Bir müminin sırf iyi niyetli olması yetmez, iyi niyetini Salih amelle taçlandırması da gerekir. Hem şu fani dünyada peygamberlerden, sahabelerden,  rabbani âlimlerden daha çok kim iyi niyetli olabilir ki. Hele her bir peygamberin, her bir sahabenin,  her bir rabbani âlimin hayatlarına bir bakalım, ibadetten geri kalmadıklarını görürüz. Düşünebiliyor musunuz âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın Habibi Peygamberimiz (s.a.v)  bile ‘Dosdoğru ol’ emrin gereği ibadet yapmakla mükelleftir. Hakeza bu mükellefiyete eşleri, evlatları, ehlibeyti ve tüm ümmeti de dâhildir. Nitekim Hz. Fatıma annemizin ruhunu almak için gelen ölüm meleğine,  rahmet meleklerinden biri:

     -Dikkat et, ruhunu alacağın kişi Peygamber kızıdır deyince,

      Ölüm meleği şöyle der:

       -Peygamber kızı da olsa vazifem gereği sadece Salih ameli bilirim der.   

        Evet, Peygamber kızı da olsa ahret için Salih amel şarttır.  Anlaşılan bu dünyadan göç edildiğinde soyun sopun, malın mülkün, şan şöhretin bunların hiçbirinin bir hükmü yoktur, ruz-i mahşerde Allah’ın huzurunda tek kıymete değer Salih ameldir. Bir mümin düşünün ki,  geceleyin teheccüd namazı kılmakta, yetmedi sabah namazı kıldıktan sonra güneş doğuncaya dek oturarak Allah’ı zikredip akabinde iki rekât namaz kılmakta. Bu durumda Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu veçhiyle o müminin sağ omzundaki kiramen kâtibin melek derhal gereğini yapıp amel defterine tam bir (nafile) hac ve umre sevabı yazar.  Keremine çok şükür ki, Yüce Allah cömert sahibidir,  bu sayede derin uykudan kalkıp da Salih amel işleyen kulunu boş çevirmemekte, bilakis tam bir hac ve umre sevabıyla mükâfatlandırmakta. Üstelik bu mükâfat hiç bir yol sıkıntısı ve bedeni yorgunluk sıkıntısı çekilmeksizin Allah’ın lütfu bir mükâfattır. Besbelli ki geceleyin yeryüzüne sağanak sağanak inen bu ilahi rahmeti ancak kalbi uyanık amel-i salih işleyen kullar çekebilmekte. Çekemeyenlerse malum,  gaflet uykusunda uyuyanlardan başkası değil elbet.

