Hududullah Allah’ın hükmettiği kanunlardır. Hükmüne ram olunmadığında Allah’ın hakkı cezalarda ister istemez beraberinde gelir elbet. Zira mutlak manada kanun koyucu Yüce Allah’tır.  O halde biz aciz kullara hükmüne ram olmak düşer.  Ve İslam hukukunda ‘şeriatın kestiği parmak acımaz’ hükmünce uygulanan cezalar hudud-ı şer’iyye veya hukuk-ı ilahiye kapsamı içerisinde dövme, hapis, organ kesme ve recm şeklinde gerçekleşir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta “Bunlar Allah’ın haram kıldığı şeylerdir, onlara yaklaşmayın” (Bakara/187) beyan buyurmakla hududullah çerçevesinin dışına çıkmamamızı emretmektedir.  Mademki Yüce Rabbimiz öyle ferman buyurmuş, o halde şer’an haram kılınan her ne varsa hepsinden kaçınmak gerekir ki, Allah’ın bizim üzerindeki hakkını yerine getirmiş olalım. Aksi halde Allah’ın bizim üzerimizde ki hakkını ihlal etmiş oluruz.

        Her kim Allah’ın hakkını ihlal etmeye kalkıştığında mensubu olduğu ülkenin veliyyül-emir veya naibi derhal hakkında şeriatın belirlediği haddi zina, haddi kazf, haddi hamr (içki cezası), hadd-i sekr (sarhoş) hadd-i sirkat (hırsızlık) kapsamında her ne isnad edilmişse verilen ceza-i hükmü icra etmekle mükelleftir. Zira Allah’ın hakkı cezalar öyle ihmal edilmeye gelmez, tez verilmeli.  Hele ihmal edilmeye bir görsün Allah’ın haram kıldığı her türlü çirkin melanet işler artık normal olarak görülmeye başlar ki, bak o zaman vay o ülkenin haline.

           Şu bir gerçek bir ülkede Allah’ın hakkı cezalar titizlikle uygulandığında biliniz ki o ülkede yaşayanlar üzerinde haramlardan kaçınmak yönünde çok büyük bir caydırıcılık etkisi oluşturacaktır.  Böylece o ülke İslam ahkâmını uygulamakla huzur bulmuş olur. Bu arada had cezası çekenlerde günahlarına kefaret olarak huzur bulacaktır. Yeter ki o insanlar cezasını çektikten sonra yaptığı tüm hak ihlallerinden dolayı büyük pişmanlık duyar olsun bir anda kendilerini yeniden dünyaya tertemiz gelmiş gibi olup icabında ruz-i mahşerde mizan terazisi kurulduğunda verecekleri hesab hafifler de. İşte bu nedenledir ki cezasını çekmiş bir insanın geçmişte işlemiş olduğu suçları tekrardan yüzüne vurmak dinimizce hoş görülmez, haramdır bu.  Hem bir insanın geçmişini hatırlatmak kimin haddine, bikere o insan işlediği fiilin cezasını çekmekle ta ilk baştan kefaretini ödemiş sayılır.  Kaldı ki İslam’da bir insana had hudut bildirirken bile ne vandalca muamele edilir ne de vandalca cezai işlem tatbik edilir.  Çünkü yüze, karnına, cinsel organına vurmak ve yere uzatıp bağlamak gibi bir dizi canice muameleler vahşi batıya has Vandallığın ta kendisi uygulamalardır.  İslam hukukuna göre şayet bir insana had hudut bildirilecekse vahşice vandalizmle değil bilakis giydiği elbise çıkarılaraktan uyluk ve kaba etlerine vurmak şeklinde had hudut bildirilir. İşte görüyorsunuz İslam’da had hudut bildirilirken bile bir ölçü tayin edilmiş, asla rastgele ceza tatbik edilmez. Öyle ki had cezalarının uygulanışında cezai aletten tutunda bu işle görevli cellâda kadar olan süreçte şer’an nasıl infaz edeceğine dair bir dizi ölçülerde çok önceden belirlenmiştir. Düşünsenize bir cellât had hudut kurallarının dışına çıktığında kendisine tam diyet (tazmin) cezası ödetilir de. İşte İslam’da hak, hukuk,  adalet budur. Madem öyle, bize Allah’ın kulları üzerinde ki hakkı olan cezaları bilhassa Ömer Nasuhi Bilmen’in ‘Hukuk-i İslamiyye Kamusu’ adlı eserinden istifade ederek en dikkat çekenlerinden birkaçını özetle maddeler halinde izah etmek düşer:     

         -Bir şahıs düşünün ki;  hem zina fiili işlemiş, hem hırsızlık yapmış, hem de içki içmiş, işte böyle bir insan için önce içki, sonra zina,  en son hırsızlık cezası tatbik edilir.

          -Bir şahıs düşünün ki;  herhangi bir şahsa iftira etmiş olsun yetmedi kasten elini kesmiş olsun,  daha da yetmedi kasten bir başka şahsı da öldürmüş olsun bu kişi hakkında önce iftira haddi, sonra el kesme kısası, en nihai olarak da öldürerek cezası infaz edilmiş olur.  

