(Büyük Mücahid  Osman Batur’un Şehadeti’nin 69. Yıldönümü Anısına)                  

I.Çin dünyamızın ve küresel düzenin en önemli ülkelerinden biri. Onyıllarca süren  batı/doğu  sömürgeciliğinin kurbanı olduktan sonra bugünlere kadar uzanan zor, engebeli ve kesin sayıları bilemesek bile belki  milyonların da yaşamına malolan köklü siyasi,iktisadi ve kültürel bir  dönüşümle küresel sistemin en önemli aktörlerinden biri haline gelmeyi başardı.Bu gelişim süreci  k.virüs salgınıyla ciddi sarsıntılara  uğrayabilecek olsa bile, muhtemelen yakın gelecekte de Çin’in göz yumulması mümkün olmayan bu  yürüyüşü devam edecek. Ancak bu etkileyici  tablonun bir de başka yüzü var. O da aynı şekilde, ancak olumsuz yönde etkileyici, acı ve en başta biz Türkler, müslümanlar olmakla bütün insanlık için kabulü mümkün olmayan bir tablo. Onyıllardır dünyanın birçok  ülkesinde, başkentlerde, büyük şehirlerde durmaksızın yürüyen, çağımızın  en büyük insan hakları ihlallerinin, baskı ve yıkımlarının   kurbanı bir millet  için  yankısız kalsa bile sesini  yükselten, çığlık atan  insanlar var. Sınırlı imkanlarıyla  televizyonlarda, toplantılarda, sokaklarda çeşitli sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerinde,  geride bıraktıkları kardeşleri, insanları, eritilmeye çalışılan ihtişamlı medeniyetleri, özetle  kimlikleri ve değerleri  için mavi ayyıldız bayraklarını yükseltiyorlar. 1944’de Doğu Türkistan Cumhuriyeti Milli Meclisi’nce kabul edilmiş, kendi lehçelerindeki ifadesiyle  kök bayrak dünyanın en mazlum halklarından biri olan Uygurları temsil ediyor. Yaptıkları  barışçıl gösterilerle   kamuoylarını,  hükümetleri  uyarmak, onların dikkatini bu trajediye çekmek istiyorlar. Zira birçok hükümet küresel düzenin en güçlü birkaç aktöründen biri olan Çin’le enerji, ticaret,yatırım vb. ilişkileri nedeniyle  Uygurların bu trajedisi konusunda sessizliği tercih ediyor. Bir tarafta yükselen Çin’le ticari,ekonomik,yatırım ilişkileri kurma arzusu, bir tarafta da bu ülkenin ağır insan hakları ihlallerine göz yummak ve sessiz kalmak  bugünün dünyasının en büyük küresel  paradokslarının birini oluşturuyor.

Hac yolculuğuna çıkmış topal karıncanın kararlılığı ve iradesi  misali, bir küresel güce  karşı hak,hukuk mücadelesinin bundan sonra da kesintisiz süreceği muhakkak. Herşeyden önce bu dünyada  zulme karşı susmanın da zulme ortaklık anlamına geldiğine inananlar var. Küresel ölçekte  aktörlerin stratejik planlamalarının da kurbanı bu mazlum halkın adı Uygur Türkleri, yaşadıkları bölgenin adı da Doğu Türkistan’dır.  Sadece bizim değil insanlık tarihinin de en  büyük  medeniyetlerinden birinin  merkezi bölgelerindendir Doğu Türkistan.  Endülüs, mesela, batıda neyse, doğu’da da Türkistan ülkesi evrensel medeniyetimizin omurgasıdır.   

Geçmişten bugüne Türk aydınlarının en çok ilgi duyduğu uzak diyarlar arasında D.Türkistan meselesi ilk sıralarda yeralır. Romancı,siyasetçi ve düşünür  konuya duyarsız kalmış isim epeycedir. Düşünür Sezai Karakoç’un,örneğin, sadece bugün değil neredeyse yarım asırdır bu insanlık meselesine dikkat çeken, başkaları sustuğunda bile bu trajediye işaret etmeyi sürdüren   öncü isimlerden biri olduğunu biliyoruz.Birçok hassas ülke için Çin’le siyasi  ilişkilerinin  önemli  bir boyutunu da mutlaka bu mesele  teşkil eder.  Yine Türkistan’dan bahsedildiğinde ülkemizde herkesin hatırladığı bir konu  varsa  o da bölgedeki soydaş ve dindaşlarımızın Kurtuluş Savaşı’na yardım amacıyla Rusya üzerinden gönderdikleri altınlardır. Buna aracılık eden Rus bolşeviklerin bu altınların ne kadarı gasp ettikleri,ne kadarını bize gönderdikleri  ise ayrı bir konudur ve araştırılması tarihçilere düşen bir meseledir.   

Doğu Türkistan Türk isminin ilk zikredildiği, Türk milletinin İslam’la şereflendiği coğrafyadır. Kaşgarlı Mahmut’la, Balasagunlu Yusuf’la (Yusuf Has Hacip),  Kutadgu Bilig’le, Divan-ü Lugat-i  Türk’le anılır. Karahanlı Hükümdarı Sultan Satuk Buğra Hanla birlikte Türk milleti toplu halde Türkistan’da   İslamiyete  girmiştir. Türklerin itikad imamı İmam Maturidi keza Doğu Türkistanlıdır.Özetle bugünkü Türk kimliğinin özüdür, kendisidir D.Türkistan.

Her ne kadar bölgedeki gelişmeler  ilgi varsa da ülkemizde konuyla  ilgili bilgilerin sınırlı olduğunu  keza  söylemeliyiz. Bu bakımdan kısaca  hatırlatmak gerekirse,  Türkistan bölgesi genelde Batı ve Doğu Türkistan olarak düşünülür. Batı Türkistan  15.yüzyıldan itibaren adım adım, özellikle de Altın Orda devletinin yıkımı sonrasında işgal edilmiştir. Tataristan, Kazak Hanlığı, Hive, Buhara, Hokant... Ta ki 1990’da SSCB’nin yıkılması sonrası  orta asya cumhuriyetlerinin bağımsızlığa kadar. Kadim bir Türk yurdu ve Asya’nın da kalbi olan Doğu Türkistan ise bugün tamamen Çin yönetimindedir.   Çinlilerin “Sincan” dedikleri coğrafya  genelde; Cungarya-Tarım ve Çaydam bölgelerine ayrılır.  Kaşgar,Aksu,Hoten,Turfan,Yarkent,Gulca tarihi merkezlerdir. Doğu Türkistan, 1.8 milyon km.2 yüzölçümü ile ülkemizin neredeyse  iki katıdır, buna mukabil  nüfusu ise  net olmamakla birlikte  25-30 milyon  arası tahmin edilebilir. 15-20 yıl öncesine kadar  Doğu-Türkistan’da müslüman Türk nüfusu genel toplamın %70-80 kadarı  iken bugün %50’lere kadar inmiştir. Doğu Türkistan’ın başkenti 20 milyonluk tarihi Urumçi şehrinin neredeyse tamamına yakını  Çinlidir  ve Doğu Türkistanlılar ise  birkaç mahalleye sıkışmış durumdadır. Kaşgar, Hotan, Aksu, Turfan, Gulca gibi diğer şehirlerde de bu oran %50-70 gibi bir seviyededir.

