google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

           Biz mi çocukların öğretmeni yoksa çocuklar mı bizim öğretmenimiz sorusu eğitimde geldiğimiz nokta itibariyle doğrusu gayet yerinde bir sorudur. Şöyle etrafımıza baktığımızda zaten her birimizin çocukların birer öğrencisi olduğumuz ortaya çıkar. Nitekim çağımız bilgi, teknoloji ve dijital çağı olması hasebiyle bir bakıyorsun çocuğun geleceğine karar verenler bizler değil, çocuklar olduğunu görüyoruz. Öyle ki; çocukların günümüz teknolojisine büyüklere taş çıkartırcasına hemen hızlı bir şekilde adapte olduklarını her hallerinden kendilerini belli ediyorlar zaten.  Her ne kadar bu alanda biz büyükler olarak çocukların yanında otoritemiz sarsılır olsa da ortada kabullenmemiz gereken bir gerçeklik var ki,  o da teknolojinin nimetlerinden faydalanmada onlardan destek alıyor olmamız gerçeğidir.  Öyle ya, madem eski kuşak olarak çocuklarımız kadar çağın teknolojisine adapte olaraktan dünyanın geldiği noktayı tam okuyamıyoruz,  bari hiç olmazsa çocuklarımızın çağı okumada ki adaptasyonlarına ve hızlılıklarına bizde katkı sunup madden ve manen yüreklendirmek gerekir.  Aksi halde çocuklarımızın dünyadaki gelişmeleri takip etmede ve çağı okumalarında ki heveslerini kırmış oluruz. 

            Gerçektende öyle değil mi,  eski kuşaklar olarak bir takım alışkanlıklarımızı terk edip bir türlü kendini yenileyemiyoruz, ama çocuklarımız bizim gibi değiller elbet. Bir bakıyorsun hemen her keşfedilen yeniliğe merak salıp teknolojik yeniliklerle doğrudan temasa geçebiliyorlar.  İşte bu nedenledir ki büyüklerin çocukların meraklarını bastırmak yerine meraklarını daha da celbetmekte fayda vardır.  Belli ki atalarımız merak ilmin yarısıdır sözünü boşa söylememişler.  O halde atalarımızın bu güzel veciz sözünden hareketle çocuklarımızın eğitimlerine büyük katkı sağlayacak teknolojinin nimetlerinden faydalanmaları noktasında ihtiyaç ve taleplerine kayıtsız kalmamak gerekir. Zira  ‘ilim Çin’de de olsa gidip alınız’   hükmü taleplerini karşılamamızı gerektirir.

          Hiç kuşkusuz almamız gereken ilminde Allah’ı hatırlatanı makbuldür.  Allah’ın biz kullarına bahşettiği ilimle Mevla’mızı hatırladığımızda biliniz ki sadece kâinatta var olan kanunları değil kendi yaradılış gayemizi ve fıtratımızı da keşfetmiş oluruz.  Kendimizi keşfetmek içinde illa ki yaratılış mayamıza kodlanan ilmi öğrenmek şarttır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)  kendisi bizatihi ledün ilmiyle donatılmış âlemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamber olarak   “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar, sonra anne babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar” hadis-i şerifiyle dünyaya gelen her insanın İslam fıtratı üzerine doğduğunu beyan etmişlerdir.  İşte bu hadisi şeriften de anlaşıldığı üzere Allah’ı hatırlatacak ilimle yaratılış kodlarımızı keşfedebileceğimiz gibi, Allah’ı hatırlatmaktan yoksun bir takım kulaktan dolma bilgilerle fıtratımıza aykırı materyalist öğretilere dayalı bir eğitimle kendimizi heba edebiliriz de. Bu duruma düşmemek için illa ki fıtratımızla barışık eğitim alabilmek çok mühimdir. Ki, fıtratımızla barışık böylesi bir eğitim modeli insanın dünyaya adım atmasıyla birlikte başlayıp mezara kadar devam edecek olan bir sürecide bağrında taşıyan bir eğitim modelidir. Öyle ki, anne kucağında bir bebek daha henüz hiç bir program yüklenmemiş bilgisayar hard diski gibi boş bir beyne sahiptir. İşte bu noktada bizim yapmamız gereken çocuğa ilk fıtri eğitim yüklenmesini aile yuvasında verip sırasıyla iyi bir çevre,  iyi bir okul,  iyi bir üniversite vs. tüm eğitim ve öğretim kanalları vasıtasıyla destekleyerekten de fıtri yüklenmeleri devam ettirmek olmalıdır. Tabi burada önemli olan bu süreci müsbet manada bir eğitim modeliyle yürütebilmek ve yönetebilmek çok mühimdir. Zira bu süreçte adım atılacak her bir basamak çocuk için birer eğitim kurumu konumda basamaklardır. Her bir basamaktan emin adımlarla ilerleyebilmek içinde mutlaka hem fıtri kodlarımızın dilini hem de eşyanın dilini öğretecek eğitim kadrosuna da ihtiyaç vardır. Hatta öğretici kadrolarda yetmez eşyanın dilini öğrenmek bakımdan deney ve gözleme dayalı tam donanımlı laboratuarlara da ihtiyaç vardır.