          -Bir şahıs düşünün ki ayrı ayrı meclislerde işlenmiş olan hem Allah hakkı hem kul hakkı suçlar birleştiğinde öncelikle kul hakkıyla ilgili hadler uygulanır. Aynı mecliste işlenmiş hem Allah hakkı hem de kulun hakkı birleştiğinde ise kul hakkı affedilse de Allah hakkı asla affedilmez. Zira hiç kimse hükmü sabit hududullah cezasını düşürme hakkına sahip değildir.

         -Bir şahıs düşünün ki; zinadan dolayı recm, hırsızlığa binaen el kesme cezasına çarptırıldığında mağdur tarafın velisi affetse bile bit Hakkullah (Allah hakkı)  haddi yine düşmez. Ancak bir kimse oğlunun cariyesiyle ilişkide bulunduğu tespit edildiğinde oğul fürùdan sayıldığı için zina haddinin düşmesine yeterli sebep teşkil edebiliyor.

         -Mülk şüphesi, akd şüphesi veya benzetme şüphesi gibi durumlarda zina haddi düşer. Mesela bir şahıs düşünün ki şahitsiz evlendiği kadınla ilişkide bulunmuş olsun yine de aralarında akdin olabileceği şüphesiyle had gerekmez. Ancak o şahıs şahitsiz evliliğin haram olduğunu bildiği halde bu fiili işlemişse hakkında tazir gerekir.

         -Bir şahıs düşünün ki üç talakla boşadığı kadını helal zannıyla iddeti içinde ilişkide bulunmuş olsun yinede ortada akd şüphesi olduğundan o şahıs hakkında had gerekmez. Zira “hadler, şüpheyle kalkar” hadis-i şerifi bunu gerektirir.

           İşte maddeler halinde verilen bu misallerden hareketle zina haddini şöyle toparladığımızda en nihai aşamada evli için recm, bekâr için celde (değnek) cezasının verildiğini görürüz. Ki, cahiliye döneminde zina edenler ya hapsedilirdi ya da azarlamakla geçiştirilirdi. Neyse ki İslam çöle inen nur olarak doğuverdi de bu tür uygulamalar sona ermiş oldu.  Üstelik İslam hukukunda bir kimse hakkında had cezasının tatbik edilebilmesi için mutlaka isnad edilen fiilin kesin kes netlik kazanması şartı da aranır. Nasıl mı?  Bikere her şeyden önce İslam fıkhında o şartlar neyin nesi diye baktığımızda erkeğin cinsel organının kadınınkinin de kaybolması (duhul)  şartlardan biri olarak karşımıza çıkar.  Yani bu demektir ki,  sırf kadına temas etmekle had uygulanmaz,  bu durumda sadece o şahsın şiddetle tedip edilmesi kâfidir. 

          Malumunuz ihsan tasavvufi olarak Allah’ı görür gibi ibadet etmek manasına gelirken,  fıkhı terim olarak da iffet ve masumiyeti korumak anlamında bir kavramdır. İyi hoşta bir insan üzerinde iffet ve masumiyet nasıl tanımlanır dediğimizde bu hususta yine fıkıh kitaplarımıza baktığımızda ihsanlık salahiyetine haiz evli ve dul bir erkek ‘muhsan’ hüviyetiyle tanımlanırken kadın ise  ‘muhsane’ hüviyetiyle tanımlandığını görürüz.  Ki, böylesi tanımlanmalar son derece gayet tabiidir.  İşte tamda bu noktada  ‘bekâra karı boşamak kolay gelir’ atasözümüz devreye girer ki şimdi neden bekâr insanın muhsan olarak kabul görmediğini bu atasözümüz sayesinde idrak etmiş oluruz da.  Hatta bir insana bilhassa neslinin çoğalması için gerekli olan muhsan ve muhsane olmakta yetmeyebilir,  bunun yanı sıra mutlaka akıl baliğ olması, hür olması, Müslüman olması,  sahih nikâh sahibi olması gibi özelliklere de sahip olması gerekir ki tam manasıyla ihsanlık hüviyeti kazanabilsin. Böylece bu hüviyete erişmiş bir insan had cezası gerektirecek bir zina suçu işlediğinde muhsan için recm,  bekâr için celde veya darb gibi had cezalarının uygulanması kaçınılmaz olur. Haddin düşmesi için:

      - Ortada şüphe uyandıran bir durum varsa

      -Kişi deliyse,

      -Her hangi bir tehdit altında işlemişse,

      -Suçu tam sabit değilse,

     -Aralarında nikâh akdi olmuşsa,

     -Kiralama usulü olmuşsa, 

     -Dilsizse vs. ancak o zaman had düşebiliyor.

      Hatta öyle ilginç durumlarda var ki;

       -Mesela bir insan nikâhlandığı kadını görmeden sırf ifadeye dayanarak bir başka kadınla zifafa girdiğinde ortada bir benzetme şüphesi bulunduğundan hakkında had gerekmez. Ama o kadının mihir hakkını ödemesi şart hükmündedir.

       -Mesela daru’l-harb veya daru’l-bağiyde yabancı bir kadınla ilişkide bulunduğu iddia edilen bir şahıs hakkında ortada herhangi bir delil olsun ya da olmasın İslam ülkesine geldiğinde had uygulanmaz.  

       -Mesela zinanın haram olup olmadığı bir ülkede yaşayıp yeni iman etmiş olan bir şahıs için de had gerekmez.

 mesela bir asker sınırının ötesinde girdiği daru’l-harbte zina hayâsızlığında bulunacak olursa hakkında had tatbik edilmez. Çünkü kendi ülkesinin Veliyyül’emr’in kontrol ettiği ülke sınırları dışında (daru’l-harbte)  gerçekleşmiş bir zina fiili için had uygulanmaz.

          -Mesela zina yapan bir zimmî; “Benim inancımda zina helaldir” derse itibar edilmez. Zira ehl-i kitab inancına aykırı böylesi bir iddia yalan beyan olarak karşılık bulur.

          -Mesela bir ölüye fiili zinadan bulunmuş bir kişi için had gerekmez ama tazir gerekir. Keza hayvanla ilişkide bulunan içinde bu hüküm geçerli olup ayrıca o hayvanın derhal kesilip etinin yakılması icab eder. Ancak İmam-ı Azam “şayet hayvan eti yenilen cinsten bir hayvansa eti yenilir” görüşündedir.  İmameyn ise et yakılmalıdır görüşündedir. Belli ki İmameyn hayvan sahibi utanmasın diye böyle bir hüküm vermiştir.

         İşte misallerden de görüyorsunuz ya, bir insan hakkında hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde zina haddinin kesinlik kazanması için; daru’l-İslam sınırları içerisinde cinsel ilişkinin vuku bulmuş olması, dört erkeğin şahitliği ya da zâninin bizatihi hâkimin huzurunda dört farklı mecliste dört kez itiraf etmesiyle ancak had cezası sabit olmakta.  Aksi halde en ufak şüphe durumunda hemen had düşebiliyor. Nitekim Hz. Ömer (r.a) İslam’ın adaletine herhangi halel getirecek bir duruma meydan vermemek için “Had’leri olabildiğince düşürmeye çalışın.  Çünkü hâkimin af hususunda yapacağı hata, karar kıldığı ceza hükmünde vereceği hatadan daha hayırlıdır” demekten kendini alamamıştır. Mademki Hz. Ömer (r.a)’ın adaleti bu yönde tercihin kullanmış, o halde hâkimlerin de aynı yönde tercihlerini kullanmaları icab eder. Ki, hâkimin böyle yapması mendub olarak karşılık bulur.

           Öyle anlaşılıyor ki ortada her ne kadar itiraf edilmişlik bir durum söz konusu olsa da yine de İslam’ın adalet anlayışına en ufak halel gelmemesi için hâkimin ‘belki aranızda nikâh var, rüya görmüş olmayasınız’  şeklinde telkinlerde bulunmasında fayda var gözüküyor.  Şayet itirafçı hâkimin bu telkinlerine rağmen hala inadım inat hakkında şer’i cezanın kesilmesi yönünde ısrar ediyorsa bu durumda elbette ki had düşmez. Ancak oldu ya, o itiraf eden adamın ifadelerini kadın hâkimin huzurunda reddedip inkâr ederse İmam-ı Azam’a göre böylesi bir durumda had düşer görüşündedir, İmameyn ise had düşmez görüşündedir. Aslında kişinin itirafı bir noktada mizacıyla da alakalı bir durumdur. Yani her an söyleyenden söyleyene değişebilecek türden bir itiraf olması imkân dâhilindedir. Hele bu itiraf ima yollu veya kinayeli olarak ifade edilmişse hâkimin hiç düşünmesine gerek kalmadan bu itirafı kaale almaması gerekir. Çünkü İslam hukukunda itirafın ancak açık ve sarih ifade edileni esas alınır.  Hatta itirafçı dilsiz biriyse hüküm aynıdır, yani yazarak ya da işaretle de olsa şeffaflığa gölge düşüreceğinden böylesi itirafta kabul görmez. Kaldı ki şeffaflık sadece dilde değil uygulamada da enine boyuna ince eleyip sık dokuduktan sonra ortaya konulması gerekir ki hak hukuk adalet yerini bulmuş olsun.  Nasıl mı? Mesela hakkında zina isnad edilen şahsın üreme organında cinsel ilişkiye engel bir durum tespit edildiğinde asla had tatbik edilmez, böylece had düşmüş olur. Hatta İslam hukukunda zina haddi sadece dört şahidin şahitliği ile de sınırlı tutulmaz.  Bir kere şahitlerin hür, adil, rüşd sahibi olmaları gerektiğinden tutunda şahitliklerine delil olacak iddialarının zamanaşımına da uğramaması gerekiyor. Zira zina iddiası için belirlenen müddet, sahih olan görüşe göre bir aydır. Fakat bu arada şunu belirtmekte fayda var; şayet şahitler şahit oldukları zina hayâsızlığı gizlemek eğilimindeyseler bunda bir beis yoktur. Yok, eğer şahitler zina isnadında bulunacaksalar da şahitlerin her biri şahitliklerini bir mecliste birleştirip herhangi bir kuşkuya mahal bırakmaksızın aynı ortak dille şahitliklerini izhar etmeleri lazım gelir. Aksi halde şahitlerin birbirinden farklı çelişik ve zıt ifadeleri haddin düşmesine yeterli bir sebep teşkil edecektir. Hakeza adil olmayan dört şahidin şahitlikleri de haddi düşürmeye yeterli bir sebeptir.

           Malumunuz hukuki davalarda kişinin bizatihi kendi yapmış olduğu fiilini itiraf edebileceği gibi sorgulamak suretiyle de itirafı sağlanabiliyor. Ancak İslam hukukunda itiraf etmesine yönelik sorgulamalarda bulunurken elbette ki bunun da belirli usul ve kaideleri, yani şer’an ölçüleri söz konusudur. Mesela bir kimse efendisi ve kocası olmayan hamile kadına kimden gebe kaldın gibi sorgulamada bulunsa bu tür sorgulama usul yönünden asla kabul görmez. Hem kaldı ki böyle bir sual fitneye yol açacağı muhakkak. Dolayısıyla İslam hukukunda bu tip sorulara muhatap olunaraktan itirafta bulunulması da pek arzulanan bir şey değildir. Nitekim Maiz zina yaptığının itirafında bulunduğunda, Allah Resulü bu itiraf karşısında usulünce “Ya Muaz! Bu söylediğinden emin misin”  diyerekten üç kez tekrarlatma ihtiyacı duymuştur. Ve bu arada Hz. Ebu Bekir (r.anh)  araya girip ‘Ya Maiz! Şayet dördüncüsünde de itiraf edersen biliniz ki Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  hakkında recm cezasını tatbik edecektir’ uyarısında bulunur.  Tabii Maiz bu ya, itirafına devam edip sürdürünce ister istemez hakkında recm cezası kaçınılmaz alın yazısı olur. Ve Allah Resulü had cezasının akabinde hakkında şöyle ferman buyurur da; ‘Ölüleriniz için yaptığınız şeyi onun içinde yapınız. O muhakkak öyle tövbe etti ki eğer onun tövbesi bütün dünya halkına taksim edilecek olsaydı hepsine de kifayet ederdi, ben onu cennet ırmaklarına dalıp çıkarken gördüm.

           İşte yukarıda zikrettiğimiz adeta itirafname niteliğinde bu elim hadiseden anlaşılan o ki, böylesi durumlarda zanlı itirafını sürdürebilir de itirafını sürdürmeyebilir de. Keza şahitlerin şahitliklerinden dönüp dönmemesi de öyledir. Ancak dört şahitten biri recm sonrası şahitliğinden dönmüşse o şahide  ¼ diyet ödetilir. Yetmedi şahitliğe dayanarak bir şahsa zina isnadında bulunup da recm sonrası o şahsın cinsel organı kesilmiş olduğu ortaya çıkarsa o şahitlerin her biri ayrı ayrı  ¼  oranında, yani toplamda dörte dört tam diyet ödemeleri gerekir. Ya da orta da ehil olmayan kimselerin şahitliklerine dayanarak recm edilen bir durum söz konusu olduğunda bu kez o diyeti beytülmal tazmin etmesi gerekir. Çünkü devletin şahitleri güvenilirlik noktasında araştırma kusuru olması yönünden bir tazmindir bu.

           Mesela birden fazla zina fiili işlediği sabit olan bir şahıs hakkında sadece bir had cezası tatbik edilir. Ancak celd şeklinde had yapıldıktan sonra yine aynı fiili işlediğinde hakkında tekrar had uygulanır, ama tazmin gerekmez. Zira had tazminle birleşmez. Fakat bir şahıs zina fiilinde bulunduğu kadının ölümüne sebebiyet verdiyse zinadan dolayı had uygulanır, sebebiyetten dolayı da diyet ödetilir.

         Mesela bir şahıs yaşıtça cinsel birleşmeye elverişli olmayan bir kız çocuğun cinsel organına zarar verdiğinde hakkında had icra edilmez, sadece tazir gerekir. Çünkü böylesi bir çocuk zina yapmaya erişkin değildir,  sadece bu hadisede hakkında 1/3 emsal mihr kesilir.

         Mesela bir kimse firar edip kayıplara karıştığında, kadının cinsel organının retka (bitişik) olduğu tespit edildiğinde, yani sonradan cinsel ilişkiye mani bir durum anlaşıldığında, ya da şahitlerden birinin recme iştirak etmekten çekinmesi durumunda had cezasının düşmesine yeterli sebep olabiliyor.

           Malum, fıkıh literatüründe celde; hür erkek için yüz değnek, köle erkek için elli değneklik cezayı ifade eden bir kavramadır cezadır. Tabii tüm bu celdelerin bir günlük zaman diliminde vurulması şart değildir. İki gün içerisinde yarı yarıya da uygulanabilirliği sözkonusudur.  Mesela zina iftirası sabit olan bir şahıs için seksen değneklik bir hadd-i kazf cezası tatbik edilirken, ispatlanmış ve kesinlik kazanmış bir hadd-i zina cezası için de evli erkek ve kadınlara recm cezası uygulanır. Keza bekârlara da celde cezası tatbik edilir. Ki, celde sayısı hür erkek ve hür kadın için yüz, köle için elli değnektir.

           Malum fıkıhta erkek olsun kadın olsun hiç fark etmez cinsiyet ayrımı yapmaksızın her iki cinsiyetin fiili zinasına karşılık gelen taşlanma hadisesi ise recm olarak tanımlanır. Elbette ki durduk yere hiç kimse birilerinin taşlanarak öldürülmesinden keyif almaz. Beslli ki recm cezasından maksat bir insanı katletmek değil bilakis caydırmak ya da uslandırmaktır. Zaten maksat öldürmek olsaydı zina etmiş bir hamile kadına hemen had uygulanması gerekirdi,  tam aksine o zaniye kadın tâ ki çocuk doğurana kadar hakkında haps uygun görülür. Hatta çocuk doğurduktan sonra çocuğun başka mürebbisi yoksa cezanın erteleme cihetine gidilir de.

         Bir başka önemli husussa şahitler hazır bulunmadıkça had icra edilemez gerçeğidir. Bu arada recm kararı veren hâkim öldüğünde de had icra edilemez.  Ancak yeni göreve başlamış hâkimin sil baştan yeniden delil sunması gerekir. Hatta yerine gelen hâkim recmle alakalı bir hâkimin diğer hâkime gönderdiği mektuba dayanaraktan da had uygulayamaz.

           En son zina haddi için söylenecek hüküm hiç kuşkusuz bekâr için yüz celde veya sürgün cezası, muhsan içinse recm cezası hükmüdür.  Derken recmedilen her ne kadar mevta zani biride olsa sonuçta Müslüman olması hasebiyle yıkanıp kefenlenip cenaze namazının ardından İslam mezarlığına defnedilerekten işlem tamamlanmış olur. Denilebilir ki zani değil de ya iftiraya uğramış bir mevtaysa, yine hüküm aynıdır. Bilindiği üzere İslam hukukunda zina isnat edilen şahıs ‘makzuf’,  zina isnat eden şahıs ‘kazif’, zina isnat edilen söz ise ‘makzufun bih’ kavramıyla karşılık bulur.  Adı üzerinde iftira,  dolayısıyla tıpkı zina haddinde olduğu gibi iftira hadisesinde belirli şartların vuku bulması gerekir ki kazf haddi uygulanabilsin.  Yani bu demektir ki,  kazf haddinin (namuslu kadına zina itirası haddi) tatbiki için; kazifin akıl baliğ olması,  tercih sahibi (muhtar) olması, dört şahitle ispat edilir olması şarttır.

        Makzufe için şartlar ise; muhsan olması, bilinen şahıs olması, konuşur olması, cinsel ilişkiye engel olmayacak bir durumun tespit edilmiş olması gerekir. 

        Makzûfun bihe ait şartlar içerisinde en dikkat çeken husus; yapılan kazfın açık lisan ve dil ile ikrar edilme şartıdır. İkrar esnasında zina kelimesini karşılayacak başka dillere ait kelimelerle ifade edilse bile şart unsuru yine aynı sayılıp hüküm değişmezde. Mesela bir kadına hitaben, ‘Ey facire,  kocanı rezil ettin’ ya da herhangi birine zina isnat eden şahsa; ‘Sen doğru söylüyorsun’ demekte kazf’dir. Ancak öyle sözler vardır ki kazf olarak kabul görmez. Nitekim  ‘Senin elin, gözün, arkan zina etti, sen daha doğmadan zina ettin, sen daha yaratılmadan zina ettin, sen zorla zina ettin, sen bunak veya mecnun halde,  ya da uykuda zina ettin, sen annenin oğlu değilsin, sen zina edersin’ gibi sözler bunun tipik misalini teşkil ederler. Hem nasıl tipik karşılanmasın ki, bikere bu tür sözlerin kazf olarak kabul görmesi için imkân dışı sözlerden, kinayeli ifadelerden uzak bir şekilde ifade ediliyor olması gerekmektedir.  Zira “Ey zani oğlu, Ey zaniye oğlu, veled-i zina, ibn-i zina, Ey zani, sen babamın oğlu değilsin” gibi ifadeler gayet açık olarak ifade edildiğinden dolayı kazif haddi gerektirir.  Mesela bir kimseye ‘luti’ denildiğinde bu kazf sayılmaz, ama fahişe, zaniye, sen piçsin ifadeleri kullanıldığında derhal kazf haddi davası gerektirir. Bir başka önemli ayrıntı ise kazf'ın meydana geldiği yer daru’l-adl topraklarında vuku bulma şartıdır.

         Anlaşılan o ki,  kazf haddi kamu maslahatına yönelik bir cezayı uygulamadır. Zaten bu yaptırım sayesinde kamu düzeni koruma altına alınabiliyor. Kazif haddi esasen ayakta,  yani bir tür kıyam halde uygulanır. Böylece kazf haddi zina haddinden daha hafif tarzda icra edilmiş olur. Ancak bu demek değildir ki zina isnadında bulunan şahsa (kazif) oturtularak had yapılmaz, yapılır elbet. Hatta bu örtünmesine müsait durum oluşturur da.

          Bu arada unutmayalım ki böylesi bir davada görev olacak kişinin, yani kazf haddini uygulayacak görevli memurun akıl baliğ olması ve darb usullerini bilen yani ehil biri olması da çok mühimdir. Ayrıca bu davanın uygulanıyor olması için şu şartlarda göz önünde bulundurulması zaruridir. Mesela bir kimse hakkında:  

        -Kazf, hırsızlık, zina ve içki fiilinden dolayı darb şeklinde had uygulanması gerektiğinde önce kazf haddi uygulanır sonra diğer geri kalan hadlerde içinde veliyyül-emr şer’i ölçüler kapsamında arka arka (ardışık)  olmayacak şekilde dilediğini uygular.

         -Kazf, hırsızlık, içki ve zinaya yönelik darp cezası, ya da recm cezası gerektiğinde önce kazf haddi icra edilir sonra hırsızlık için tazmin cezası, akabinde recm cezası uygulanır, derken recm cezasıyla birlikte diğer ceza hükümlerde düşmüş olur. 

          -Kazf, hırsızlık, zina ve içki haddi için kısas cezası gerektiğinde önce kazf haddi icra edilir sonra çalınan mal karşılığında tazmin cezası tatbik edilir, daha sonra da kısas uygulanıp diğer hadlerin düşmesi sağlanır.

          -Öldürme, içki haddi, zina haddi gibi cezalar bir araya geldiğinde recm cezası uygulanıp böylece diğerleri de düşmüş olur.

          Şu bir gerçek kazfden dolayı hüküm giymiş (ceza verilmiş) bir kişi tövbe etse de şahitliği muteber değildir. Ancak diyanet ve ibadet hükümleri bundan istisnadır.

                                   HAMR VE HIRSIZLIK

          Az  veya çok içilen hamrdan (şaraptan) dolayı   hükmedilen cezaya hadd-i hamr (haddi şurb) denir. Söz konusu bu ceza hür erkek ve kadın için seksen celde, köle için de kırk celdedir.

        Müskirat; katı müskirat ve sıvı müskirat diye tasnif edilir. Ve katı müskiratta kendi arasında esrar, beng,  afyon, vs. diye kategorize edilir. Malumunuz sıvı müskiratlar üzüm, hurma, buğday, arpa ve diğer meyvelerden elde edilen mayilerden oluşur. Mesela yaş üzüm müskiratından elde edilen hamr da içeriğine göre; bazik müselles, munassef ve buhtec diye adlandırılır. Kuru üzümden elde edilenler ise Nakîu'z-zebîb (kuru üzüm nakîı) ve Nebizi zebîb diye nitelendirilir.

         Genellikle sarhoş edici katı müskiratlar bitki cinsinden sayılırlar. Fakat öyle ilaç kategorisinde bitkiler vardır ki;  içildiğinde sarhoşluk verebiliyor. Şayet böyle mubah türünden ilaç niyetine içilen her ne varsa sarhoşluk durumu ortaya çıkarsa ta'zir cezası gerekse de içki haddi gerekmez. Nitekim yaş üzüm içeceği, hurma içeceği, kuru üzüm içeceği, bal, incir, buğday, arpa içecekleri kaynatılmayla ağırlaştırılıp sarhoş edici hale gelmedikçe veya eğlence maksadıyla içilmedikçe haram olarak karşılık bulmaz, yani mubah olarak karşılık bulur. Anlaşılan o ki; söz konusu içecekler sarhoşluk verecek hale geldiğinde ancak haramlık kazanıp haddi gerektirmekte.  

        Tabii bu arada müskiratında karışım oranları dikkate alınması icab eder. Şöyle ki; bir içkiye su karıştırıldığında şayet su içkiden fazla ancak sarhoşluk vermiyorsa içki haddi gerekmez. Yok, eğer su içkiden az, ya da eşit ise sarhoşluk versin veya vermesin bu durumda içki haddi gerekir.

         İçki haddi hür erkek ve kadın için seksen değnek,  köle için kırk celdedir.  Bilindiği üzere haddi gerektiren sarhoşluk ölçüsü; abuk sabuk konuşmak ya da lafları birbirine karıştırmakla da anlaşılır.

         Sarhoşluk için en az iki adil erkek şahit yeterlidir. Ancak had cezasının tatbiki için akıl baliğ olması,  Müslüman olması, daru'l-adl topraklarında yaşıyor olması, muhtar sahibi (kendi iradesiyle hareket eden) olması ve sarhoşluk hükmünü bilmiş oluyor gibi unsurlarda şart hükmündedir.  Hatta bu şartlara zaman aşımına uğramamakta dâhildir.

        Sarhoş edicilerden bir içecek olmadığı halde her nasılsa bu içeceği içmesinden dolayı sarhoş olan bir şahıs için had gerekmez ama içki ve sarhoşluk durumu sabit olduğunda affetmek veya müsamahakârlık olunmaz. Çünkü bu hadler ilahi haklar kapsamındadır. Ancak şahitlerin şahitlikten vazgeçmesi veya şahitlerin şahitlik ehliyetini yitirmesi  (mesela cinnet getirmesi, bunamak gibi)  durumunda içki haddi düşebiliyor.

          Harze;  malın saklandığı yer demek olup,  harze binefsihi ve hırz bigayrihi şeklinde kategorize edilir.  Mesela evler, dükkânlar, çuvallar, kasalar, sandıklar vs. harze binefsihi türüne girer. Mescitler, yollar, sahralar vs. ise hırz bigayrihidir.

          Malum hırsızlık haddi için; akıl baliğ olmak, konuşur olmak,  çalınan malın ortağı olmamak,  hırsız ve malı çalınan arasında akrabalık bağı olmama veya karı koca olmamak gibi vs. şartlar aranır.  Nasıl mı? Örnek verecek olursak:

         -Mesela ortak tarafından çalınan mal için had gerekmez, ama ta'zir gerekir. Hakeza birbirlerinin evlerine değim yerindeyse destursuz izinsiz girebilen amca, baba, ana, kardeş, evlatlardan herhangi biri çalmış olsa da had gerekmez. Zira kendi aralarında akrabalık ilişkileri söz konusudur. Zaten had uygulanırsa akrabalık ilişkileri kesilmiş olur. Ki; İslam buna müsaade etmez.