Tarihen Göktürklerin, Uygurların, Hunların, Karahanlıların ve  birçok devletin, imparatorluğun  merkezi olmuş bir bölgedir Türkistan. Ancak bağımsızlığını kaybetmesinin ardından çoğu kez  Çin ve Rusya arasında paylaşım ve güç mücadelelerine, bazen de ikisinin ortak stratejilerine  kurban olmuştur. İngiltere de bölgeye hiçbir zaman ilgisiz kalmamıştır. Bölgeyi 1759 yılında Çinliler işgal etmişse de, 1870’de Yakup Bey  Kaşgar merkezli Doğu Türkistan’ı birleştirmeyi başarmıştır. Yakup Bey, Osmanlı devletine bağlılığını ilan etmiş,  Halife adına hutbe de okutmuştur.13 yıllık bağımsızlığın ardından 1877’de Çin ülkeyi tekrar işgal etmiştir.1933 yılında Kaşgar’da Sabit Damolla önderliğinde bir kez daha kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ise  dünyada Türkiye’den sonra   ikinci bağımsız Türk ülkesidir. Bağımsızlık bölge insanları için asla vazgeçilmezdir. Bir kez daha Ruslar ve Çinliler bu devleti yıkarlar. Sonradan 1944 yılında Alihan Töre önderliğinde Gulca’da  Doğu Türkistan Cumhuriyeti tekrar kurulur ancak bu ikinci  bağımsız devlet de  Rus, Çin ve  İngilizler’in işbirliğiyle yine yıkılır. Doğu Türkistan son olarak 1949 yılında  işgal edilir ve o tarihten   sonra  bugünlere uzanan bir tarih dilimi başlar.

Her bağımsızlık hareketini kitlesel yıkımlar, baskılar ve  Türk  önderlerin acı ölümleri izlemiştir. Demir kafesler içinde şehirlerde  dolaştırılmış, teşhir edilmiş ve vahşice parçalanarak hayvanlara yedirilmişlerdir.Çin küresel sisteminin en güçlü aktörü veya lideri bile olsa bütün bunların Doğu Türkistanlıların tarih hafızasından çıkması mümkün olmayacaktır.  Cihangir Hoca, Osman Batur ve niceleri. Osman Batur efsanesini bilhassa gençler  herkesin   bilmesi gerekir. Böylece  kahramanlarını Latin Amerikalarda değil,  kendi içlerinden çıkmış Osman Baturlarda bulsunlar. 29 nisan esir düşen Osman Batur’un Urumçi sokaklarında teşhir edilip, dolaştırıldıktan sonra  kurşuna dizilişinin de 69.yıldönümü olmaktadır.Kendisine Allah’dan rahmet diliyoruz.

II.  Çin’in Doğu Türkistan’da yıllardır süren    asimilasyon uygulamaları  en ağır  şekilde devam ediyor. Son yıllarda da  en ileri düzeylere taşınmış durumda.  Çinli göçmenlerin  bölgeye yerleştirilmesi,Türkçe konuşmaya sınırlama,kimliğin,ibadetlerin,seyahat özgürlüğünün yasaklanması, din ve vicdan hürriyetinin yok sayılması, giyim-kuşam geleneklerine müdahale bu baskıların sadece bazılarıdır. Pan-Türkizm suçlaması ise  bu uygulamalarda etkin bir araç olarak kullanılmaktadır.

Son dönemdeki baskılar, 2014’de  bölgede aşırılıkla savaş başlıklı programın başlamasıyla artmış, Doğu Türkistan’da  eğitim kampları inşasına başlanmış, yüzbinlerce  Türkistan’lı  bu kamplarda fikri islahat ve  ideolojik arındırma, mecburi mandarin Çincesi öğrenme, kimlik reddi,  ÇKP marşları öğrenimi gibi eğitimlere tabii tutulmuştur. Bu baskı döneminin katlanılması mümkün olmayan en ağır  uygulaması ise 2017’de başlatılan ortak aile  programıyla  bilhassa kırsal kesimlerdeki müslüman ailelere  Çinli memurların yerleştirilmesi, mecburi evsahipliği yaptırılması oluyor. Bu program dahilinde çok sayıda resmi görevlinin müslüman Türk ailelere  zorunlu  misafir olduğu belirtiliyor.

Bazı yorumlara göre, bu baskıların ve zulmün örnekleri; 1966-67 Çin  kültür devrimi döneminde  bile görülmemiştir.

Çin hükümeti’nin  ABD’deki  2001 eylül saldırıları sonrasında  Uygurlara karşı  “cihadist ayrılıkçılar” söylemini kullanmaya başlaması da uluslararası sistemde  stratejik destek aramaya  yöneliktir.Bu süreç D.Türkistan meselesinde kritik bir aşama teşkil eder.

D.Türkistan’ın tarihi İpek Yolu’nun  merkezinde olduğu da mutlaka hatırlanmalıdır. Bölge Çin’in ihtiyaç duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılamakta, Çin’in küresel ölçekte bir girişimi olan  Pekin’den Londra’ya   “ Kuşak ve Yol Projesi”nin de tam kilit noktasında bulunmaktadır.  Milyarlarca  insanı, çok sayıda ülkeyi kapsayan, trilyonlarca  dolarlık bir  girişimdir bu. Üretiminin deniz yollarıyla batı pazarlarına ulaşımında giderek ağırlaşan  sorunlarla karşılaşması (güney Çin Denizindeki gerginlikler, deniz hattının çok uzun oluşu, neredeyse kıtaları dolaşmak zorunda kalınması vb.) bu girişime  özel bir önem kazandırıyor. Çin, eğer Doğu Türkistan’da kontrolü elinden kaçırırsa bu projesinin ciddi  sorunlarla karşılaşabileceğini  biliyor, bu itibarla da bölgedeki stratejik konumları nedeniyle Uygurları tehdit görüyor.Bununla birlikte, k.virüs salgınının küresel yansımalarından  bu mega prestij projesinin nasıl etkilenebileceğini zaman gösterecektir. Çin bu girişimine dahil ülkelere büyük siyasi-ekonomik-ticari yatırımlar yapmış olsa da salgın sonrasında bu ülkelerin  tutumlarında değişiklik görülmesi muhtemeldir.

Türkiye, Doğu Türkistan gelişmeleri gündeme geldiğinde  muhakkak ki en önemli ülkelerden biri olmaktadır.  Her şeyden önce sözkonusu sorunun kurbanı Uygur Türkleridir ve İslam dünyasının da mazlum halklarından biridir.  Bununla birlikte, Türkiye, Çin’de Doğu Türkistan’da  yaşanan bu gelişmelere karşı zaman zaman sesini yükseltse de bunların stratejik değil bir anlamda noktasal, olayların gelişimine endeksli    tepkiler olduğu,  son dönemde daha bir sessizliği tercih ettiği  çeşitli çevrelerce eleştiri konusu yapılmaktadır. Ancak konuya Türk  kamuoyunun da  etkisiyle İslam ülkelerinin genelinden  daha ileri düzeyde bir hassasiyet gösterildiği de söylenmelidir.  Nitekim, geçmişte  Çin’in bu uygulamalarının adeta soykırım olarak  görüldüğü en üst düzeyde açıkça dile getirilmişti. Bununla birlikte,son yıllarda Türkiye’nin müslüman coğrafya dahil uluslararası sistemde  giderek yalnızlaşması, rasyonel diplomasiye sekte vuran siyasi tercihler nedeniyle bilhassa batılı ülke ve kuruluşlarla ilişkilerinin adeta çıkmaz sokağa girmesi, öte yandan Çin’le ticaretinin önemli bir düzeye çıkması (önemli bölümü Çin’in Türkiye’ye ihracatı olmakla  25 milyar USD civarında), Kuşak Yol gibi büyük girişimlerin içinde yeralması  gibi unsurlar dikkate alındığında, bu gelişmelerin Türkiye’de Çin’e karşı radikal  tepkilere set çeken ana faktörler olarak görülmesi   mümkündür. Bir bakıma Çin’le yakın ilişkiler ve  işbirliği  tesisiyle Uygurlara yönelik ağır insan hakları ihlallerine hassasiyet   arasında rasyonel bir  dengenin kurulamamış olmaktadır. Nitekim; örneğin, korona virüs salgınına karşı geçtiğimiz şubat ayında Türkiye’nin Çin’den hayvan ithaline geçici yasak getirilmesine Çin tarafının  bu adımın ikili ilişkilerimizi olumsuz etkileyebileceği (?) tarzındaki tuhaf  tepkisi Pekin’in ilişkilerimizi  Uygur konusuna rehin mi tuttuğu  şüphesini de  beraberinde getirmektedir.

Konuyla ilgili uzmanlar gerçekten de  Çin’in Uygurlara baskıları konusunda   Türkiye’nin tepkisinden çekindiğini hatta  buna göre kendine çeki düzen verebileceğini, zira bu tepkilerin Doğu Türkistan’da karşılığının bulunduğunu söylemektedirler. Dolayısıyla  Türkiye bu ülkeyle ilişkilerini ve işbirliği imkanlarını değerlendirirken, bu özgül ağırlığını göz ardı etmemelidir. 2012’den bu yana Çin’den Türkiye’ye  Devlet Başkanı düzeyinde herhangi bir resmi ziyaret olmazken, Türkiye’den bu ülkeye   çeşitli vesilelerle ve mütekabiliyet de gözetmeyen  sık üst düzey ziyaretler yapılmasının, Doğu Türkistan sorununun bugüne kadar TBMM’de ele alınmamasının, hatta bu yöndeki bazı girişimlerin reddinin veya Temmuz 2019’da bir grup BM İHK üyesinin Çin’in bölgedeki uygulamalarını kınayan ortak mektubuna bilemediğimiz gerekçelerle  katılınmaması gibi  çeşitli  hususlar birtakım soruları kaçınılmaz olarak akla getirmektedir.

III. Çin’deki Uygurların trajedisi   çeşitli devletlerin ve  uluslararası kuruluşların  da gündemindedir.

a.Avrupa Parlamentosu Uygurların davasını yakinen izleyen kuruluşlardandır. 2019 AP Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü  AP Başkanı David Sassoli tarafından, ayrılıkçılık suçlamasıyla  2014’den bu yana hapishanede bulunan Uygur insan hakları savunucusu  Profesör  İlham Tohti’ye verilmiştir.

Yine AP’nin 19 aralık 2019 tarihli  Çin’deki Uygurların durumu hakkındaki kararında; Başkan Şi Cinpin döneminde  insan hakları durumunun  çok  kötüleştiği, 2014’de başlatılan “Teröre Karşı Şiddetli Darbe” siyaseti nedeniyle  Uygur ve Kazakların şartlarının ağırlaştığı, Çin’in dini ve milli haklara  karşı savaş açtığı, dini aşırılıkla mücadele kisvesi altında 1 milyona yakın insanın ideolojik beyin yıkama  kamplarına alındığı, özel veya toplumsal yaşamda en küçük inanç göstergelerinin bile  aşırılık kabul edildiği belirtilerek anılan  merkezler bugünkü  dünyanın en büyük kitlesel gözaltı  kampları olarak tanımlanmakta, ayrıca buralardaki  işgücünün uluslararası şirketler için bedava işgücü olarak kullanıldığı iddialarına karşı bu ürünlere AB pazarlarında yerverilmemesi çağrısı yapılmaktadır.

b.BM Irk Ayrımcılığıyla Mücadele Komitesi (CERD) Ağustos 2018 tarihli raporunda kamplarda tutulan Uygurların serbest bırakılması çağrısı yapmış, terör ve dinsel aşırılık bahanesiyle çok sayıda müslümanın herhangi bir suçlama veya yargılama olmaksızın uzun süreler hapiste tutulduğunu,  selamlaşmanın bile aleyhte  delil kabul edildiğini belirtmiştir.

c.  Çin-ABD Kongre İcra Komisyonu-CECC; 2019 yılına ilişkin yayımladığı Yıllık İnsan Hakları Raporu'nda, Çin'e yaptırım uygulanmasını istemiş, ABD'li yetkililere ticari müzakereler dahil olmak üzere Pekin'le olan ilişkilerde hak ihlallerini göz önünde bulundurulması çağrısında bulunmuştur.CECC- 2020 raporunun  Doğu Türkistan kısmında yeralan ihlallerden bazıları şöyle sıralanıyor; çok sayıda Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer azınlık mensuplarının tutukluluğunun sürmesi, kampların genişletilmesi, baskıların ve  asimilasyonun devamı, aileleri kamplarda bulunan çocukların akrabalarına verilmeyip, yetimhanelere ve sosyal merkezlere yerleştirilmesi.  Raporda Pekin yönetimine teknolojik destek sağlayan Çinli şirketlerin ABD piyasasına erişiminin gözden geçirilmesi tavsiyesinde de bulunulmaktadır.

d.ABD Dışişleri Bakanlığı 2019 İnsan Hakları Uygulamaları Raporunda Doğu Türkistan’da süren ihlaller kapsamlı şekilde değerlendirilmiş, bölgedeki uygulamalar asrın lekesi olarak nitelendirilmiştir.

e. Çin’in  insan hakları alanında geçmiş yıllardaki savunma anlayışından ayrılarak karşı taarruz politikalarına yöneldiğini de izliyoruz. Çin’in son 10 yılda Avrupa varlıklarından 300 milyar doların üzerinde satın aldığı veya yatırım yaptığı, yine Çin’in Avrupa’da ABD’ne kıyasla % 45 oranında daha fazla faaliyet gösterdiği söylenmektedir. İslam ülkelerine yönelik ticari ve yatırım hamleleri de genişlemektedir.  Bu yoğun faaliyetlerin  siyasi sonuçları da olmaktadır.  Örneğin geçtiğimiz Temmuz ayında BM İnsan Hakları Konseyi’nde 22 ülke Çin’i muhatap  bir ortak mektupla ülkedeki insan hakları ihlallerine, geniş çaplı tutuklamalara, sistematik izlemelere, takiplere, özgürlüklerin sınırlandırılmasına işaret etmiş,  bir İHK üyesi olan Çin’in sorumluluklarını hatırlatmışlardır. Buna mukabil Çin’in tepkisi son derece ilginç olmuş, yanına Sudan,Mısır,Katar,Pakistan,K.Kore, Belarus  ve Suriye gibi bazı müslüman ülkeleri de alarak 32 imzalı bir cevabi ortak mektup  yayınlatmıştır. Bu mektupta, insan hakları konusunun siyasileştirilmesine karşı çıkılıyor,  Çin’in bölgedeki çeşitli uygulamaları, terör ve radikalizmle mücadele kapsamında görülerek  destek veriliyor ve  güya bölgede güvenlik ortamının bulunduğu, bütün etnik grupların temel insan haklarının korunduğu, insanların mutlu, huzurlu oldukları ileri sürülüyordu. Adeta, Çin makamlarının elinden çıkmış bir belge gibi.  Nitekim, aynı toplantıda söz alan Çinli temsilci de bu destek için imzacılara teşekkür etmiştir.