         Malumunuz sonradan kazanılan öğretiler aktarılmış bilgilendirmelerle sınırlıdır.  Hatta eğitim ve öğretim arasındaki farkın ne demek olduğunu bu aktarımlardan ayırt edebiliriz.  Yani eğitim dendiğinde bilgi dâhil bütün bir ömrü kapsayan tecrübeyi de bağrında taşıyan formal ve informal bir öğrenim şekli olduğunu,  öğretim dendiğinde ise daha çok bilgi eksenli ve belirli mekânla sınırlı sadece formal bir öğrenme şekli olduğunu idrak etmiş oluruz.  Şu da bir gerçek adına ister eğitim diyelim ister öğretim sonuçta insanoğlu bir şeyleri keşfetme adına tarih boyunca gerek düşünce okulları,  gerek Manastırlar, gerek Sinagoglar, gerekse Medreseler bu uğurda seferber oldukları çok açık net ortada.  Mesela tarihin sayfalarına şöyle göz attığımızda Antik Yunan’da eğitim ve öğretim uğruna çaba sarf eden eğitmenlerin filozoflar ve sofistler olduğunu,  Roma’da her ne kadar eğitim geneli kapsamasa da seçkin azınlığın tekelinde yürüyen bir mekanizma olduğunu, Uzak Doğu’da ise eğitmen olarak Konfüçyüs ve Buda’nın olduğunu görürüz.  

         Peki, semavi dinler açısından eğitim nasıldı derseniz,  malumunuz Yahudiler de eğitimin Hahamlar kontrolünde, İsevilerde papazlar eşliğinde gerçekleştiğini,  Müslümanlarda ise İslamiyet’in doğuşuyla birlikte ilk eğitim Peygamberimizin rehberliğinde fakir ve kimsesizler için inşa edilen Suffe adlı mekânda gerçekleşmiştir. Böylece peygamber tarihinde en son gelinen dinin bu kutsi mekânında eğitim gören Ehl-i Suffe talebeleri sayesinde tarihi süreç içerisinde yeni inşa edilen mekânlarla birlikte medreselerin oluşumunu ve gelişimini beraberinde getirmiştir. Malum kilise papazları, Yahudi hahamları ise kutsal metinleri tahrif etmekle adeta ilimi zindana hapsetmişlerdir.  İlimi zindana hapsettiler de ne oldu,  bu kez dünyevi bilim sahne alıp kilisenin sonunu getirecektir.  Nitekim batıda uzun süre kilisenin kontrolünde cereyan eden eğitim birtakım sıkıntılara yol açıp batı toplumunu yeni arayışlara yöneltmiştir.  Hele bilhassa Katolikliğin ortaya koyduğu katı kurallar Hıristiyanlıkta reform yapılmasını beraberinde getirmiştir,  böylece Martın Luther gibi reformistler böylesi bir atmosferden istifadeyle, eğitimi kilisenin tekelinden alıp devletin kontrolüne geçmesine öncülük etmişlerdir.   

