google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html

Asl olan hali hazırda bilgilere konmak değil, asl olan bilgi üretebilme maharetini sergileyebilmek çok mühimdir. Şayet bir yerde bilgi üretilemiyorsa, biliniz ki orada dogma anlayış hâkimdir.  Yani ortada tıpkı ideolojilerin dogmalaştığı ortamları aratmayacak şekilde körü körüne hazır bilgileri taklit etmek denen bir vaziyet durum var demektir. Nitekim ideolojilerin ömrü 15-20 yılı geçmemekte. Niye derseniz, sebebi gayet net açık ortada; bilgi dağarcıkları tamamen dogma bilgilerle dolu olduğu içindir elbet. Peki, bu durumda dogma zihniyet ve dolma kafalar elde avuçta tuttukları ideolojileriyle nereye kadar idare edebilirler ki.  Deyim yerindeyse bir süre sonra heybelerinde ne var ne yok hafif bir rüzgâr esintisinde savrulup toz duman olacaklardır. Tabii Cemil Meriç’in tabiriyle idraklerine giydirilen deli gömlek ideolojilerle beyinlerini efsunlattırırlarsa akıbetlerinde toz duman olmaları kaçınılmazdır.

           Bakınız Siyonizm’le organik bağlantılı İbranice tabirle ittifakın çocukları anlamında “B’nai B’rith” adında bir tarikat tamda bu işler için vardır.  Hatta daha çok da Yahudi zihniyetine müsait beyinleri yıkamak için vardır. Öyle ki; bu örgüte girecek bir Yahudi önce Tekris yemini bir törenle ilk beyin yıkama seansına tabii tutularaktan masonluğa girişi sağlanır.    Sonrasında adım adım diğer beyin yıkama faaliyetlerinin aşamalarına geçiş yapılır. En nihayetinde ise malum uluslararası arenada ki lobi faaliyetlerinin içinde gizli bir hafiye elemanı olarak kendini bulur.  Zaten dünyada ki tüm mason locaları da sistemini “çırak, kalfa ve üstat” derecelendirmesine dayalı hafiyecilik yapılanması üzerine kurmuştur, dolayısıyla karşımıza gizemli bir yapı olarak karşımıza çıkmalarına şaşmamak gerekir. Her ne kadar gizemli olsalar da aslında böylesi bir yapılanma bize pekte yabancı gelmez. Zira tarihi kökleri itibariyle baktığımızda Kitab-ı mukaddesin dışında tamamen Yahudiliğin gizli geleneğinin dışa yansıması diyebileceğimiz “Tradition Orale-Kabbala” örgütlenmesinin ta kendisi dogma bir yapılanma olduğunu görürüz.  İlginçtir geleneksel motamot dogma bir yapı olmasına rağmen gelinen noktada bir bakıyorsun dünyanın pek çok ülkelerinde faili meçhul cinayetlerin planlayıcısı ve işleyicisi, hatta iktidarları deviren bir örgüt yapılanması olarak gündem oluşturup adından söz ettirebiliyorlar.   

           Ne diyelim, işte görüyorsunuz yakayı böylesi ketum Siyonist ve Masonik örgüt yapılara kaptırıp beyinlerini efsunlattırılanların en son varacakları nokta üst aklın yunmuş yıkanmış militan fedaisi hale gelmek olacaktır. Tıpkı bu Selçuklu’da Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde efsunladığı fedailerin vurucu tim hale gelmesinde ya da 15 Temmuz’da FETÖ elebaşının tâ Pensilvanya’dan oturduğu yerden efsunladığı körpe beyinleri militan hale getirmesinde yaşanılan hain darbe girişiminin aynısı durumdur bu. Dikkat ettiyseniz satır aralarında körpe beyinler dedik. Niye derseniz, bilhassa körpe beyinler efsunlanmaya ve yıkanmaya daha müsait hale gelmeleri kolay olduğu içindir elbet. Hele bir insanın beyni efsunlanmaya bir görsün üst akıl ona  ‘hay aklınla bin yaşa’ diye gaz verdiğinde bir anda kendisini üst aklın yılmaz fedaisi olmaya adar bile.  Adayıp da ne oluyor, bir noktadan sonra efsunlanan kuş beyinler akıl hocasıyla birlikte aklını karaya oturtacaktır. Öyle ya, onlar kim ötelere açılmak kim. Onlar ancak okyanus ötesinden gelen talimatları sorgulamaksızın uymakla mükellef piyonlardır. Bu yüzden er geç onlar için tufan kaçınılmaz bir akıbettir. Kaldı ki ötelere yelken açarak yol almak öyle Masonik “çırak, kalfa ve üstat” üçlü sacayağı üzerine kurulu gizli yapılar içerisinde aklını peynir ekmekle yiyip efsunlanmayla olmuyor, bilakis Mevlana’ca  ‘Ne olursan olsun yine gel’  çağrısıyla her daim kapısını açık tutan dergâhlarda kalbini Allah’ın zikriyle huzura erdirmekle oluyor.  Bundan daha da ötesi  “Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat” mertebelerini bir bir aşmakla oluyor. Madem öyle, aklı efsunlayarak karaya oturtmak yerine vahyin soluğunda ötelere doğru ufuk turuna çıkarmak gerektir.  