          Peki,  geceleri gaflet uykusuyla ibadetsiz geçiriliyor da ne oluyor,  güya bedenini dinlendirmiş oluyor,  ruhense ilahi rahmetten istifade etmemiş halde güne uyanmış olur. Şayet buna da uyanmak denirse,  hiç kuşkusuz uyandığında büyük bir ruhi boşluk içerisinde ve derbeder bir halde güne merhaba diyecektir. Bu durumda olanın hali tıpkı kalaylanmayan bakır kab gibidir.  Nasıl ki kalaylanmayan bakır kabdan içilen ayran insanda gıda zehirlenmesi bir etki yapıyorsa,  aynen öyle de gece ibadetiyle kalaylanmayan bir kalple güne başlamakta ruhi bunalım etkisi yapacaktır.  Oysa insanın dünyaya geliş gayesi gaflet uykusuyla ömrünü geçirmek değildir, bilakis geliş gayemiz: “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat:56) ayeti mucibince Yüce Allah’a kulluk etmektir. O halde,  daha ne duruyoruz, vakit kalbimizi ibadetle uyanık tutma vaktidir. Şayet kalbimizi ibadetle iri ve diri tutmazsak biliniz ki ömrümüzü bir hiç uğruna heba etmiş olacağız demektir. Zaten görünen köy klavuz istemez, gelinen noktada İslam’la olan bağlarımız zayıfladıkça Salih amel işlemek hak getire,  varsa yoksa dünyalık peşinde koşturmak birinci öncelimiz olmuş durumda. Bir İslam’ın zirve yaptığı yıllarda ki müminlerin bir durumuna bakın, birde şuan ki bizim durumumuza bir bakalım. Bizden öncekilere baktığımızda kahır ekseriyetinin rotasını Allah’a çevirdiklerini ve azimetle Salih amel işlediklerini,   hayatlarını sünnet-i seniyye üzere tanzim ettiklerini, ölenlerin çoğununda sakallı olarak göç ettiklerini görürüz.  Bizim kuşağa baktığımızda diğerlerini hiç saymaya gerek yok, sırf sakaldan hareket etiğimizde ölenlerimizin çoğunun sakalsız olarak göç ettiklerini görürüz. Eski kuşak mı akıllı, biz mi akıllı pek bilinmez ama şu bir gerçek eskiler sünnet sevabını kaçırıp sakalsız kabre girecek kadarda akılsız değiller.  Bilindiği üzere sakal Peygamberimizin sünneti olmasının ötesinde tıpkı gece namazında olduğu gibi gece gündüz demeden yirmi dört saat sevap hanesine yazılacak türden Salih bir ameldir.  Hani sadece kaçırdığımız sünnet sakalı olsa belki gam yemeyiz, o kadar sevap hanemize yazılacak pek çok fiili sünnetleri kaçırıyoruz ki, halimize üzülmemek elde değil. Biz böyle gaflet deryasında yüzüp pek çok fırsatı kaçıra duralım, bakın Allah Teâlâ dünyada iken fırsatları değerlendiren kullarını ruz-i mahşerde huzuruna çağırdığında onları nasıl müjdeliyor:

         -“Ey kulum! Beni ve Resulümü görmediğin halde iman edip itaat ettin. Benden, ne dilersen dile, her istediğin verilecek. İşte Resulümün cemalini gör.”

         Hiç kuşkusuz tüm bu müjdelerin yanı sıra cennetlik mümin kullarına Rü’yetullah’ını da gösterecek. Böylece Salih kullarının itaat etmelerinin karşılığı olarak cemalini görme şerefi tattırılmış olur.

           Her ne kadar eski kuşak nesle göre durum vaziyetimiz pek iç acıcı görünmese de şu da bir gerçek, İslami hayatın kıt olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Bundan dolayı da bu zamanda az bir Salih amel karşılığında çok büyük ecir ve mükâfatta verilmektedir.  Nitekim bu hususta Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bir sohbetlerinde:

         -Ahir zamanda yapılan bir amel karşılığında elli amel sevabı yazılır buyurunca, Sahabeyi Kiram:

         -Ya Rasulüllah! Yani bizim şu an yaptığımız elli amelin sevabı mı yazılır, yoksa sizin yaptığınızın sevabı mı?

Rasulüllah (s.a.v) cevaben şöyle der:

        -Sizin yaptığınız elli amel sevap yazılır.