             Bizde malum ruhban sınıfı olmadığı için dinde reform asla söz konusu olamaz.  Din adamına ulûhiyet isnad etmek batıya has bir hastalık tablosudur. Biz din ulemasına sadece ilim öğretici gözüyle bakarız, bu iş içinde gereğini yapıp medreseler inşa etmişiz de.   Örnek mi? İşte Selçukluda Nizamülmülk’ün kurmuş olduğu Nizamiye Medresesi ilme önem verdiğimizin en bariz göstergesidir. Ki, bu kurulan medrese günümüzün üniversiteleri mesabesinde bir eğitim müessesidir. Keza Osmanlıda ki Süleymaniye, Selimiye, Fatih medreseleri de öyleydi,  hatta Enderun da.  İster adına medrese ister Enderun diyelim sonuçta böylesi güzide eğitim ocaklarından mezun olanlar üç kıtada cihangir devletin oluşumuna katkıda bulunacak idareciler yetiştirebilmişlerdir.  Bu arada dillere destan Ahilik ocağımızda öteden beri boş durmamış, o da alanında liyakat esasına dayalı işin ehli meslek erbabı yetiştirmiş ocak olarak dikkat çekmiştir.  Düşünsenize ahiliğin üzerinden asırlar geçmesine rağmen bugün bile adından çok bahsediliyor olması bu ocağın ne derece mühim bir mesleki organizasyon olduğunu ortaya koymasına yeter artar da. 

          Eğitimde batıya yönelişimiz malum 1773 tarihi itibariyle start alıp 1856 Islahat fermanıyla da Anayasa da yerini almıştır. Nitekim bugün Mekteb-i Sultan diye adından söz ettiren şu meşhur Galatasaray Lisesi de o yıllarda Fransa’dan esinlenerek kurulmuş bir okuldur. Derken o gün bugündür söz konusu lise eğitim sistemimizde yerini alarak yoluna devam etmektedir.