          - Altın, gümüş, bakır, kalay, inci, cevher vs. gibi mutlak mallar,  insanların ziynet takısı edinmek ya da zengin olmak için sakladığı mallardır.  Mesela karı koca arasında ziynet takısı çalma hadisesi yaşandığında böyle bir durumda had gerekmez. Ancak İmamı Azam sütkardeşler arasında yapılan hırsızlık hakkında had gerektirir demiştir.    İmam Yusuf ise sütannenin malını çalma hususunda had icra edilmez görüş belirtmiştir.

         Peki, mesele sadece hırsızlığın ta kendisiyle mi sınırlı bir mesele mi? Elbette ki en az hırsızlık kadar hırsızlığa konu olan çalınan malın hırsızlık kapsamına dâhil olup olmadığı da çok önem arz etmekte. Öyle ki hırsızlık davasında bununla alakalı şu şartları aranırda:

          - Hırsızlığa konu olan mal bikere her şeyden önce dayanıklı mal olmalı  (demir, bakır, altın vs.), 

          -Hırsızlık daru’l-İslam’da vuku bulmalı, zira harbinin malı masum değildir. Fakat mülteci öyle değil, onun geçicilik özelliği göz önünde bulundurulmasına istinaden malında mubahlık şüphesi vardır.

          -Haddi gerektiren mal olmalı. Mesela bir kimse borçlusundan alacağı meblağa denk gelen aynı cins mal çalarsa had gerekmez. Fakat başka cins mal çalarsa had gerekir.

          -Çalınan mal nisap miktarına ulaşmış olmalı.  Hatta birbirinden farklı evlerden çalınan mallar toplandığında nisab miktarına ulaşsa da had gerekmez. Bir kere her bir evin kendi içinde nisap miktarına ulaşamamış olması ve aynı zamanda hırsızlığın ayrı ayrı evlerde gerçekleşmiş olması haddi düşürmeye yeterli sebeptir. Ancak bir ev içinde birden fazla şahsa ait nisap miktarına ulaşmış mal çalındığında had gerekir. Sebebi gayet açık; burada kişiye değil korunduğu yer dikkate alınır.

       -Çalınan mal korunaklı olması,  yani korunmayan malı çalmak haddi gerektirmeyebilir. Nitekim mera gibi yerlerde başında koyun çobanı da olsa çalınan koyun için had gerekmez. Zira bu hayvanlar mera’ya korunmak için değil otlatılmak için koyulmuştur. Şayet söz konusu mera değil de ağıl veya ahır gibi bir yerse had lazım gelir.

       -Çalınan mal izinsiz girilmeyecek yerde gerçekleşmiş olmalı. Zira çalma olayında gizlilik şarttır. Bir şahıs düşünün ki izinli olduğu veya herhangi birinin girip çıktığı mekânda isterse o mal sahibinin başı altında bulunmuş olsun çaldığı maldan dolayı had gerekmez. Fakat izin verilmediği vakitte (geceleyin) çalarsa had gerekir. Ancak burada da geceleyin yapılacak hırsızlıkta başlangıç itibarıyla gizlilik şart esas alınırken gecenin sonunda bu gizlilik şartı aranmaz. Gündüz ise hem başlangıcında hem sonunda gizlilik esastır. Geceleyin mal sahibinin gözü önünde izinsiz çaldığı mal için had gerekmesinin sebebi her ne kadar çalınan mal sahibinin gözü önünde alınmış olsa da sonuçta işlenen fiil halktan gizli olarak yapılmıştır. Şayet hırsızlık gündüz sahibinin gözü önünde yapılırsa had gerekmeyebilir. Nitekim her an dışarıdan yardım isteme imkânı vardır. Hakeza yine bir kimse çaldığı malı elde ettiği esnada veya dışarı atıp daha kendisi dışarı çıkmadan yakalanırsa had gerekmez.  Keza bir kimse evin duvarını delip elini uzatarak bazı şeyleri çalsa da had gerekmez. Zira vücudu dışarıdadır.

          -Çalınan mal süratle bozulur cinsten olmamalı.  Mesela taze et, tuzlu balık, süt, çabuk bozulmaya müsait kuş gibi av hayvanlardan elde edilen etlerden hazırlanmış yemekleri çalmakla da had gerekmez.          

                        HIRSIZLIĞIN İSBATI VE HADDİN OLUŞMA ŞARTLARI

          Bir şahıs hakkında hırsızlık haddi uygulanabilmesi için hırsızın hırsızlığını itiraf etmesi, çalınan malın zaman aşımına uğramaması, en az iki erkek adil şahidin şahitlik etmesi gibi şartların oluşması gereklidir. İmam-ı Azam ve İmam Muhammed hırsızlık itirafının bir kez ikrar edilmesini yeterli bulmuşlardır. İmam Yusuf ise farklı mecliste iki kez itiraf etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Tabii ki itirafında baskı altında yapılmış olmaması gerekir, hırsızın mutlaka kendi hür iradesiyle itiraf etmesi esastır.       

         Hakkında hırsızlık haddi sabit olmuş bir hırsızın çalmış olduğu malı bir diğer hırsız çaldığında bu ikinci hırsız hakkında had gerekmez. Çünkü bu durumda mal sahibinin masumiyeti düşmüş kabul edilir.

         Bir hırsız çaldığı maldan dolayı had icra edilip tekrar o malı çalmaya teşebbüs edip çaldığında yeniden had uygulanmaz. Fakat çaldığı mal değişikliğe uğradığında (örneğin iplik iken dokuma haline geldiyse) had gerekir. Çünkü malın masumiyet karinesi düşüp geriye malın işlenmiş hali kalmıştır.