            Malumunuz İslâm’la ideoloji asla bir araya gelemeyecek iki zıt kutuplardır. Şöyle ki; biri ilahi planda öğretidir, diğeri beşeri planda öğretidir. İlla ilahi olan öğretinin isim cismi ideolocya olsun deniliyorsa şu iyi bilinsin ki İslam’ın ideolocyası  “Kur’an, Hadis, İcmâ-i ümmet ve Kıyası fukaha” denen Edille-i Şer’iyye ideolocyasından (öğretisinden) başkası değildir. Ki, böylesi bir ideolacya örgüsü bize ziyadesiyle yeter artar da.  Öyle ki, Edille-i Şer’iyyeyi oluşturan her bir bilgi ağı örgüsü İslam’ın sırat-ı müstakim ana caddesinden sapmadan ilerlememizi sağladığı gibi her türlü bilgi üretimine yönelik faaliyetlerde ufkumuzu da açmakta. Yeter ki, o engin kaynakları aşkla şevkle okuyup baş tacı edinelim yeni ilave bilgi ağı halkalarının devamı gelir de. Nasıl mı? Edille-i Şer’iyye’den ilham alarak  ‘ihsan, maslahat ve örfü’ gibi yeni tali bilgi ağı yollar keşfetmekle elbet. Yeni tali yollar keşfetmek aynı zamanda çağın önümüze koyduğu meselelere açıklık kazandıracak yeni deliller üretmek demektir. Bunun içinde günümüz meselelerinin çözümünde İslam fıkhının bir takım usul ve kaideleri çağın şartlarına göre güncellenmesi icab eder.  Ki, fıkhın birinci derecede beslendiği Kur’an ayetleri bile yeri geldiğinde zamanın ruhuna uygun bir şekilde tefsir edilmesine ihtiyaç duyulabiliyor. Zira Kur’an-ı Kerim bir ansiklopedi değil bilakis anayasa hükmünde mukaddes bir kitaptır.  Düşünsenize insan aklının ürettiği ülke anayasaları üzerinde bile hukuk adamlarının görüşüne başvurulup her halükarda kafa yorup yorum yapmayı gerektirirken,  Allah’ın kelamı Kur’an söz konusu olduğunda üzerinde haydi haydi ilim erbabının görüşüne başvurup çok daha beyin fırtınası yapmayı gerektirir.

           Hiç kuşkusuz Kur’an’dan sonra bilgi üretimine yönelik faaliyetlerde ikinci derecede başvurulacak kaynak hadis olacaktır, hadisten sonrasını icmâ-i ümmet, kıyası fukaha, ihsan, maslahat ve örf gibi fıkhı deliller takip edecektir. Tabii bu arada unutmayalım ki, Peygamberimiz (s.a.v) döneminin üzerinden bugüne epey zaman geçip aradaki mesafe uzadıkça ister istemez hadis-i şerifler üzerinde de beyin fırtınası yapmaya ihtiyaç hâsıl olunabiliyor. İşte bu noktada Sahabenin re’yi (görüşü), Tabiûn’un ve Ehlisünnet ulemanın içtihatları Hızır gibi imdadımıza yetişir de. İyi ki böylesine paha biçilmez engin fıkhı kaynaklarımız var da, Ümmet-i Muhammed bu sayede kıyamete dek vahiy ve sünnet pınarından akan nur damlalarından kana kana susuzluğunu giderebiliyor.

             Anlaşılan o ki, kitap ve sünnet her devir için açık hüküm içermemekte. Zaten bu işin ruhunda bu var,  isteseniz de Kur’an-ı Kerimi durağan hale getirip dogmalaştıramazsınız. Madem İslam dogma bir din değil,  hem madem her devrin idrakinin anlayabileceği elastiki özelliğe sahip bir din, o halde her devir insanının idrakini aydınlatacak ulemanın ürettikleri ilmi bilgilerin İslam ümmeti tarafından baş tacı edilmesi son derece gayet tabiidir.  Zira ulema olmadan bilgi üretimi gerçekleşemez. Dün nasıl ki medreseler kanalıyla bilgi üretimi gerçekleşmişse, aynen öyle de bu günde gelinen noktada aynı misyonu üniversitelerimiz kanalıyla da pekâlâ yerine getirebilir, neden olmasın ki.  Hem üniversiteler bu fonksiyonu icra etmeli ki, her devrin insan idraki nasslardan istifade edebilsin.  Dahası üniversiteler sayesinde hüküm çıkarmak ilim adamlarının işi olsun, istifade etmekse bizim işimiz olsun. Malumunuz hüküm çıkarmak her baba yiğidin harcı değil, ilim adamlarının harcıdır elbet. Öyle ki, bilge zatlar adeta okyanustan inci çıkarırcasına olanca gücünü harcayıp ancak öyle hüküm verebilmekteler.  Sanıldığın aksine ilim yolunda kılı kırk yarmadan bilgi üretip ortaya hüküm koymak öyle kolay bir iş değil. Bakınız, Rasulullah (s.a.v)’in Yemen’in Cened valiliğine tayin ettiği Muaz b. Cebel’e:

           - Gittiğin yerde neyle hükmedeceğine dair bir dizi sorular sorduktan sonra,  

           Muaz b. Cebel’in bilhassa en son ki dizinimdeki soruya cevaben:

          -“Rey’imle içtihat ederim” şeklinde karşılık vermesi İslâm’da bilgi üretimi faaliyetinin ne derece önemli olduğunun göstergesi açısından nokta atış bir cevaptır.

           Keza Peygamberimiz (s.a.v)’in yine her defasında ısrarla Muaz b. Cebel’in şahsı  üzerinden:

           -“Peki ya aradığın hükmü kitap ve sünnette bulamazsan..” şeklinde sual tevdi etmesi ise her hükmün  Kur’an ve Hadislerde apaçık bulunamayacağının göstergesi nokta atış bir sorudur.

        İşte görüyorsunuz Kur’an ve Hadis kitabı okumakla iş bitmiyor, işin özüne vakıf olmakta lazım gelir. Yukarı da belirttik ya,   insan aklından çıkan beşeri kanunlarda bile izahata ihtiyaç duyulurken,  İlahi hükümlerde haydi haydi içtihat müessesesine çok daha ihtiyaç duyulur.  Bakınız İngiltere’de herhangi bir yazılı bir kanuna ihtiyaç duymaksızın orada hukuk adamına örf ve âdetini açıklayan makam gözüyle bakılır.  Fransa, Almanya, İsviçre ve Türkiye gibi yazılı kanunların bulunduğu ülkelerde ise hukuk ilkelerine açıklık getiren hukuk hâkimi söz konusudur.  İşte bu tesbitlerden hareketle nasıl ki,  insanoğlu tarafından hazırlanan yazılı ya da yazılmamış örfü kanunların açıklığa kavuşturulmasına yönelik bir dizi muhatap makam gerektiriyorsa, aynen öylede Kur’an ve Hadis külliyatımızın (nasslarımızın)  açıklık kazanması için de “Ehl-i hal ve’l-Akd” zümresine ihtiyaç vardır. Hiç kuşkusuz bu ihtiyacı karşılayacak makam ulema ve ümera heyetidir. Zira bu makamda bulunan Ehl-i hal ve’l-Akd zümresinin her bir ferdi nassların inceliğine vakıf olduklarından içtihat için başvurulacak birinci derecede danışma heyetidirler. Bakınız Osmanlı döneminde Süleyman Kanunnameleri hazırlandığında o günün ulema ve ümera makamını temsil eden  “Ehl-i hal ve’l-Akd” danışma heyetinin fikrine başvurulmuştur. Yani bu üst kurulun görüş ve düşünceleri istikametinde kanunname ve nizamnameler oluşturulmuştur.  Derken zaman içerisinde örf hukuku doğmuştur. Hiç kuşkusuz bu hukukun oluşumunda en büyük pay sahibi ulema ve ümeradır. Kelimenin tam anlamıyla bu ilim şerefi onlara ait şeref bir nişandır.  Bize ise onlar hakkında  ‘Ne mutlu nişanı bin nişan olanlara’ demek düşer.

           Şurası muhakkak her izaha muhtaç mesele ayın zamanda toplumun alışılmış kalıplarından sıyrılması ve kopuşu demek olacağından içtihat yapmayı ve bilgi üretimi faaliyetini zorunlu kılmaktadır. Yeter ki,  her devirde nasslardan hüküm çıkarabilecek işin ehli ilmiyle amil bilge şahsiyetler yetiştirilsin bak o zaman aydınlık yarınlar bizim için doğar da. Aksi takdirde ilim adamlarından yoksun toplumu cahil cühela takımı aydınlatmaya kalkışacaktır. Şurası muhakkak gerçek ilim sahibi zatlar nasslardan hüküm çıkarırken içinde yaşanılan devrin şartlarını da göz önünde bulundurarak hüküm çıkarmaktalar. Zira İslam işi zorlaştırmak için değil kolay kılmak için vardır. Tabii yükte hafif pahada ağır bir deryayı umman böylesi bir Müberra dine mensub olunca da beşeri hayat bir anda çile olmaktan çıkabiliyor.  Bunda hiç kuşkusuz en büyük pay sahibi içtihatlarıyla ümmetin sıkıntısını gideren ilmiyle amil Rabbani âlimlerden başkası değildir.  Nitekim Allah Resulü bu hususta  “Kim bir müminin sıkıntısını giderir sevindirirse Allahta kıyamette onun bir büyük sıkıntısını giderir” buyurmaktadır.  İşte bu hadis-i şerifin sırrınca ne mutlu onlara ki çağları aydınlatıp ışık oluyorlar. Her ne kadar İslam tarihinde bilhassa XII. asır içtihat kapısı kapandı kapanmadı tartışmaları eşliğinde geçse de bu tür tartışmalar İslam'ın bilgi üretimini teşvik yönündeki öğretilerine asla gölge düşürmeyecektir.

