google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

Hukukta suç fiilinin karşısındaki yaptırım; Ceza’dır.  Bu mantalite insanoğlunun toplumsal hayata girdiği günden beri vardır. Başka türlü yaptırıma akıl erdiremediğinden olacak ki; yüzyıllarca uygulamalar “adalet” diyerek sürdü gitti.

Gerek ilahi dinlerde gerekse pagan ve totem dinlerinde de suç işleyeni cezalandırma metodu olarak uzun süre hapsetmek veya suç işleyeni, cürmüne göre öldürmek adalet olarak karşımıza çıkıyordu. Özellikle orta çağ Avrupa’sında devlet; insanını önemsemediğinden, salgın hastalıklardan vatandaşlarını suçlu bularak, hasta olmayanları korumak adına tedavi etmek yerine diri diri yakmalar, ıssız adalara, dağ başlarına götürüp itlaf etmeleri veya açlıktan ölmeleri için, tecrit uygulamaları yasalar adına veya kralın emri ile dağıtılan bir adalet (!) şekliydi. Daha sonraları İsevilerin Yahudilere uyguladığı engizisyon mahkemeleri ile öldürmeleri, yakarak, tecrit ederek kendilerince adaleti yerine getiriyordu. Ha keza, Endülüs Müslümanlarına, salt başka dinden oldukları için kestikleri cezalar da bir nev’i suçun cezalandırılması idi. Kendi aralarında yüz yıl sürüp giden mezhep kavgalarında da aynı yöntem işlendi.  Gerekçesi de inanç ve din idi. Ta ki; bu tip adalet kavramı Fransa’da toplum adına krallığın kilise ile hesaplaşmasına kadar sürdü ve tüm Avrupa’ya yayıldı. Daha sonra suç ve suçlu kavramı toplumca irdelenmeye başlandı.

       Bizde; İmparatorlukların, Hakanlıkların, Beyliklerin, Şahların; yani yöneticilerin kurduğu ve yönettiği sistemde, son karar mercii olarak onların suçlulara verdikleri ceza da adaletin tesisi idi.

      Birçok ülkede suçun müeyyidesi suçlunun cezalandırılmasıdır.

    “Doktrinde cezanın amacı genellikle iki temel görüş üzerinden açıklanmaktadır. Mutlak adalet teorisine göre, cezanın belirli, özel bir amacı olmayıp esasen kendisi bir amaçtır. Cezanın anlamı failin topluma karşı gerçekleştirdiği fiil sebebiyle bir karşılık görmesi, acı ve ıstırap duyması, kötü lüğe karşı olarak uygulanması, kusurlu hareketin ödetilmesidir. Faydacı teoriler olarak ifade edilen diğer anlayış ise, cezanın suç işlemeyi önleme amacına yönelik bulunduğunu savunmaktadır.”(*)

       “Suçun karşılığı; suç işleyene ceza vermektir” kuralı ve bunun mantalitesi günümüze kadar gelmiştir. Suçlunun rehabilite edilerek, topluma kazandırılması hiçbir zaman gündeme gelmemiş ve uygulama şansı bulunmamıştır.

      Günümüzde, geçmiş devirlerdeki ceza mantalitesi değişmedi. “Suçlu mutlaka işlediği suçun bedelini cezaevinde yatarak ödemelidir.” deniyor. Zannedersem 1972 yılında Ülkü Ocağının birisinde “Ceza evlerinde rehabilitasyon ve değerlendirilmeyen iş gücü” konusunda lise ve yüksek eğitim seviyesindeki gençlere bir seminer vermiştim.

      Kader beni de 1980 darbesinde cezaevi ile yolumu kesiştirdi: zaten o dönemde düşünen, ülkü sahibi bir nesil, ilkel cezaevlerine tıkıldılar. Düşünen insanlardaki vatan-millet sevgisi, Türk milletinin kurduğu son bağımsız Türk devletinin ona kurban bir nesil olarak yetişenlere karşı o zamanki yönetimin hasmane tutumları ile yöneten cuntanın bu vasıfları suç kabul ettiği dönemdi, o dönem!

     Biz oraya cezaevi yerine “Yusufiye” diyorduk. Yusuf Peygamberin hapislerde yattığı ve irşat görevine devam ettiği zindandan mülhem olsa gerek, bizden öncekiler bu adı takmışlardı.

