Erdal Çil

Tarih: 19.01.2026 20:08

DİLE GELMEYEN

Facebook Twitter Linked-in

Sabah namazı çıkışı camiden evine dönerken, havanın da yumuşaklığını görerek yolu uzattı. Ana caddede iki yüz metre kadar ilerleyerek genelde iki ve tek katlı bahçeli evlerin olduğu sokağa girdi. Bu sokaktaki evler genelde yirmi, otuz yıl önce yapılmış ve önlerinde çok büyük olmasa da en az evlerinin oturduğu alan kadar bahçeleri olan evlerdi. Çoğunun bahçe duvarları alçak olsa da üzerlerinde girişi engelleyen demir korkulukları vardı. Sokağın en sonundaki, köşedeki ev diğerlerinden daha farklı hatta yüksek, yeni tabirle tripleks denilebilecek bir evdi. Bahçe duvarları diğer evlerinkine nazaran daha yüksek olsa da çift kanatlı, kalın ahşap kapının iki yanındaki duvarlar daha alçak ve üzerinde yine özel işlemeli korkulukları bulunmaktaydı. O korkulukların altındaki bahçe duvarının üzerinde ise duran poşet, üç gündür bir çift hakiki deri ayakkabıyla birlikte aynı şekilde durmaktaydı.

Dört gün önce öğle vaktine yakın verilen saladan duymuştu Servet Beyin vefatını. Cenazesi öğle namazını müteakip mahallenin tek camisi olan bu camiden kalkmış, cenazeye hali hazırdaki sekiz on kişilik camii cemaatinden başka katılan olmamış, cemaatin dışında üç dört kişiden oluşan yakınları caminin dışında beklemişlerdi. O gün cemaatten mezarlığa giden olmuş muydu yoksa sadece belediye görevlileri mi yapmışlardı defin işini bilinmez ama havanın da soğuk olmasından dolayı namaz sonrası doğrudan hızlı adımlarla evine dönmüştü.  

Cenazenin kalabalık olmamasının sebebi tabii ki havanın ayazının sert olması değildi. Cenazede millet meclisinin, valiliğin, belediye başkanlığının, Servet Bey’in mensubu olduğu siyasi partinin falan çelenkleri vardı ama dışarıdan, cami cemaatinin dışından hiç katılım olmaması dikkatlerden kaçmamıştı. Rahmetli yörenin en zengin varyemez ailesinin okumuş tek evladıydı. Lise ve yüksek tahsilini Fransa’da yaptığından doğru dürüst bu şehirde aileye yakın komşuları tarafından bile çok tanınmazdı. O, kamuoyunda, belediye başkanı adayı olmasından sonra tanınmış ama seçilmesinde de kendi çalışması veya itibarından ziyade partisinin ülke genelinde yakaladığı etkili havadan kaynaklandığı söylenmişti. Tek dönem başkanlığı sırasında hafızada kalan tek icraatı, yılların özel kalemi, o yerel şivesiyle, sıcacık hal ve hareketleriyle yaptığı işi severek yaptığı intibaını veren Neriman Hanımı bir çırpıda kapının önüne koyması olmuştu. Zavallının suçu da ‘köylü’ olması, makamın ağırlığını taşıyamamasıymış. Halbuki çok çabuk kurduğu sıcak ilişkiler, sadece işi olduğu vakit o binaya giren vatandaşın, belediye ile olan bağlarını güçlendirdiği gibi binanın resmi olmaktan çıkıp gerçek anlamda kamu olmasını sağladığını kim bilebilecekti ki halktan kopuk başkan bilebilsindi.