            Bu arada unutmayalım ki, İslam’da bilgi üretmek demek felsefe yapmak manasına bir faaliyet değildir.  Bikere İslam beşeri kelam değil ki felsefe yapmış olsun. Bakmayın siz öyle Batı dünyasının akla abartılı bir şekilde olağan üstü misyon yükleyip ürettikleri ideoloji ve felsefeyle övünmelerine, onlar kuru mantık oyunu felsefeleriyle övüne dursunlar, şu iyi bilinsin ki bizim açımızdan bize ışık feneri olacak en büyük kaynak vahiy ve hadistir. İşte Batı ile Doğuyu ayıran en belirgin fark budur. Birinde vahyin öncülüğünde asrın meselelerine çare olmak vardır, diğerinde ise kuru mantık çerçevesinde olayları çözme eğilimi söz konusudur. Eeeh vahiyden yoksun felsefi akımlara kapılanlar bu durumda ne yapabilirler ki, Vahye inanmayanlar ister istemez idraklerine giydirilen deli gömlek ideolojilerin peşinden koşacaklardır elbet.  Malum yukarıda da belirttiğimiz gibi Batı aklı bu ya, peşinden koştukları her bir ideolojinin ömür yaşına bir bakıyorsun 15-20 seneyi geçmemekte. Ne acıdır ki bu gerçeğe rağmen hala ideolojilerin peşinden koşmakta ısrarlılar, oysa vahyin soluğundan yoksun 15-20 senelik ömrü olan akımlara kapılanları varacağı en son nokta kör kuyuda debelenmek olacaktır. O gün gelip çattığında geriye dönüp baktıklarında  ‘Ah kafam vah kafam, bunca zamanı boşa geçirmişiz’ deyip bin pişman olacaklar ama iş işten geçmiş olacaktır.  Hani körle yatan şaşı kalkar derler ya, aynen öyle de vahye teslim olmayanların akıbetinin kör kuyuya düşmesi kaçınılmazdır. Kör kuyudan çıkmak ancak kutsal olana dönüş yapmakla mümkün. Zira insan ruhunun susuzluğunu giderecek olan iksir ancak vahyin soluğunda mevcut.  İyi ki de ışık kaynağımız Kur’an-ı Kerim var,  bu sayede dipsiz kuyuya düşmekten kendimizi kurtarabiliyoruz.

          Vahye karşı olanlar her devirde olacaktır, bu kaçınılmazdır. Elması olan ağaç taşlanır çünkü.  Ancak elmaların zayi olmaması içinde sürekli bilgi üretimini diri tutmak gerekir.  İcabında bu da yetmez gerektiğinde  “Düşmanın silahıyla silahlanın” hükmünden hareketle çağın bilişim teknolojik bilgilerine de vakıf olmak gerekir. Dahası her halükarda “Bilgi üretme! Üretene de fırsat verme!” orta çağ zihniyetine geçit vermemiz icab eder.  Allah korusun statükoculuğa geçit verirsek,  bir kez daha yasakçı zihniyetlerin egemen olduğu dönemlerin kör kuyusuna geri dönüş yapmış oluruz.  Hele o dönemleri yaşayanlar çok iyi bilir ki, görünüşüne bakarak sanırdık ki stataküocu ve yasakçı zihniyet son derece modern son derece çağdaş son derece ileri görüşlü bir zihniyettir. Birde bunun tam aksine yine görünüşüne bakarak sanırdık ki kökleriyle barışık aynı zamanda yeniliğe açık muhafazakâr kesim de çağın gerisinde irticacı bir zihniyettir.  Oysa her iki durumda da bu tür sanmalar ve yanılgılar bu ülkede gerçek anlamda kökü mazide atiyiz kodlarında ilim adamının yetişememesini de beraberinde getirmiştir. Yetişmeyince de malum bizde ilim adamı yetişmiyor serzenişiyle daha sıkça karşılaşır olduk.  