         Tabii bu işin sevap yönü, azap yönü ise malum hangi dönemde olursa olsun mesela dinin direği beş vakit farz namazın tek bir vaktini terk etmenin bedeli bir hukbe cehennem azabıdır. Ki,  bu söz konusu ‘bir ahiret günü hukbe’, dünya ölçeğinde seksen yıla tekabül etmekte, dolayısıyla bir müminin bilerek ve kasten farz olan ibadeti terk etmenin hiçbir şaka götürür yanı yoktur. Bikere ismi üzerinde farz ibadeti, yani akıl baliğ olan müminlerin yapması gereken Allah’ın emri ibadetten söz ediyoruz, dolayısıyla farzın eda etmeme lüksümüz asla yoktur,  eda etmemek için ya deli olmamız gerekir, ya da ölmemiz icab eder.  Nitekim namaz deliden ve ölüden sual edilmez bir ibadettir.  Farzın dışında kılınan namazların terkinde ise kaza gerekmediğine göre her hangi bir müeyyide de söz konusu değildir. Ancak nafile namazda olsa yerine getirildiğinde sevab olarak hanesine yazılır. Hakeza tüm nafile salih ibadetlerde öyledir.  Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta şöyle der: “Zerre miskal hayır işleyen karşılığını görecek, zerre miskal şer işleyen de karşılığını görecektir” (Zilzal:7–8).  Gerçekten de şu fani dünyada her ne yaptıysak “O gün ağızlarını mühürleyeceğiz, elleri bizimle konuşacak ve ayakları yaptıklarına şahadet edecektir” (Yasin:40) ayet-i mucibince ruz-i mahşerde salih amellerde, kötü amellerde tek tek ortaya dökülecek de. Şüphe yoktur ki, Allah’ın adalet terazisinden kimse kaçamayacaktır. Zira Allah adildir, aynı zamanda kuluna zulmetmez de.  Yeter ki kul “Sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et” (Hicr–99)  ilahi hükmün gereği Salih amel işlemek için çaba sarf etsin,  Yüce Allah (c.c)  kulunun bu çabasına karşılık birtakım işlemiş olduğu kusurlarını “El-Settar” isminin tecellisiyle örter bile.

          Şu da var ki, ibadet gaye değildir, Allah’a yakinlik hali kazanmada sadece vasıtadır.  O halde bir mümin bindiği vasıtayı gayeleştirmesi doğru olmaz, çünkü ibadetten maksat Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah muhafaza Rıza-yi Bârinin dışında başka gayeler edindiğimizde tıpkı dinden bihaberler gibi şeytanın maskarası ve oyuncağı oluruz. Malum şeytan meleklerinde hocası olup neredeyse gök ile yer arasında secde etmediği yer kalmamıştı. Ama gel gör ki salih amelini sermaye görerekten gayeleştirip ilahi emre itiraz etmesiyle birlikte huzurdan tard ediliverdi. Madem öyle, bir müminde Salih amel işlediğinde amelini görmemeli, her daim Allah’ın rızasını gözetmeli,  aksi halde şeytanın düştüğü çukura yuvarlanması an meselesidir. İşte Şah-ı Hazne (k.s) bu nedenledir ki şöyle der : “İnsan son nefesine kadar ne olacağını bilemez. Onun için insan hep son nefesinin kaygısını çekmeli, son nefesini gözetmeli.”  Nitekim kurtuluş sadece Allah Teâlâ’nın Kur’an’da beyan buyurduğu veçhiyle “Akıbet (kurtuluş) takva sahipleri içindir” (Araf:123).

             Zaten pek çok ehl-i tarik zatlar, yegâne kurtuluşun takvadan geçtiğini bildikleri içindir Salih amel hususunda ruhsatla ve cevazla amel etmek yerine azimetle amel etmek yolunu kendilerine düstur edinmişlerdir. Nitekim Şah-ı Nakşibenb (k.s)’ın maneviyatta feyiz aldığı Abdülhalik Guvdüvani (k.s) amel hususunda şöyle nasihatte bulunur: “Hey oğul Bahaeddin, zikr-i ilahiden fariğ olma! Mahlûkata halisane hizmet et. Çünkü Hakka giden yol, hizmetten geçer,  Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehyde istikamet üzer ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittiba et, ruhsatları bırak, bid’atlerden kaç, insanat, hayvanat ve nebatat senden hizmet bekler. Hafi zikre sarıl. Allah yar ve yardımcın olsun.”  Elbette ki, bu öğüt karşısında Şah-ı Nakşibend (k.s)   gereğini yapıp sofilerine ısrarla ruhsatla değil, azimetle amel etmeleri yönünde telkinlerde bulunur bile.

           Hakeza Kadiri tarikatının piri Abdülkadir-i Geylani Hz.leri de azimetle amel tarikini düstur edinen zamanının Gavs-ı Geylanisidir.  İlginçtir kendisi Kadiri şeyhi olmasına rağmen azimetle amel bir yol takip etmesinden olsa gerek Hâcegân yolunun sekiz şart adabında,  vird dersinin başlangıcında, teveccühte Nakşibendi Sadatlarıyla birlikte ismi anılaraktan ruhuna Fatiha gönderilen zatlardan biridir o. Ruhuna Fatiha hediye edilmesi de son derece yerinde bir hediye. Zaten ifa ettiği Salih amel bizatihi Nakşî amelinin ta kendisiydi. Nitekim Gavs-ı Geylani öyle amel ederdi ki,  tam yirmi bir sene insanlardan uzak kalarak ibadet etmiş. Derken uzun seneler nefsiyle mücadele sonucu nefsi ağzından parçacık şeklinde çıktığında; kendi kendine:

      -Oh be, hele şükür senden kurtuldum,  artık seni bir daha almayacağım dediğinde gaipten bir ses:

      -Ya Abdülkadir-i Geylani! Tez onu geriye al,  zira biz seni nefsinle beraber sevmiştik.

       Evet!  Bu yolda nefis olacak, ama biz nefsin peşinden değil, nefis bizim peşimizden koşacak şekilde yol kat edilmesi makbuldür. Dahası bu kutsi yolda nefsi yok etmek yerine nefsi ıslah etmek esastır.  Nefis nefisliğini yapacak,  bizse salih amel işleyerek seyr u suluk yolunda ilerlememize bakacağız.  Elbette ki salih amel işlerken nefis boş durmayacaktır, bizi yolumuzdan alıkoymak vücudumuzda kodlanmış olan âlem-i emirle bağlantılı nurani letaiflerin asıllarına dönmemesi için çaba sarf edecektir. Çünkü nefis ve şeytan gayet çok iyi biliyor ki, nurani letaifler asıllarına dönüş yaparsa salih amel sahibine itaat itmek zorunda kalacaktır. Madem öyle, durmak yok, seyr-u suluk yola devam etmek gerek.. Aksi halde nefsi ıslah edemeyiz. Nitekim bu hususta Ebul Hasan’ül-Zencani; “İbadet binasının temellerinin “Göz, dil ve kalp” üçlü sacayağının nefis karşısında dimdik güçlü olarak ayakta kalmasına bağlı olarak yükseleceğini dile getirmiştir. Yani, bu demektir ki insan nefsin heva hevesine kapılmadan diline, eline beline sahip olaraktan mücadelesini kazandığında ancak o zaman nefsine söz geçirebilecek güce ulaşabilmekte. Malum, nefsi öyle kolay kolay zapturapt altına almak her babayiğidin harcı olmasa gerektir.  Bakınız Gavs-ı Bilvanisi bu hususla alakalı bir sohbeti şöyle nakleder:

          Bir gün birinin canı zina yapma arzusu bürüdüğünde önce elini ateşe sokaraktan nefsini sınamış. Tabii elini ateşe sokunca canı çok yanmış, öyle ki acısını ta ciğerlerinde hissetmiş. Sonra nefsine dönüp şöyle der;

          -Ey nefis! Mademki en ufak küçücük ateşin acısına dayanamıyorsun, o halde ne cüretle beni peşine takıp günah işletmeye sürüklersin ki.

            Böylece, o kişi nefsin hevasına yenik düşmeksizin haram işlemekten kurtulmuş olur. Bir insan, yeter ki nefsi ıslah etme yolunda kararlı olsun, Yüce Allah’ın “Ben her nefse gücünün yetmediği işi yüklemem. Ancak takatinin ve gücünün yeteceği şeyi teklif ederim (Bakara: 286) beyan buyurduğu veçhiyle Allah o kuluna güç kuvvet verip kolaylık sağlar da.  Hele ki bir insan büyük günahlardan herhangi birini yapacak durumda iken nefsine galip gelip o haram fili işlemezse biliniz ki o insanı günahtan men eden güç kuvvet yüreğindeki imanın kemale ermenin neticesi bir güçtür bu. O halde nefis karşısında Allah’ın biz aciz kullara lütfettiği ‘iman, ibadet ve dua’ zırhını üzerimizden çıkarmamız gerekir. Nasıl mı?  Hiç kuşkusuz Allah’ın hoşuna gidecek en ufak küçücük bir Salih amelde olsa tereddütsüz yerine getirmekle elbet.  Bakınız bir kıssada bir adamdan şöyle bahsedilir:

