Bilim, her şeyden önce bilme isteğinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Aristoteles, ?her insan doğal olarak bilmek ister? der. Bu, her insanın doğal olarak bilme isteğine sahip olması nedeniyle bilim yapma kapasitesine de sahip olduğu anlamına gelir.

Bilme isteği, varlık yapımızın bir sonucu olarak ortaya çıksa da, bu isteğin hangi nedenler tarafından belirlendiği ve sonuçları bakımından nasıl ele alınması gerektiği meselesi, önemli ölçüde bilim ile olan mesafemizi de belirler. Çünkü her bilme fiili, bilimsel bir fiil olmadığı gibi her bilme fiili neticesinde ortaya çıkan bilgi de bilimsel olma niteliğine sahip değildir.

Sırf bilmek için bilmek olarak da ifade edebileceğimiz hasbi bir bilme meselesi kadar bilme fiilini ve bu fiilin neticesinde elde edilen bilginin safiyetini mukayese edebilecek başka bir bilme fiiline ve bizatihi bilginin kendisine rastlamak pek mümkün görünmemektedir. Bilme meselesini hasbi olarak nitelememize en büyük gerekçe de, bizi bilme fiiline yönelten daha çok kendi varlık yapımızdan ortaya çıkmış olan hayret, şaşma, merak, korku, şüphe gibi durumların olduğunu da söylemek gerekir. Hatta Platon felsefeyi hayret ile başlatır ve Heidegger de hayret ve şaşmayı, felsefenin hem arkhesi hem de bütün bir felsefe yapma sürecine hâkim olması gereken en önemli duygu hali olarak görür.

Bilim ve felsefe, tamamen akıl işi olmasına rağmen ve akli olandan uzaklaşıldığında bilim ve felsefeden de uzaklaşılmış olacağını düşündüğümüz halde her iki disiplin için de muharrik durumunda olan bir duyguyu başlangıç ilkesi olarak kabul etmek, insan doğasının bilme isteğinin hangi gerekçelere bağlı olduğunu da açıkça gösteriyor denilebilir.

Hayret ve şaşmayı korku ve şüpheden ayırmadan ele almak ve bu insani durumları bilim ve felsefe için olmazsa olmaz varoluş halleri olarak hayatın bütününe yaymak gerekiyor. Hayret ve şaşma bütün bir bilim ve felsefe yapma sürecine diğer iki halin, korku ve şüphenin eşlik etmesi sayesinde hâkim olma imkânına sahip olabilir.

Felsefe, kesinlik iddiasını taşımasa da, genellik derecesinde bir bilgi arayışı ve hakikat tutumu olmak, bilim de insanın kesinlik iddiasını gerçekleştirmek için en uygun ve doğru bir disiplin olmak bakımından elde ettikleri sonuçlara karşı sürekli bir biçimde temkinli tavır almak zorundadırlar. Temkinli tavır almak, doğruluk ve kesinlikten emin olamamak ile ilgilidir ve bu tavır, dogmatik düşünüşe karşı da panzehirdir. Burada temkinli tavırdan kastım, sürekli bir biçimde ?acaba?? sorusuyla kendimizi muhatap kılmaktır. Devam ettirici ve arayışı sürdürücü olanın bu soru olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Acaba sorusu, bir şüphenin derinden derine varlığına işaret ederken içimizdeki bir korkunun da, hakikat araştırmasına girmiş olanın etik sorumluluğunun omuzlarına yüklediği bir korkunun da dışa vurumudur. 

Cesaretin yerine korkunun geçmesi dediğimiz bir hal olmadıkça cesaret, bazı durumlarda yanlışın nedeni haline dönüşebilir. Filozof ve bilim adamı hakikat olanı ifade ve ifşa etmek bakımından cesur olmalıdır ama ifade ve ifşa edilenin hakikat olup olmadığı konusunda da şüpheye dayalı bir içsel korku ona eşlik etmelidir. Bilimsel ve felsefi yolculuğu sürdüren ve hayret ile şaşmayı bütün bir sürece yayan da korku ve şüpheden kurtulma isteğidir. Burada bir paradoks vardır: Sürekli korku ve şüphe hali, yaşamın çekilmezliğine destek olur. Ama bu iki hal olmadan da bilimsel ve felsefi tavrın süreklilik kazanması mümkün değildir. Paradoks ve çekilmez denilen bu durum, şüphe ve korkunun mahiyetinin ne olması gerektiğinin belirlenmesi ile ortadan kaldırılabilir.

Korku, ormanda karşımıza çıkan ve bizi ölümle karşı karşıya getiren yırtıcı bir hayvandan korkmak gibi bir korku değildir. Buradaki korku, hakikat karşısında bizi dinç ve dinamik tutan, bilincimizi açık hale getiren ve heyecanımızı en üst seviyede yaşamamıza imkân veren bir duygu halidir. Şüphe ise, düşünceyi yeni yollar açmak için yeni sorular bulmaya zihni zorlayan bir neden olarak görülmelidir.

Bir ülke, şüpheden korkuyorsa, hayret ve şaşma duygularını anormal davranışlar olarak görüyorsa, korkuyu da insanı dinç ve dinamik olmaktan ziyade kendini garantiye almak için bir alet durumuna getiriyorsa orada, söz konusu etmeye çalıştığımız bilim ve felsefeye de uzak bulunuluyor demektir. Bilim ve felsefenin olmadığı yerde, Cumhurbaşkanımızın isabetle ifade ettiği ?malumatfuruşluk? boy gösterir ve derin bir teemmüle dayalı fikirlerin yerini içi boş söz oyunlarından ibaret olan şiirsel ifadeler alır. Bu ifadeler, içi boş olduğu için aforizma da değildir.

Hayret ve şaşmanın yerini hissizlik, korkunun yerini cahil cesareti, şüphenin yerini temelsiz ve gerekçelendirilmemiş boş inançlar hayatımıza hâkim olmaya başladığı andan itibaren medeniyetimize kaynaklık ve eşlik eden fikirler ve müsesseler bütünüyle içi boş hale gelir. Türkiye?nin artık yürümesi gerekn yol, kültür ve medeniyet yoludur. Bu yola bilim, felsefe, sanat ve din kaynaklık edebilir. Bu dört disiplin kopmaz bağlarla birbirine bağlıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.