade edilir.

          Demagog: Konuşma adabına aykırı davranaraktan sadece karşısındakini susturmak maksatlı laf ebeliği yapan şahıs manasına kullanılan bir kavramdır. Ki;  böylesi bir şahsın ortaya attığı içi boş ifadeler bilhassa feraset sahibi insanlar nezdinde demagojik bulunup düpedüz laf cambazlığı veya lafazanlık olarak nitelenir. Zira sahabe döneminde istisna kabilinden de olsa lüzumsuz sarf edilen sözlere asla geçit verilmezdi.  Nitekim bir gün Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v);

          -Bu gün bana her ne soracak olursanız cevabını açıkça alacaksınız.

          Cemaatten biri:

          - Ya Rasulallah! Benim babam kimdir?

           Resul-i Ekrem (s.a.v):

          - Senin baban Hüzafe dedi.

         Tabii bu tür sorulara canı sıkılan Hz. Ömer (r.anh):

          -Fitnelerin şerrinden Allah’a sığınırım, bu gibi sorulardan dolayı af dileyerek tepkisini ortaya koymuştur.  Derken bu olay üzerine ayet nüzul olur da:

       “Size açıklanacak olursa fenalık verecek olan birtakım şeylerden sorup durmayınız” (Maide, 101).

          Nikâh-ı fasıt; Sıhhat derecesi düşük geçersiz nikâh demek manasına bir kavramdır.

          Nikâh-ı batıl; Muvakkat zaman için yapılan ve kat’i hükümleri bulunmayan nikâh anlamında bir kavram.

          Nikâh akdi; Tarafların icab ve kabulüyle gerçekleşen akitleşme anlamında bir kavramdır.

          İcabı nikâh;  Kızın velisinin  'kızımı seninle evlendirdim' teklifine karşılık oğlanında  'kızını nikâhladım'  şeklinde icabet etmesiyle birlikte yerini bulan evliliğin ta kendisi bir kavramdır.

          Kabul-ü nikâh; Evlilik teklifine evet ya da olumlu karşılamak cihetiyle nikâhın tasdiki manasına bir kavramdır.

           Bikr; el sürülmemiş bekâr kız anlamında bir kavram.

           Seyyib; kadın görmüş erkek anlamında bir kavram.

           Seyyibe; erkek görmüş kadın anlamında bir kavram..

           Eyyim; dul anlamında bir kavram.

           Mahrem; Nikâh düşmeyenle ister evlilik yoluyla (sıhrî) akraba, ister kan bağı ve süt yoluyla akrabalık isterse üç talakla boşanmış kadın olsun hiç fark etmez şer’an nikâhlanmanın yasaklığını ifade eden bir kavramdır.

          Hürmet-i musahare; meşru evlenmenin dışında bir başkasına şehvetle dokunmak ya da ön avret yerine bakmakla haramlılığın hâsıl olacağını ifade eden bir kavramdır.

          Hürmet-i raza; sütlük hasebiyle haramlık manasına bir kavramdır.

          Taaddüd-ü zevcat; çok evlilik anlamında bir kavram olmakla birlikte şer’an evliliğin dörtle sınırlandırılmıştır.

          Mihir; nikâh akdiyle kazandığı bir nevi evlilik tazminatı anlamında bir kavramdır.

          Akir; hamile kalmayan kadın anlamında bir kavram.

          Duhul; kocanın eşiyle cinsel birleşmesi manasına gelen bir kavramdır.

          Velhasıl-ı kelam; Hanefi ekolü fıkhı kitaplardan özetle kendi üslubumca fıkhı kavramları açıklamaya çalıştım, sürçü lisan olduysa affola.

           Vesselam.

      

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.