      O dönemde cezaevleri adeta bir mektep gibiydi: iki türlü mahkûm vardı. Siyasi mahkumlar ve siyaset dışı eylemle suçlanan Federal mahkumlar. Cezaevlerine birçok suçtan giren insanlar vardı; hırsız, katil, soyguncu, gaspçı, dolandırıcı, zinadan gelenler/şimdi zina suç değil!/, yaralama, devlete karşı mali suç işleyenler, uyuşturucu satanlar vb… yani halk katmanında yasalarca adi suç olarak kabul edilen her fiili işleyenler ve bizim gibi siyasiler…

Cezaevine girenler; orda çeşitli suç ve suçlu ile karşılaşıyordu: bilmediği suç işleme unsurlarını birbirlerinden öğreniyorlardı. Dışarı çıkrığında; ıslah olmuş bir insan değil, bilakis başka suçların metotlarını birinci elden öğrenmiş olarak çıkıyorlardı.

O dönemde cezaevi koğuşları sağcı solcu diye devlet tarafından ayrılmıştı. Daha sonra karıştır-barıştır düşüncesini uygulamaya kalktılar ama tutmadı. Özellikle sol kesimden sempatizan olarak cezaevine tıkılan genç insan; sempatizan olarak girdiği yerden militan olarak çıkıyordu. Cezaevinin kuralları çok sıkı ve baskıcı olduğundan, adeta, insanları devlet düşmanı olarak oradan çıkmaları için her türlü eziyet ve işkence yapmaktan çekinilmiyordu.

Ülkücülerin kaldığı koğuşlarda zaman boşa geçirilmiyor, bilmeyenlere Kuran öğretiliyor, koğuşun bir köşesi mescit yapılarak ibadete ayrıldığından kaza vakit ve kaza namazları kılınıyor, bazı geceler sohbet yapılırken zamanla bu sohbetlere federal mahkûmların da katıldığını görüyordum. Birçoğunun “tövbe” ettiğini gördüm, duydum.

Devletin buradaki görevlilerinin; insanların geleceğine yönelik hiçbir faaliyeti yoktu: bildikleri tek şey vardı ki o da içeride işlenen suçlar için falakaya yatırmak, dövmek ve hücreye atmaktı.

Eğitim yok, rehabilite etmek yok, insanı topluma kazandırmak için hiçbir çaba yoktu.

O dönemdeki Tarımsal Açık Cezaevlerinde suçları hafif cezayı gerektirenler ile tahliyesine az bir zaman kalmış insanlar tarım işçisi/ ırgat olarak çalıştırılıyordu ama zinhar siyasiler buralara gönderilmiyordu.

Oysaki; suç işlemiş insanların da evrensel hukuk kuralları içinde buradaki mahkûmiyet cezasını çekerken, eğitilmek, sanat ve zanaat öğrenerek topluma kazandırılmaları gerekiyordu.

Zamanımıza gelirsek; bazı cezaevlerinde bazı işkollarında mahkûmlar çalıştırılıyor ama büyük çoğunluğu için bu eğitim ve öğretim verilmiyor.

Rehabilitasyon hiç yok! Nereden biliyorum derseniz; gazetelerin üçüncü sayfaları, televizyonların haberlerinde katillerin, gaspçıların, uyuşturucu satanların vd birçok suçlunun cezaevinden çıktıktan sonra aynı fiilleri işlediklerin her gün okuyor, izliyoruz.

Devletin acilen cezaevlerindeki bu iki sorun için eğitim, işgücünü değerlendirme çalışmalarını yapması gelecek nesiller için elzem. Ayrıca eğitimli, işgücüne katkı sağlayan hükümlülerin topluma kazandırılmaları yoluna gidilmeli. Yani birey eliyle suçu ortadan kaldırmak ve dolayısıyla uzun süre devlete yük olmak yerine, üretime kalifiye eleman sağlanması; bireyin meslek sahibi olmasını sağlayacaktır.

Toplumun buna ihtiyacı var.

(*) Suat ERDOĞAN, İslam Hukukunda Failin Amacının Cezaya etkisi 1, dergipark.org.tr

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.