       İki yüz sene yaşayıp ölünce çöplüğe atılan bir adam vardı. Allah Musa’ya İsrail oğullarının toplanıp cenazesinde bulunmalarını emretti. Dediler ki:

      -Ya Musa! Biz bunu hep kötü bilirdik, bu adamın Allah katında durumu neydi ki Rabbimiz cenazesinde bulunmamızı istiyor, Rabbimize bir sorsan. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s) Rabbine münacaat eder.

      Rabbül Âlemin Musa’ya:

-Evet, o iki yüzsene kötü işlerde ömrünü tüketti ama bir gün Tevrat’ı açtığında Habib’imin ismini görünce öpüp hürmet etti, işte bu ameli çok hoşuma gitti, ona karşılık affettim (Bkz. Kutul Kulub, 2, 163) buyurdu.

           Hakeza Bişr-i Hafî önceleri ayyaş birisiydi, ama bir gün yolda yürürken üzerine Allah lafzı yazılı bir kâğıdı yerden alıp, onu hürmetle yüksek bir yere koyunca veli kullardan oldu. Demek ki;  en ufak sandığımız bir amel insanı bir anda veli kullarının arasına e dâhil edebiliyor, yeter ki bir insanın niyeti Allah için halis olsun gerisi gelir elbet.

  O halde Ne mutlu kendini her türlü günahtan koruyabilene, ne mutlu Salihlerle beraber olanlara demek düşer bize. Malumunuz amele riya karışırsa bu düpedüz münafıklıktır.  Resulullah'ın (s.a.v.) dizinin dibinde de olsa hiç fark etmez durum değişmez. Nitekim münafıklar Allah Resulünün sürekli dizinin dibinde idiler, ama kalpleri Allah Resulünün kalbine karşılık gelmediği içindir dizinin dibinde olmalarının onlara hiçbir faydası olmadı.  Zira Abdullah bin Ubeyr, İbni Sehil ölünce, Resulullah (s.a.v.) cenaze namazı kılmak istedi.  Fakat Yüce Allah  (c.c);

  - ''Onlardan hiç birisinin, öldükleri zaman, cenaze namazını kılma ve kabrinin üzerinde durup, onlara dua etme'' ayetiyle Habibinin kılmasına mani olunmuş oldu. Derken hayatta iken Allah Resulünün sürekli dizinin dibindeydiler ama,  gel gör ki içi başka dışı başka oldukları içindir imanları tam olmayıp bu dünyadan münafık olarak göç etmişlerdir.

         İşte görüyorsunuz içi başka dışı başka olunca emri ilahi gereği namazının kılınmasına müsaade edilmemekte.  Keza birde Allah Resulünün dizinin dibinde olmayıp da çok uzak mesafelerde öyleleri de vardı ki kalbleri pırıl pırıl Allah Resulünün kalbine karşılık geldiği içindir dini mübinin feyzi ve bereketinden çok istifade görmüşlerdir. Nasıl mı? İşte Necaşi, bunun en bariz örneği,  Malum Necaşi Habeşistan’da kral idi. Vefat edince, Resulullah (s.a.v.) ashabına: “Gelin namazını kılalım'' beyan buyurduğunda hep birlikte gıyabında beraber namazını kılmış oldular. Bu demektir ki, bir insan Habeşistan’da olsa kalp kalbe karşılık gelince dizinin dibinde olacak şekilde Allah Resulüne yakın olunabiliyormuş.   İşte ahde vefa, işte kalben yakin olma hali budur. Derken Habeş Kralı Necaşi kalben yakın olma hali sayesinde imanı tam olmuştur.