        Cumhuriyet dönemine geldiğimizde eğitim yönünden dünya sıralamasında pekte iyi bir konumda olduğumuz söylenemez. Bugün olmuş halen gelinen noktada eğitim modelleri üzerinde arayışımızın devam ediyor olması bunun bariz göstergesidir zaten. Her ne hikmetse cumhuriyetin kuruluşundan bugüne yerli yerine oturmuş bir eğitim modeli ortaya koyamadık. Bu durumda nasıl sistemleşmiş bir eğitim modeli oturtturulsun ki,  eğitimde ya satıh üstü isim değişikliği ya da şekil değişikliği yaparak yol almaktayız. Baksanıza Osmanlı’daki Mahalli Sibyan okulları Cumhuriyet dönemine gelindiğinde isim değişikliği ile ilkokul adını almıştır. Nitekim isim değişikliğiyle oluşan ilkokullarımız uzun bir aradan sonra bir bakıyorsun bu kez şeklen beş yıldan sekiz yıla çıkartılıp taşımalı kesintisiz eğitim şekline büründüğünü görüyoruz. Ancak bu nasıl şekil değişikliği ise eğitimde fırsat eşitliği hak getire, bir anda daha üniversiteyi hangi okulların kazanacakların başından belli olduğu bir şekil değişikliğine uğrayıverdik. Nasıl mı? Hiç kuşkusuz mesleki okulların ortaöğretim bölümlerini tırpanlayıp katsayı adaletsizliğini devreye sokaraktan elbet... Dahası böylesi bir şekil değişikliğine uğrayan eğitim sistemiyle Türkiye genelinde ilköğretimde okuyan yaklaşık 10 milyon çocuğun ancak 3 milyonu orta öğretimde okur duruma gelebilmiştir.  Üstelik ortaöğretimde okuyan bu 3 milyon gencinde ancak 1 milyonu üniversitede okuma fırsatı bulabiliyordu. Malum o yıllarda üniversiteyi kazananlarında bir bakıyorsun düşünen ve düşündüğünü uygulamaktan aciz, yani analitik zekâ kabiliyetinden yoksun bir şekilde mezun olduklarına şahit oluverdik. Neyse ki 2007 yılına geldiğimizde mecliste Cumhurbaşkanlığı seçiminde, fiili sistemin önünü tıkayan 367 garabetinin mucidi eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu vakasına erken seçimle birlikte son verilip yeni Cumhurbaşkanı seçiliverdi de 12 Eylül ve 28 Şubat postmodern darbe ürünü çarpık eğitim sisteminin ortadan kaldırılmasına yönelik bir fırsat yakalanıverdi.  Nasıl yeni bir imkân, yeni bir fırsat doğmasın ki, Ahmed Necdet Sezer’in uzatmalı yedi yılı aşkın Cumhurbaşkanlığı döneminde hükümet iktidar olmuştu olmasına ama bir türlü ipleri elinde tutacak şekilde tam muktedir bir iktidar olamamıştı. Düşünsenize hükümet çıkarmak istediği yasaları bile kırk dereden kırk su getirilerekten Cumhurbaşkanlığının onayına iki kez getirilmek suretiyle ancak çıkarabiliyordu.  İşte böylesi bir atmosferi ganimet bilen YÖK, icabında kraldan çok kral kesilip yönettiği üniversitelerin dünya ölçeğinde hem nicelik hem de nitelik bakımdan yerlerde süründüğü bir hengâmede hükümetin tüm illerde üniversite açma teşebbüslerine habire takoz koyup önüne geçebiliyordu. Bu nasıl kafa yapısıysa milyonlarca gencin üniversitede okuma hayallerini yıkmayı kendilerine vazife addediyorlardı.  Ne diyelim,  işte görüyorsunuz o yılların vesayet odağı bir YÖK döneminden bahsediyoruz. Keza o yıllarda üniversitede okuyanların Türkiye ortalamasına baktığımızda gençlerimizin ancak onda birinin üniversitede okuma şansını yakalayabildiklerini,  geriye kalan gençlerin ise üniversite okuma hayallerinin önüne sed çekildiğini görüyoruz.  Dahası o yıllarda vesayetin gölgesinde boy gösteren üniversiteler adeta ülkenin kara bağrına hançer gibi saplanmış kanayan bir yara olarak adından söz ettirmişlerdir.  Üniversitelere egemen olan bu statükocu zihniyet her ne kadar irtica yaygaralarıyla yaptıkları zulümleri kanayan bir yara olarak algılamasalar da önemli olan milletçe bizim ne algıladığımız çok mühimdi.  Nitekim gün gelir milletimizin derin feraseti ve derin algısı Cumhurbaşkanlığı seçimine gidildiğinde 367 garabetine son vererekten kendini gösterir.  Böylece vesayet odaklarına gereken ders ve mesaj verilmiş olur da.

          Evet,  vesayet dönemlerinde ki YÖK nedir ne değildir diye şöyle hafızamızı yokladığımızda bilimsel fonksiyon icra etmesi gereken bir kurul olmanın ötesinde daha çok ideolojik reflekslerle hareket eden bir kurul olarak zihinlerde yer etmiştir hep.  Peki,  gelinen noktada her şey bitti mi deresiniz, maalesef tam bitti diyeceğimiz noktada en son pandemi şartlarında 2021 yılının o soğuk Şubat ayında Boğaziçi Üniversitesinde yaşananlara baktığımızda bu zihniyetin arada sırada da olsa hortlayabileceğini,  lokal bazda da olsa ama Bıden’dan güç alarak, ama fonlandıkları yerlerden güç alarak bir şekilde aba altında sopa gösterebileceklerini pekala görebiliyoruz.  Üstelik aba altında sopa gösterirken de kendilerinin geçmişte öğrencilere yaptıkları zulümleri unutmuş gibisine özgürlük havarisi kesilebiliyorlar da. Öyle ki, hiç yüzleri kızarmadan büyük bir pişkinlikle televizyon ekranlarında sanki biz hiçbir şey bilmiyormuşçasına gözümüzün içine bakaraktan üniversite deyince öğrencisiyle akademik yapısıyla birlikte özgürce düşünen özgürce bir arada yaşaması gereken bir yuva olarak ders vermeye kalkışabiliyorlar. Oysa özgürlük kim onlar kim, onlar vesayet dönemlerinde öğrencilere yaptıklarını unutsalar da biz o dönemleri asla unutmayız.   Hem o dönemler nasıl unutulabilir ki, düşünsenize o yıllarda gençler kol kola okul kantinlerinde, bahçelerinde güle eğlene birlikte bir arada bulunmayı kendilerine zül addetmezlerken, bu beyefendiler başörtülü kızların üniversitenin kapısında görünmelerine bile tahammül edemiyorlardı.  Tahammülsüzlükleri şundan belli YÖK’ün talimatları doğrultusunda başörtülü genç kızlar için özel ikna odaları kurmaktan hiçbir şekilde geri durmadılar da.  İkna odaları kurdular da ne oldu,  ayırımcı ve özgürlükleri kısıtlayıcı akademisyenler olarak tarihe not düşmüş oldular.   

           Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde eğitimde onca yapboz arayışları ve uygulamalarının beraberinde sürüklediği 8 yıllık kesintisiz eğitim modeli nihayetinde yerini eğitimin 4+4+4 şeklinde kademelendirilmesini öngören ve aynı zamanda eğitimde fırsat eşitliğini ve adaleti sağlayacak 12 yıllık zorunlu eğitim sistemine bırakır. Derken bu sistem sayesinde İmam Hatip okulları ve diğer mesleki okulların üniversiteye girişlerindeki katsayı adaletsizliği gibi engellemeler kaldırılmış olur. Ancak bu demek değildir ki eğitimde bir takım adaletsizliklerin önüne geçildi diye eğitim alanında arzulanan hedeflere ulaşıverdik. Ama yine de hedefe ulaşmak noktasında onca badireler atlattıktan sonra gelinen noktada bu hususta büsbütün de ümitlerimizi yitirmiş sayılmayız. Nitekim 2002 Türkiye öncesine göre kıyas yaptığımızda:  

        -Her yıl mali bütçe görüşmelerinde eğitime bütçeden büyük pay ayrılmasıyla birlikte gelinen noktada payın 7,5 milyardan 114 milyara yükseltilmiş olması, 

       -Kara tahtaların yerini akıllı tahtaların alması,

       -Öğrencilerin pazar meydanlarında ya da kırtasiye dükkânlarında ders kitabı peşinde koşturmaya son verilip sıralarının üzerinde hazır önlerinde ücretsiz kitaplarını buluyor olmaları,

       -Ülkemizin tüm okullarının eğitim kademelerinde toplamda 309 bin dersliğin ülkemiz insanına kazandırılıyor olması,

        -Meslek liseleriyle düz liseler arasındaki ayırımcılığına son verilerekten katsayı adaletsizliğine son verilmesi,

       -İsteyen her öğrencinin tüm okullarda Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz (s.a.v)’in hayatını öğreneceği bir eğitim müfredatının devreye giriyor olması,  

       -Tek tip öğretim anlayışı ve tik tip renkte önlük giyimi gibi komünist Demirperde ülkelerinden kalma alışkanlıklarının tamamen ortadan kaldıracak uygulamalara son verilmesi,  yine buna benzer tek parti döneminde başlatılan bir uygulamada yerini bulan, yani Cumhur Başkanı Tayyip Erdoğan’ın ifadesiyle Türk ocaklarını kapatmakla, Türkçe ezan zulmünün mimari ve görev üstlendiği Milli Eğitim Bakanlığı döneminde ortaya koyduğu üniversite reformuyla üniversiteleri perişan hale sokmakla dikkatleri üzerine çeken şu meşhur Tıp doktoru Reşit Galip tarafından andın ilk hali yazılıp daha sonraki yıllarda da birkaç değişiklerle her sabah ders saati başında çocuklara nakarat halde söyletilmesine 8 Ekim 2013 tarihi itibariyle son verilmesi, (ancak bu sonlandırma Danıştay 8. Dairesi tarafından 24.08.2018 tarihinde söz konusu yönetmenlik hükmünün ilk derece temyiz yolu açık olmak üzere iptal edilip, halen kesinleşmemiş  bir karar olarak hukuki süreç devam etmekte),