O kadının ahı tuttu dediler ve Servet Bey’in partisi ülkede iktidarını bir dönem daha korurken Servet Bey bir sonraki seçimleri kazanamamıştı. Seçimi kaybettikten sonra şehirde kalmamış, yine geldiği yere İstanbul’daki yalısına dönmüştü. Nasıl olsa yurt dışında iştirakleri olan fabrika ve İzmit’te dediklerine göre yüzü aşkın işçi çalıştıran tesisleri çalışıyordu. İnsanın parası olur da siyasetin, siyasetçinin dikkatini çekmez mi? İşi gücü siyasetten geçinmek olan bezirganlar adamı tava getirmezler mi? Mensubu olduğu parti geçen on yıl zarfında ülke çapında epey kan kaybetmiş, sondan bir adım öncesini yaşıyormuş. Servet Bey gibi bu partinin asıl sahipleri el atmazlar ise ortalık çoluk çocuğa kalacak ondan sonra da güzelim memleketin vay haline olacakmış! Belediyeyi kaybedeli on yılı geçmiş, Servet Bey daha da yaşlanmış, çökmüş diyecektim ki para ve bakım, adamda ona dahi müsaade etmiyorlar ki. Servet Bey doğduğu şehre, bir dönem belediye başkanlığı yaptığı şehre öyle bir gelivermiş, dönüvermiş ki sormayın. Efsane mi dememişler, kurtarıcı mı ama bir zamanlar üç vekil çıkardıkları genel seçimlerde bir vekile düşmelerine rağmen, bir dönem de şehrin tek vekili oluvermiş Servet Bey. Şehirde varıp makamına bile ulaşamayan vatandaş şimdi bir işi olduğunda nasıl ulaşsındı ama kimin umurunda olmuş ki. Zavallı hanımı ve doksanını geçmiş annesinin ısrarları sonunda yakalandığı akciğer hastalığının son demlerinde getirip buradaki evlerine konuşlanmışlardı. Anne ısrarcıydı oğlunun ölüsünü İstanbul gibi yaban ellerde bırakmamaya. Hanımı da zaten bu toprakların kızıydı ve Servet Bey’i tanıdıkça insanlar hep bu kadına ‘Allah sabır versin’ derler, nasıl dayanıyor bu kibir abidesi adama diye de sorarlardı kendi kendilerine.

Kişi nasıl yaşıyorsa öyle ölüyordu. Cenazesine koca şehirde Lastikçi İsmail Efendi, İstasyon sahibi Mükerrem ve Sarraf İsak’ tan başka geleni olmamış, onlar da cami bahçesine kadar ancak gelebilmişler, namazını sekiz, on kişilik cami cemaati kılmıştı.

Evin kapısı yanındaki poşette de sanırım aynı ayakkabıları gibi kaliteli ve şehirde çok kimsenin almaya gücü yetmeyecek kadar pahalı giysilerinden bazıları vardı ama üç gündür ne ayakkabılara dokunan olmuş ne de poşete el sürülmüştü. Büyük şehirlerdeki gibi zaten bu tür eskileri toplamayı iş edinmiş kimseler de yoktu buralarda. Belli başlı iki üç kişi vardı çöplükleri karıştırıp, didikleyip onlardan ekmeğini çıkaran ama anlaşılıyor ki onlar da buralara bu süre içinde ya gelmemiş ya da görseler bile el uzatmamışlardı.

Şehir susmuştu adeta bu ölüme ve konuşanlar şimdi sadece kapının yanına bırakılan eşyalarıydı. Bütün olanlara şahit, ortada ve an itibarıyla da sahipsiz kalan eşyalar. Ayakkabılar hiç eskimemiş gibi duruyordu. Sahi eskitecek kadar giyer miydi bilinmez ama giysilerin de aynı ayakkabılar gibi yeni olmalarına rağmen el sürülmemiş olmalarının bir sebebi vardı besbelli.

Dile gelmeyen, kolay telaffuz edilemeyen.

Güç bitmiş, hakikat orada; bahçe kapısının yanındaki duvarın üstünde bütün ihtişamıyla gözler önündeydi.

                                                                                                                                 Erdal ÇİL


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —