google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html

Tanzimat'tan beri yapılan reform çabalarının çoğunda, -dinin- nereye yerleştirileceği endişesi vardır. Kendini diniyle tanımlayan bir toplumda, dinin konumu hep tartışmaların odağında olmuştur. Bugün bile dine konum arayışları bitmiş değildir, Batıcılar da, Milliyetçiler de, Sosyalistler de, İslamcılar da  en çok bu konuda ayrışmışlar, en çok bu konuda kalem oynatmışlardır.

Din nedir, sosyal ilişkilerimizi, hayat tarzımızı belirleyen temel bir belirleyici mi, yoksa vicdanlarla Allah arasında kurulan köprünün  bir yol haritası mıdır. Kültürel bir unsur mu, yoksa kültürün rotasını çizen hem onun içinde hem üstünde veya dışında olan bir yönlendirici midir?

Dinin hayat içindeki konumunu belirlemek ancak onu doğru anlamakla mümkündür. Din neyi belirler, neyi ister, neyi düzenleyip neyi bize bırakır? Din insana dair her şey midir, yoksa insana dair bazı şeyler midir?  Bu bazı şeylerin, geriye kalan diğer bazı şeylerle münasebeti nedir?

Din kutsalın alanı ve şeksiz-şüphesiz bir iman istediğinden, bu alanda kalem oynatmak hep zor olmuştur. Kutsalı çiğneme korkusu dini alan ile beşeri alan arasındaki sınırları tespit etmeyi zorlaştırmıştır. Beşeri alandan kastımız, dinin düzenlemeyi insanlığın kendi idrak ve tecrübesine bıraktığı alandır. Bu noktada yeni bir soru ortaya çıkmakta, bize din içi, din dışı alanlar olup olmadığını sormaktadır.

Bu sorulara ikna edici cevapların verilmesi, din-toplum, din- birey,din- devlet, din-hukuk, din-kültür, din-medeniyet gibi alanlardaki karışıklığı da ortadan kaldıracaktır.

İslam dünyasının, kendine kendi medeniyet değerleri üzerinden özgün bir çıkış yolu bulamamasının arkasında bu sorulara net ve ikna edici cevapların verilmemesi yatmaktadır. Bir taraftan insana hiç bir hareket sahası bırakmayan, dini tüm akli arayışları kilitleyen bir anahtar olarak kullananlar, öbür tarafta dini insan zihnine kilitleyen,ferdileştiren ona hiçbir sosyal boyut tanımayanlar. Bunun ortasında kalanlar ise dinin insana ve topluma bakan yüzleri olduğunu görmekle birlikte onu - imanını zedeleme korkusu ile- bir türlü gerçek zeminine oturtamayanlar. Gerçekte din, Allah'la ilişki kurmada bir vicdan işi, toplumla ilişki kurmada sosyal bir realitedir.

Bu kafa karışıklığı en çok Batı ile münasebetlerde ve yeni teknolojilerin ülkeye ithalinde ortaya çıkmıştır.Dini her alanın belirleyicisi olarak görmek, Batı'dan gelen her şeyi de Hıristiyanlıkla ilişkilendirip reddetme sonucunu doğurmuş, teknoloji ithali, din ithali gibi görülmüştür. Bu reddiyeci tutum teknoloji transferini, ilim zihniyetini engelleyen unsurların başında gelmektedir.  Lakin bu tek taraflı bir tutum değildir.Biz Batı'yı Hıristiyan kültürünün temsilcisi olarak görürken, Batı da Osmanlı'yı İslam kültürünün temsilcisi ve Avrupa kültürüne karşı mücadelenin merkez gücü olarak görmüştür. Karşılıklı bu menfi tutum bilgi ve tecrübe akışını engellemiş, İslam dünyasının lokomotifi olan Osmanlı'nın bilim zihniyeti ve onun meyveleri olan teknoloji ile buluşmasını geciktirmiştir.

Bunda bilim- kültür tartışmalarının da büyük etkisi vardır, son yıllara kadar devam eden Batı'nın ilmini, tekniğini alıp kültürünü almayalım şeklindeki tartışmalar -başkalaşma- korkusunun bir başka biçimidir. Bu korku, kültürel koruma adı altında insanlığın tecrübelerinden yararlanma imkanını azaltmış, bilimin bu korkuya feda edilmesi gibi bir sonucun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Günümüz dünyasında toplumlar gitgide iç içe geçmektedir. İnternetin yaygınlaşması, ulaşımın kolaylaşması bu geçişleri hızlandırmıştır. İletişim kanallarından sadece bilgi ve haber akmamakta, aynı zamanda kültürel unsurlar da akmaktadır. Yabancı kültürlere karşı milli kültürleri koruyacak gümrük duvarları yıkılmıştır. Her türlü fikir, düşünce ve bilgi herhangi bir gümrük duvarına çarpmadan dünyanın her yerine girip çıkabilmektedir. Bu durum,kültürler arası alış verişleri artırmış, engelleri ortadan kaldırmıştır. Günümüzde bilgi veya teknoloji alıp, ona vücut veren kültürü almamak yahut yok saymak mümkün değildir. Her teknoloji onu doğuran kültürü cebinde taşıyarak gelmektedir. Bilim ve teknoloji içinden çıktığı toplumun sorunlarına çare arar ve çoğunlukla bir problemin cevabı olarak ortaya çıkarlar. Onun için evrensel boyutları yanında ulusal ve kültürel boyutları da vardır. Kültürel koruma artık barikat kurmakla değil, milli kültürü güçlendirmek ve her alışı yeniden yorumlayarak kendimizleştirmekle mümkündür.

Burada ıskalanmaması gereken hususlardan biri şudur; farklı dinlere, kültürlere sahip olmak her teknoloji transferinin arkasında din ithali aramayı gerektirmemektedir, bu doğru da değildir. Zira, en başta tüm kültürel kayıtlardan bağımsız, insan olmaktan gelen ortak bir yanımız var. İnsani ortaklık kültürel farklardan daha baskın ve belirleyici bir durumdur. İkincisi, farklı dinlere sahip olmak her hal ve şartta farklı sonuçlar doğuracağı anlamına gelmemektedir.Yani bir İslam teknolojisi veya Hıristiyan teknolojisinden söz edilemez. Semavi dinler, zaman, mekan ve toplum gibi değişken şartlara bağlı konuların dışında ortak hükümler getirmiştir.Kur'an kendinden önceki dinlerin uluhiyet, nübüvet, ahiret  gibi konulardaki  mutlak doğrularını devam ettirmiş, şartlara bağlı olarak önemini yitirmiş, daha çok ameli konularda ise hayatın icaplarına uygun yeni hükümler getirmiştir.(Kur'an yolu,C.1, s.190) Üç semavi dinin kaynağı ve temel konulardaki tutumu -sonradan tahrif edilmiş olmaları bir tarafa bırakılırsa- ortaktır. Bu ortaklık üzerinde şekillenen kültürlerin de ortak ögeler taşıyabileceği unutulmamalıdır.

Bütün bu mülahazalardan sonra şunları söylemek mümkündür: İslam, insanda ahlakı, toplumda adaleti amaçlamış, bunu yüce yaratıcının varlığı ve birliğine imana bağlamıştır.ikincisi, İslam hayatın her alanına hükümler getirmemiş, hayatın temeli olan konularda hükümler koymuş, değişime açık konuları toplumların kültürlerine, geleneklerine, tercihlerine bırakmıştır. Üçüncüsü ve sonuncusu da, her kültürel değer dinden neşet etmemiştir.İslam öncesi Arap kültürünün birçok ögesinin İslam'dan sonra da devam etmesi bunun en bariz misalidir. Bu üç tespite bağlı olarak, Batı'dan gelen her şeyi dinle irtibatlandırarak karşı çıkmanın doğru olmadığın ı söyleyebiliriz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.