       -Öğrencinin sınavlardaki başarıya endeksli eğitim anlayışından, yani ezbere dayalı eğitim anlayışından bilgiye nasıl erişileceğini öğreten ve aynı zamanda Yüce Allah’ın yarattığı kullarının her birine ayrı ayrı bahşettiği imkân ve kabiliyetleri ortaya çıkaracak bir eğitim modeli anlayışına geçiş yapılıyor olması,   

        -Öğrencilerin çocukluklarını bile yaşamalarına fırsat bulmaksızın tıpkı yarış atı gibi bir o sınavdan bir o sınavlara koşturulmasını tetikleyen dershanelerin kapatılıp yerine öğrencilerin öğrenimlerini bizatihi okudukları okullarda geliştirilmesini esas alan okullaşma sistemine geçiş yapılıyor olması gibi tüm sistemsel bazda gerçekleşen dönüşümlerin her biri düne göre şimdi çok daha iyi durumda olduğumuzun göstergesi unsurlardır. Öyle ki, eğitimin üzerinde vesayetin gölgesi ve onun kirli uzantıları tek tek ortadan kalktıkça tüm bu yapılan iyileşmeler ve göstergeler eşliğinde çok yakın bir zamanda eğitimde arzu edilen hedeflerin yakalayacağımıza olan umutlarımız yeşerip daha da kavileşmiş olacaktır. Hele yeni Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi modeli çerçevesinde onca değişen Milli Eğitim Bakanlarının ardından bu kez Ziya Selçuk’un yıllardır eğitim camiasının içinde eğitim problemlerini bizatihi en yakından takip etmiş bir eğitimci olarak Milli Eğitim Bakanlığa getirilmesiyle birlikte umutlarımız boşa çıkartılmayıp eğitimde o özlenen hedeflere ulaşılmış olsun.  Gayri artık ülkemizde vesayetin gölgesinin tüm izlerini ortadan kaldıracağına inandığımız Başkanlık sistemine geçişle birlikte tez elden düşünmeye, soru sormaya, sorgulamaya, sanat, spor, bilim, edebiyat gibi farklı alanlardaki yeteneklerini keşfetmeye önem veren bir eğitim modeliyle çağa damgamızı vurup hedeflere ulaşma vaktidir.  Hedefimize bir an evvel ulaşılsın ki,  akıl, kalp ve ruh bütünlüğünü yakalamış bir eğitim ordusuyla aydınlık yarınlar bizim olsun.         

         Gönül isterdi ki eğitimden maksat insanımızın kılık kıyafetiyle yaşam biçimiyle uğraşmak yerine direk akıl, kalp ve ruhuyla ünsiyet kurup çağlar üzerinden sıçrayacak bir eğitim modeliyle çağa damgamızı vursaydık da onca zamandır vaktimizi boşa harcamamış olsaydık.  Hele ki, biz tarihte üç kıtada hiçbir milletin dinine, diline, milliyetine, mezhebine, meşrebine dokunmaksızın adaletle ve hürriyetle bir arada nasıl yaşanılır tüm cihana öğretmiş ceddin torunlarıyız, bu yüzden bizim vaktimizi boşa harcama gibi eften püften şeylerle oyalanacak lüksümüz asla olamaz.  Bu arada yeri gelmişken Osmanlının torunları olarak nasıl olurda böylesi ruh köklerimize aykırı üniversite kapılarında itilen kalkılan,  hor görülen,  başörtüsünden dolayı eğitim hakkı elinden alınan nahoş öğrenci vahim manzaralarıyla oyalandırılıp vakit kaybına uğratıldık doğrusu şaşkınlığımızı dile getirmekte fayda var. Dile getirelim ki geçmişte yaşadığımız bu tür vahim manzaraların yanı sıra 2021 tarihi itibariyle de Boğaziçi’nde görülen bir takım terör örgütlerinin provokasyonlarıyla karıştırılmak istenen üniversite manzaralarından ders çıkartıp bir daha yenilerini yaşamamış olalım.

               Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.