            Evet, maalesef bu tür serzenişler tarihin her devrinde görülen aynı kısır döngünün birer fotoğraf kareleri olarak karşımıza çıkabiliyor. Oysa Müberra dinimiz bilgi üretimi içtihatta bulunmayı irşâd vasıtası olarak görmekte. Yeter ki, bilgi üretene fırsat tanınsın böyle çabalar baş tacı edilir de. Bakınız Peygamberimiz (s.a.v) içtihadında yanılana bir sevap, içtihadında tam isabet edene iki sevap müjdelemiş bile. Hadis-i şeriften de anlaşılan o ki,  Ümmet-i Muhammed’in her an karşı karşıya kalabileceği müşküllerin giderilmesi için bilgi üretimine teşvik vardır. Madem öyle; Müslümanların her an karşılaşacakları pek çok meseleler karşısında:

            “-Kitap

            -Sünnet

            -İcma-i ümmet

            -Kıyas-ı fukaha” delillerimizin mana ve ruhuna uygun yeni bilgiler üretmek olmalıdır. Buna mecburuz da. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v)’in uygulamalarına baktığımızda bizatihi fikir beyan etmeye teşvik ettiği gibi ashabına huzurunda ve gıyabında içtihat yapmasına da müsaade etmiştir. Sadece o dönemde Resulullah (s.a.v)’in bilgisi dışında O’nun tasdikine sunmaksızın fikir yürütmek hoş karşılanmamıştır. Hoş karşılanmaması da gayet tabiidir. Zira her şeyin bir yolu yordamı olduğu gibi fikir teatinde bulunurken de yol yordam söz konusudur. Hani Arifler der ya “Âlimin yanında dilini, evliyanın yanında kalbini sağlam tut” diye, aynen öyle de bilge şahsiyetlerin huzurunda ya da gıyabında had hudut neyi gerektiriyorsa bize de bu noktada haddimizi hududumuzu bilmek düşer.  Anlaşılan İslâm’da fikir teatinde ve bilgi üretimi faaliyetinde bulunmak kadar bu işin adabını usulünü ve yol yordamını bilmekte çok mühimdir.  İşte bu nedenledir ki İsmail Çetin Hoca yazdığı kitabının adına “Edeble varış Lütufla dönüş” ismini koymaktan kendini alamamıştır. Hele bilhassa fizik ötesi bilgi âlemine edeple varmalı ki, lütufla dönüş olabilsin.

                          İSLÂM HAYATIN BÜTÜNÜNÜ BİLGİLENDİRİR

            Bir an yol yordam nedir adap usul nedir bilincinden yoksun meclislerin halini tahayyül ettiğimizi düşleyelim. Hiç kuşkusuz bu düşleyeceğimiz tahayyül aslında gerçek hayatın tâ kendisi de.  Nitekim öyle hayaller vardır ki saman alevi gibidir yanmasıyla sönmesi bir olur, öyle hayallerde vardır ki kızıl elma gibidir, tıpkı nazlı ceylan misali yaklaştıkça uzaklaşan,  uzaklaştıkça da yakınlaşan biricik sevda ülküsüdür bu. İşte bu noktada gerçek hayatta da bizim tercihimiz bir anda saman alevi gibi sönmeyen ülkümüz Kızılelma’dan yana olacaktır elbet. Zira Müslüman’ın kızıl elması vuslattır.  Madem öyle, vuslata giden yolda adap usul erkân üzere hareket etmek gerekir ki, şeytanın ilahi huzurda düştüğü  gayya çukuruna  düşenlerden olmayalım.

           Değil midir ki şeytan huzurda kendince çokbilmişlik taslayıp edebe mugayir kıyasta bulundu, işte onun bu edebe mugayirliği bir anda huzurdan kovulmasına ziyadesiyle yetmiştir.

           Değil midir ki şeytan  “Âdem topraktan, ben ateşten secde etmem”  kıyasında bulundu ebediyen nar-ı cehennemde kalma cezasına çarptırılmasına yetmiştir.

           İşte görüyorsunuz şeytanın ilahi huzurdan gayya kuyusuna düşüşünden bilhassa tüm inananların alması gereken pek çok ibretlik dersler vardır. İbret alındığında mümin kula yaraşanın bilgelik taslamak değil tam aksine boyun bükmenin yaraştığı görülecektir. Zira Huzura öyle edeble varmalı ki huzurdan lütufla dönüş yapıp vuslat hâsıl olabilsin. Hiç kuşkusuz şeytanın bilgeliği meleklerin kat be kat üstünde bir mevkiiydi, ama gel gör ki yol yordam, edep ve adab olmadan bilgelik neye yarar ki. Madem ders çıkartmaktan söz ettik, o halde bizim buradan çıkaracağımız ders hangi konumda olursak olalım ya da hangi ihtisas alanında bilge sahibi olursak olalım mutlaka konumumuzu ve bilgeliğimizi adabla taçlandırmamız gerekir. Aynı durum ehl-i sünnet âlimleri içinde geçerlidir. Nitekim ehl-i sünnet yolunda âlim olmak haddini hududunu bilmeyi gerektirir, yani had hududdan yoksun bilgi üretimi faaliyetinde bulunulduğunda, o tahsil edilen ilim hiçbir işe yaramayacaktır. Anlaşılan had hududu bilmek kaydıyla âlimlerin ilmini ve bilgeliğini ortaya koyması güzeldir. Bakınız Ashab-ı Kiram, Rasûlullah (s.a.v)’in huzurunda görüş bildirmesine bildirmişler ama had hudutlarını aşmaksızın hemen her şeyi adab, usul ve erkânın çerçevesinde görüşlerini ortaya koymuşlardır. Öyle ki, Peygamberimiz  (s.a.v) Müslümanları namaza nasıl davet edileceği hususunu ashabının görüşüne sunduğunda sahabeler son derece adabı usulünce kendi görüşlerini ortaya koyma erdemliliğini göstermişlerdir. Derken tüm görüşler müzakere edildikten sonra Abdullah bin Zeyd’in rüyada gördüğü Ezan-ı Muhammedi’ye de karar kılınır. Böylece Ezan, ilk olarak Bilal-i Habeş’in o güzel sesinden okuyuşla birlikte o gün bugündür minarelerimizde yankılanan Tevhid meşalemiz olur da.