        Peki ya günümüzde durum nasıl?  Malum, günümüzde ibadet ve amel-i Salih işlemden bir başka tür münafık alameti “Kalbim temizdir”  hüsnü kuruntusuyla hareket edenlerin sayısının haddi hesabı yoktur dersek yeridir.  Oysa bu tamamen Allah’a ibadetten kaçışın ifadesi bir kılıftır.  Neymiş, yok efendim adam dürüstmüş, yok efendim adam vefalıymış, yok efendim adam dost canlısıymış. Elbette ki,  bu tür vasıflar ibadet etmeyenlerde de olabilir, ama bu neyi değiştirir ki. Her şeyden önce dünyaya geliş gayemizin gereğince Allah’a kulluk etmek mecburiyetindeyiz. Sırf dürüstlükle işler hallolsaydı başta ismet sıfatına haiz peygamberlerden amel-i salih istenmezdi.  Kaldı ki,  peygamberlerden emir almaksızın kendi başına hareket edenler olduğunda uyarıldıkları gibi zelle türü hatalarından dolayı cezalandırılmışlar bile.  Nitekim Yunus (a.s)'ın kıssası bunun en bariz timsali zaten. Düşünsenize peygamberde olsa bir anlık dalgınlık ya da unutaraktan yapılan zerre miskal en ufak kendi başına buyruk kesilme teşebbüsü bir bakıyorsun Allah indinde zelle türü hata olarak karşılık bulup balık karnında haps edilme cezasına çarptırılabiliyor.  Madem öyle,   Kur’anda zikredilen bu Yunus kıssasından hareketle şimdi tamda  ‘benim kalbim temizdir’ diyenlere sormak gerekir; Yunus (a.s) balığın karnında iken bile bir an olsun kendini Allah’ın zikrinden, ibadet ve taatten alıkoymamışken sizler nasıl olurda kendinizi ibadetten muaf tutabiliyorsunuz, pes doğrusu.  Hem sizler bulunmaz Hint kumaşı mısınız ki, habire kalb temizliğinden dem vurmaktasınız. Hani şunu: “Efendim artık günümüzde ülke sınırları iç içedir, dünyanın bir ucundan öbür ucuna bir kaç saat içerisinde çok rahatlıkla gidip gelinebiliyor.  İster istemez bu gidip gelmeler eşliğinde gayrimüslimlerin huyundan suyundan üzerimize sıçrayabiliyor, Allah affetsin, bundan dolayı ibadetlerimizi aksatmaktayız”  şeklinde deseniz pişmanlığın belirtisi olarak sizi anlayabiliriz.  Tabi bu arada anlamak ifadesinden kastımız ibadeti boşlayalım tavizi bir ifade olarak anlaşılmasın. Kastımız şudur ki gittikleri ülkelerdeki gayrimüslimlerde zaten habire ibadet yapmaksızın şeffaflıktan, dürüstlükten dem vurmaktalar,  dolayısıyla bizimkilere de bu tür söylemlerin bulaşmasını göz önünde bulundurmak manasına tolera edilebilir babından anlamaktır bu.  Yine de her ne bab, her ne fasıl olursa olsun bir mümin olarak hiçbir bahanenin arkasına sığınaraktan asla kendimizi ibadet ve itaatten kendimizi soyutlamamız gerekir.  Sanmayalım ki,  Yüce Allah’ın bizim amelimize ihtiyacı var, asıl ihtiyacı olan biziz. İşte görüyorsunuz amel-i salih ibadet yapmaya yapmaya ne hallere düştüğümüz her şey gayet net çok açık ortada.

        Velhasıl-ı kelam,  ihtiyacımız Salih amel üzere hayatımızı tanzim etmeli ki,  gerçek manada kalbimiz pırıl pırıl temiz huzura erebilsin.

         Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.