Bununla birlikte, her ne kadar, batılı ülkelerin Uygur trajedisine karşı hassasiyetlerinden bahsedilebilirse de, bunun  istikrarlı, uzun vadeli ve stratejik bir siyaset mi olduğu, bu konuda ortak bir dilin bulunup bulunmadığı tartışmalıdır.   Burada sadece Alman-Çin   ticaret hacminin (örneğin 2018 için) 220 milyar usd olduğunun,  Almanya’nın Uygur bölgeleri başta Çin’de önemli yatırımlarının bulunduğunun da bilinmesi gerekir.   Gerçi bazı son araştırmalarda, Çin’deki şirketlerin kaydadeğer bir bölümünün ABD-Çin gerginliği,yükselen emek,üretim maliyetleri vb. başta olmakla çeşitli nedenlerle Çin’den ayrıldığını/ayrılmayı düşündüğünü  ortaya koymaktaysa da bu kadar ileri düzeydeki Alman-Çin ticaret-yatırım ilişkisi   Uygur sorunlarına bakıştaki kırılganlığı da açıkça göstermektedir.

f. Öte yandan,  İslam İşbirliği Teşkilatı’nı  da zikretmek gerekiyor. Kuruluşunda “üye olmayan ülkelerdeki İslam topluluklarının ve azınlıklarının hak,onur, dini ve kültürel kimliklerinin korunmasını” en temel hedeflerinden biri kabul eden  örgütün, bu hassas konularda ne kadar büyük bir zaafiyet içinde bulunduğu, gündemdeki konuların üye ülkelerin  siyasi çıkarlarının süzgecinden geçtiği, alınan kararların yeterince takip edilemediği, bu nedenle çokça tartışmaların yaşandığı biliniyor. İşte D.Türkistan sorunu da teoride dünyanın en çok üyeli örgütlerinden biri olan  (BM’nin ardından ikinci), 57 ülkeyi ve 1.6-1.7 milyar müslümanı birleştiren  İİT’in kuruluş ve varoluş nedenleri bakından  gerçek bir çelişki teşkil etmektedir.  2 mart 2019’da BAE’de yapılan 46.Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda  kabul edilen kararda “...Çin’in Müslüman  vatandaşlarına gösterdiği ilgi ve desteğin  övülmesi, Çin ile İİT arasında işbirliğinin devamının beklendiğinin belirtilmesi ...”   bunun somut bir göstergesidir. Sonuçta,  İİT’in meseleye bakışı bugün için bu yöndedir.

İİT’in iç yapısı, gerginlikleri bir tarafa bazı önde gelen üye ülkelerin Çin’le ticari-ekonomik işbirliğinin düzeyi bile tek başına   dikkat çekicidir. Malezya; 110 m.usd, Endonezya; 70 m.usd, BAE, 50 m.usd, Türkiye; 23 m.usd, Bangladeş; 20 m.usd. (yıllık yaklaşık ticaret hacimleri) Burada S.Arabistan’ın Çin’le petrol ilişkileri de hatırlanmalıdır. Örneğin; Veliahd prens M.bin Salman’ın Çin’i ziyaret eder, bu ülkenin terörle mücadelesini desteğini, Çin’in işçilerine dış müdahaleye karşı olduğunu  beyan eder, arkasından ARAMCO’nun  Çinli şirketlerle petrol anlaşması gelir tabiatiyle. Bütün bunlar bir araya geldiğinde İslam ülkelerinin bu konudaki zaafiyet, bölünmüşlük ve etkisizliği de belirginlik kazanmaktadır.

IV. Doğu Türkistan sorunu meyanında sonuç olarak şu  hususları ifade edebiliriz. Doğu Türkistan ve Uygurlar bugün dünyanın ve uluslararası düzenin en önemli insan hakları meselelerinden biridir ve önümüzdeki dönemde de bu konumunu sürdürecektir. Çin’e bu konuda duyulan güvensizlik ve iddialarının sorgulanırlığı  daha da önplana çıkacaktır. Yaşamakta  olduğumuz  k.virüs tecrübesi de bu güvensizlik ortamını artıran bir faktör olacaktır. Pandeminin ilk döneminde üstünün örtüldüğü, gizlendiği ve uluslararası toplumla açıkça paylaşılmadığı  yönünde Pekin’e yönelik ciddi eleştiriler ve soru işaretleri doğmuştur. Bunun etkisinin gelecek dönemde D.Türkistan bağlamında da kendini hissettirmesi,  Çin’in tezlerine daha fazla şüpheyle yaklaşılması   muhtemeldir.

Küresel liderlik iddiaları geçmişte ve modern dünyada sadece ticari,iktisadi,yatırım verileriyle ölçülmemektedir. İnsanlığa hangi değerlerin, mesajların  sunulduğu, özgürlüklere, farklı kültürlere saygı, insan haklarına sağlıklı  bakış  vb. yeni dünyamızın  evrensel değerleri olacaktır, olmalıdır. Bir ülkenin dünyadaki yerini de bu değerlere bakışı belirleyecektir. Bu bakımdan  Çin’in uluslararası düzeyde  konuya duyulan hassasiyeti tam olarak değerlendirebildiği, kendisine yönelik tepkileri kavrayabildiği  söylenemez.  Hükümetin Temmuz 2019 Beyaz Raporunda yeraldığı gibi “Uygurlar Türk değildir. Türk dilini konuşuyor olmak etnik kimlik anlamına gelmez. Uygurlar gönüllü olarak değil, savaşlar neticesinde  İslama geçmişlerdir. Sincan bölgesi de her zaman Çin’in olmuştur” tarzında mesnedsiz görüşlerle Müslüman-Türk   Uygurlara kendince ideolojik kimlikler biçme gayretleri,  gerçek dışılığından başka Çin’in küresel liderlik gibi gayretleriyle de topyekun çelişki teşkil etmektedir.  Bu anlamda Çin’e de büyük sorumluluklar, görevler düşüyor. Ne bugünün ne geleceğin dünyası milyonların haklarının,adaletin,özgürlüklerin  ağır ihlallere maruz kaldığı  bir dünya olmayacaktır.

Çin anayasasının ilgili bazı maddeleri de aslında insan ve vatandaşlık haklarıyla ilgili önemli hususları vurguluyor. Ülkedeki bütün milliyetlerin eşitliği (md.4) vatandaşların konuşma, basın, toplanma, dernek vb. kurma ve gösteri özgürlüğünün bulunduğu (md.35) Çin  vatandaşlarının dini özgürlere sahip oldukları (md.36) vatandaşların özgürlüklerinin ihlal edilemezliği (md.37)  bunlardan bazılarıdır. Ancak bunların bilhassa Uygurlar bağlamında Çin  gerçekleri içinde  karşılığının  bulunmadığı da biliniyor.Uygur kimliğine saygı,koruma ve taleplerini karşılama ülke anayasasının da bir gereği olacaktır.

Meselenin özü  aslında şudur; Gelişmekte olan yeni uluslararası sistem ve küresel düzen içinde Çin’in güçlü bir aktör olduğu  ve önümüzdeki dönemde de bu yükselişinin  muhtemelen devam edeceğinden hareketle, bu ülkeyle rasyonel, dengeli, karşılıklı yarara dayalı ikili,bölgesel ve uluslararası ilişkiler ve işbirliği imkanlarını kullanırken, öte yandan,  “Doğu Türkistan’da ağır insan hakları ihlallerinin ortadan kaldırılması için her düzeyde diplomatik,siyasi yöntem,uyarı  ve baskıları  etkin tarzda kullanmayı da bu ülkeyle ilişkilerin  stratejilerin anahtarı”   kabul etmek. Bu ülkeye attığı her adımın bir maliyetinin olacağını hatırlatmak.  Rasyonel diplomasi sorunların aşılabilmesi için etkin ve güçlü bir araçtır. Türkiye bakımından seçeneklerden birini diğerine tercih etmek gelişmeleri gerçekçi görememe veya   aynı kökten olduğumuz bir halkın maruz kaldığı zulümlere göz yumma anlamına gelecek, dünyada mazlumların yanında olma söylemleriyle çelişki  teşkil edecek, bu da ne halkımızın ne de tarih ve geleceğin affetmeyeceği bir durum olacaktır.

    

                                                     *****

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.