           Peki, her şey iyi hoşta Rasulullah (s.a.v) dar-ül bekaya intikal ettikten sonra bilgi üretimi faaliyeti hangi mecrada ilerledi dendiğinde hiç kuşku yoktur ki kitap ve sünnette açık hüküm yoksa bu kez sahabe içtihadı devreye girerek ilerlemiştir elbet. Tabii sahabe içtihadı derken sahabenin hepsi değil elbet, bikere Rasûlullah (s.a.v)’i gören tüm sahabe sayısı yüz kırk bindi, fakat hüküm vaaz verebilecek istidada sahip sahabe sayısı yüz otuz kadardı. İşte bu hüküm vaaz veren sahabe sayesinde bilgi üretimi hız kazanmıştır. Öyle ki, Allah Resulünün ahrete intikaliyle birlikte ilk dört halife döneminde karşılaşılan her yeni meselede öncelikle kitap ve sünnete göre hareket edilmiş,  şayet meselenin çözümü kitap ve sünnette bulunamadıysa kendi aralarında istişare ederek üstesinden gelinmeye çalışılmış, yok eğer istişareden de bir netice çıkarılmadıysa en nihayetinde kendi rey’leriyle hüküm vermişlerdir. Nitekim Hz. Ömer (r.anh)’ın bu hususta Kâdì Şûreyh’aya: “Kitaptan açıkça anlayabildiğinle hükmet, şayet kitabın tamamını bilemezsen, Resulullah’ın hükmettiğiyle hükmet, bunun hepsini bilemezsen doğru yolda olan alimlerin kazaları ile hükmet, bunların da tümünü bilemezsen rey’inle içtihat et, alim ve Salih kişilerle de istişare eyle..”  şeklinde tavsiyelerde bulunması bunun apaçık teyididir.

           Evet,  İslam’da istişarenin önemi çok büyüktür. Ama gel gör ki günümüzde istişare hak getire,  artık kraldan çok kral kesilerekten hiç kimseye sorma tenezzülünde bile bulunmayı kendine zül addeden o kadar etrafımızda aklı evvel adamlar türedi ki,  bu tipler kolay kolay iflah olmaz da. Nasıl iflah olsunlar ki, bikere tâ baştan kendi akıllarını yanılmaz rehber kılmışlardır, bu yüzden dışa karşı hep sağırdırlar. Hele bir insan benlik davası gütmeye görsün gözü kendisinden başkasını görmez de. Aslında bu kendi kendini kandırmanın bir başka tezahürü diyebileceğimiz şeytanın aldatmasından başka bir şey değildir.  En iyisi mi biz bu tür aldatan ve aldananların meclislerinden bulunmak yerine her daim feraset sahibi ve şeytanın hilelerine karşı uyanık olanların meclislerinde yer almakta fayda var. Hem kaldı ki böylesi burnundan kıl aldırmayıp da kendini yanılmaz rehber görenlerden kim ne bulmuş ki biz de bulalım. Malum ehl-i sünnet yolunda evla olan kendi bildiğini okumak değil danışarak yol almak esastır. Doğrusu da budur zaten. Belli ki atalarımız bu doğrultuda gelecek nesillere   “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” şeklinde öğüt verirken laf ola beri gele olsun babından bu sözü söylememişler, bilakis her konuda kendi başına ahkâm kesenlerin akıbetlerinin çıkmaz sokaklara dalaraktan istikametlerini kaybedeceklerine vurgu yapmışlardır. Öyle ya, ilmiyle amil âlimlerin eşiğine varmak ve onların ilim meclislerinde istifade etmek varken kendi başına pusulasız bir yolda kayıplara karışmak niye? Kaldı ki, İmam-ı Azam, İmam Şafi, İmam Hanbelî ve İmam Malik gibi mezheb imamlarımız bile ilim yolunda tek başlarına yola çıkmış değillerdir.  Ki, bilgi üretim faaliyetinde ilerleme ancak bir bilenle kat edilebiliyor. Bakınız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ilim yolunda beslendiği kaynak  ‘Hammad b. Ebu Süleyman’dır, İmam Şafii’nin  ‘İmam Malik’ ve ‘Muhammed b. Hasen’dir.  İlim yolunda İmam Malik’in rehberi ise malum Medineli yedi fakihin yetiştirdiği ‘Nafi, Zühri,  Ebü’z-zinad, Rebiatürre’y ve Yahya b. Said’ gibi mümtaz kaynak şahsiyetlerdir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var mezheb imamlarının da birbirlerine ışık olmuşluğu söz konusudur. Nasıl mı? Mesela İmam Şafii’nin feyizlendiği Muhammed b. Hasen bizatihi İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin rahle-i tedrisatından geçmiş bir zattır.   Keza Ahmed b. Hanbel’de uzun süre İmam Şafii'ye talebelik etmiş bir zattır. İşte bundan dolayıdır ki o’nu Şafii âlimi olarak addedenlerde olmuştur. Her neyse asıl bizi ilgilendiren husus bilgi üretimi yolunda bilge şahsiyetlerle bağ kurmak çok mühim husustur. Bağ kurmaya mecburuz da.  Zira Onların rahle-i tedrisatından geçmeden kendi kendine yol alınmıyor. Öyle ya,  İmam-ı Azam gibi büyük bir âlim zat gökten zembille inmediğine göre,  demek ki bu işin yol yordamı bir bilenle yol almakmış. Hani büyüklerimiz kendinden sonra ki kuşaklara:  “ Ey oğul! Ya âlim olacaksın ya da âlimin eşiğine yüz süreceksin, asla üçüncü durumda olmayacaksın” şeklinde habire öğüt verirler ya hep,  aynen öyle de körle yatan şaşı kalkar misali üçüncü konumda olmamak gerekir.  Mutlaka ilmiyle amil âlimlerin meclislerinden bulunup icazet aldıkları ilimlerin feyiz ve bereketinden istifade etmek gerekir. Aksi halde yolda tek başına yürüyeyim derken işin sonunda yakayı haramilere kaptırıp kurda kuş yem olmakta vardır. Malumunuz eskiden kervanların yolunu kesen haremiler vardı,  günümüzde de haramilerin boşalttığı alanı artık insanı sırat-ı müstakim yolunda alıkoyacak hırsız fenerleri doldurmuştur. Anlaşılan dünün haramisiyle bugünün haramisi aynıdır, sadece şekil bakımdan değişikliğe uğramıştır,  öyle ki birinde yoldan geçen kervanın malını mülkünü gasp etmek vardır diğerinde ise hakikat yolu arayışına koyulanların aklını ve ruhunu çelmek vardır. Bilhassa ikinci tür haramilikte insanlığı habire yalanlarla, dolanlarla ruhunu çalmak şeklinde yöntem uygulanmakta. İşte bu noktada insanlık sürekli yalan makineleriyle dolandırıldıkça bir bakmışsın insanlık ruhunu kaybeder duruma düşebiliyor. Derken insan ruhunda aşınmalar beraberinde cehalet ortamının koyulaşmasını getiriyor. Düşünsenize öyle bir haldeyiz ki, artık haramilerin kuşatması altında gözümüz artık hakiki bilge şahsiyetleri de görmez olduk durumdayız. Yine de her şeye rağmen bu toz duman içerisinde dirilişe geçip yılmadan, bıkmadan, usanmadan hak ve hakikat arayışında durmak yok yola devam etmemiz icab eder. Elbette ki, yılgınlığa kapılmaksızın yola devam noktasında Devlet Başkanı ve yöneticileri de buna dâhildir. Hatta bizlerden ziyade devlet erkânının çok daha ihtiyacı var dersek yeridir.  Zira devlet erkânı ilmiyle amil bilge şahsiyetlerin kapısını sürekli olarak aşındırmalı ki hak ve hakikat yolunda heyecanını yitirmesinler. Ki, eşiğini aşındıracakları kapı sıradan bir kapı değil,  bilakis hak ve hakikat kapısıdır.  Hak ve hakikat kapısı olduğu şundan besbelli ki, İslam tarihine şöyle bir baktığımızda uluorta öyle gereksiz bir şekilde kolay kolay Padişahların ayağına gitmediklerini görürüz,   onlarda gayet iyi biliyorlardı ki gittiklerinde ilim ayağa düşmüş olacaktır. Zaten adab usul âlimin değil, Devlet başkanının ilim sahibinin eşiğini aşındırması uygundur. Nitekim bu hususta Resulullah (s.a.v) şöyle ferman buyurmuşlardır: “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü de devlet reislerinin yanına gidendir.”  

          İşte hadis-i şerifin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere, bir insan Devlet Başkanı veya Devlet yöneticisi de olsa hiç fark etmez âlimin eşiğini aşındırması gerekir. Örnek mi?  İşte Yavuz Sultan Selim’in kaftanına bir âlimin atının ayağından üzerine sıçrayan çamur karşısında kaftanını muhafaza altına alması, âlime olan hürmetin en çarpıcı örneğini teşkil eder. Belki denilebilir ki; Kur’an ve Hadis varken âlime ne gerek var ki. Bikere Kur’an ayetleri ayrıntılar üzerine kodlanmış ansiklobedik bir kitap değil ki âlime ne gerek var densin,  bilakis başlı başına anayasa hükmünde mukaddes bir kitaptır. Kur’an dili başta Peygamberimiz  (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Sahabe, Tabiûn ve Rabbani âlimlerin ilmiyle amil yaşayışları doğrultusunda anlam kazanmakta.  Mesela; Kur’an’da “Namaz kılınız” emri vardır, ama nasıl namaz kılınacağına dair teferruat bulamazsınız. Bu tip ayrıntıları ancak Peygamberimiz (s.a.v)’in sözlerinden ve uygulamasından öğrenebiliyoruz. Zaten Kur’an-ı Kerim ayrıntı içeren bir kitap olsaydı fikirsizlikten her tarafı monotonluk kaplayacaktı. İşte başta Resulullah (s.a.v) olmak üzere Ashab-ı kiram ve onların izini iz süren ilmiyle amil olmuş Rabbani âlimler bunun için vardır. Dahası ümmetin karşılaşacağı her meselede hüküm vermek için varlardır. Dikkat edin Kur’an ayetleri nazil olduğunda ilk inen vahiy ayetler inançla alakalıdır. Sebebi gayet açık; inanç şüphe kaldırmayacağından ilk atılan temeller inançla donatılmıştır. Tabii maksat hâsıl olunca bu kez atılan temellerin üzerine bina kurulmasına yönelik İslam’ın ikinci evresinde sosyal hayatta karşılaşılabilecek şer’i ayetler nüzul olmuştur. Yani bu evrede miras, evlenme, boşanma, zina, cinayet, savaş,  barış ve hırsızlık gibi ayetler nüzul olmuştur. Dolayısıyla Kur’an nedir sorulduğunda cevaben deriz ki hiç şüphe kaldırmayacak derecede hem itikadı kitabımızdır hem de sosyal hayatın her alanında ne yapmamız gerektiğini ferman buyuran kelam-ı kadimimizdir. Böylece verilecek bu cevaptan muradımızın İslâm’ın boşluğa inmediğini, bilakis tüm âlemleri ve insanlığı kuşatan bir kitap olduğunu dile getirmiş oluruz. Dile getirmek durumundayız da. Çünkü tabiat boşluk kabul etmezken nasıl olurda sosyal hayat boşluk kabul etsin ki.  Mutlaka sosyal hayatımızı Vahyin soluğunda tanzim etmemiz gerekir ki,   kendi kendimizi bir boşluk anımızda uçuruma sürüklemiş olmayalım.  Kaldı ki insanın gönül dünyası ve kalbi de boşluk kabul etmez.  İşte insanın tüm yaratılmış mahlûkattan farkı tam da bu noktada gizlidir. Nitekim Yüce Allah’ın beyan buyurduğu üzere insan kalbi “Ben hiçbir yere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” hükmün tecelli ettiği deryayı umman bir âlemdir. Ve böylesi bir kalb-i âleme sahip insanoğlu kalbin sahibi Allah’a kendini adadığında Yüce Allah’ın 99 isminin tecellisiyle bilgi üretimi için çaba sarf edip sorumluluk üstlenir de. Düşünsenize dağ, taş, tüm mahlûkat bu sorumluluğu üstlenmekten kaçınırken insanoğlu Allah’ın isimlerinin tecellisine muhatap olduğunda, yani o isimlerin etkisiyle sorumluluk altına girebiliyor.  Zaten bilgi üretimi faaliyeti de sorumluluk üstlenmeyi gerektirir.  Yeter ki, insan sorumluluk noktasında zihnini akl-ı selimle taçlandırsın, kalbini de Allah’ın zikriyle huzura erdirsin bak o zaman ötelere yol alır da.

            Evet, bir kez daha söylemekte fayda var,  realite asla boşluk kabul etmez, bu yüzden her kim ki İslâm’ı sosyal hayattan ayrı tutmaya kalkışır bilsin ki bu akla ziyan bir tavır olur. Malumunuz Batıda  “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya” anlayışı hâkimdir. Hiç kuşkusuz böyle bir anlayış dinin sosyal hayattan kovulmasına yönelik bir yaklaşımdır. Bizde böyle bir yaklaşıma asla prim verilmez. Tam aksine Müberra Dinimizi hayatımızın her karesinde ne yapmamız gerektiğini bilgilendiren kaynak olarak tasdik ettiğimiz gibi aynı zamanda hayat biçimi ve tarzımız olarak uygularız da. İslam’ı bu yüzden sosyal hayattan asla ayrı düşünmeyiz.  Hem kaldı ki Müberra Dinimiz sadece vicdanlara değil sosyal hayatın her alanına ferman eylemekte. Madem öyle,  ferman başım gözüm  üstüne demek düşer bize.

               Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.