          Hırsız dava açma hakkına sahip değildir. Çünkü hırsızın eli, mülk eli değildir.

          Hırsızlık hadisesi sabit olunca hırsız hakkında organ kesme cezası verilir. Şöyle ki; öncelikle sağ bileği kesilir, daha sonra hırsızlık yaptığında ise sol ayak mafsallardan kesilir, tekrar yaptığında ise artık hiçbir azası kesilmez, hapsedilmesi daha uygun düşer.

          Bir hırsız müteaddit defalar çaldığı maldan dolayı mahkemece hükme bağlanıp bir eli kesildiğinde başka bir uzvunun daha kesilmesini gerektirmez.

          Hırsızlık haddi uygulama yetkisi birinci derecede veliyyül-emre aittir, ikinci derecede yetki ise görevlendirilmiş hâkimindir. Şayet tutuklu bir hırsızı veliyyül-emr'den habersiz sağ eli kesildiğinde kesen kişi hakkında kısas gerekmese de tedip edilmesi lazım gelir.

          Hırsızın itirafından dönmesi veya mal sahibinin hırsızın itirafını reddetmesi ya da mal sahibinin şahitlerin şahitliklerini reddetmesi durumunda hırsızlık haddinin düşmesine yeterli sebeptir.                                           HARAMİLİK

           Harami denilince ister istemez akla ilk evvela haramiler gelmektedir.  Malum eskiden kervanları basan haramiler varmış, bu yüzden haramiler hakkında da hukuk kuralları işler hale gelmiştir. Ancak şu da var ki gizlice yolcu mallarını kaçıranlar yol kesici sayılmazlar. Bu tipler sadece adi hırsızlık kapsamında ki suç ve ceza hükmüne tabi olurlar.  

           Her ne kadar haramiler hakkında eşkıya, haydut, soyguncu, haramzade dense de fıkhı karşılığı tanımı da söz konusudur. Şöyle ki, fıkıhta yol kesene (muharip) kat-ı tarik, hadisenin cereyan ettiği yere maktun fih, alınan mala maktun ley, yol kesenlerin her birine ise maktun aleyh diye tanımlanır.

           Tabii yol kesmenin birçok yöntemleri var. Mesela yolcuları korkutmak, soymak, öldürmek, hem soymak hem öldürmek gibi türler bunun tipik misalidirler. İşte bu çerçevede şahısları öldüren, yaralayan, korkutan, namus ve ırza saldıran, yollarda muharip vaziyeti alan her şahıs yol kesici (muharip) olarak addedilir.

            Bir yol kesici birini öldürdükten sonra takibe alınıp yakalanmadan önce tövbe etse de hakkında ölüm cezası düşmez. Ancak henüz daha bir kimseyi öldürmeksizin ya da gasp edeceği malı almaksızın yakalanan bir yol kesici böyle değildir, sadece bu yol kesici için tövbe edip iyileşme emareleri görülünceye kadar haps edilmekle yetinilir. Gerçek anlamda yolcuların mallarını soymak suretiyle yol kesicilik yapanlar hakkında gereken cezai hüküm sağ el ve sol ayak eklemlerinden kesilme haddidir. Yol kesmede bunun dışında had ve tazmin cezası birleşmez, mutlaka yolcuyu öldürmek suretiyle işlenen her fiilin karşılığı kısas olarak karşılık bulur.  Şayet ortada hem yolcunun malı hem de canına kıyılmışlık durum söz konusuysa böyle bir durumda veliyyül’emr serbesttir, dilerse önce yol kesicinin uzvundan keser sonra öldürür, dilerse direk had uygulayıp öldürür de.          

        Ayrıca yol kesiciliğin şer’i hüküm kazanması için bir kere yol kesecinin akıl baliğ olması, erkek olması şarttır, yolu kesilenin de Müslim ve zimmî olması, elindeki malın kendinin veya ödünç mal olması, zimmetine ya da emanetine geçmiş mal olması şarttır. Hakeza yol kesicilikte el koyulan malında muhafızın kontrolünde saklanılan mal olması ve nisap miktarına erişmiş olması (on dirhem) gerekir ki yol kesicilik hükmü cari olsun.  Aynı zamanda yol kesiciliğin daru’l-İslam topraklarında ve şehir dışında gerçekleşmiş olması gerekir.

           Baskına uğramış yolcular baskın esnasında kendilerine taciz eden yol kesicilerden herhangi birini öldürdüğünde hakkında herhangi bir yaptırım lazım gelmez.

          Yolcuların aynı kafile fertlerinden olmamaları, yol kesicilerle yol kesilenler arasında akrabalık bulunmaması esastır.

          İtiraf ya da delille (en az iki erkek şahit) yol kesicilik sabitlik kazanır.  

          Yol kesiciler hakkında bir dikkat çeken bir diğer hükümse; veliyyül-emir veya naib'inin (hâkime ait) yetki dâhilinde uygulanır olmasıdır. Şayet veliyyül-emir ve naibinin (vekili) izni olmaksızın bir kişi yol kesicinin elini keser veya öldürürse o kişi için kısas ve diyet lazım gelmez, ama tazir gerekir.

           Şu bir gerçek; yol kesicilik hususunda haddin düşmesi için yolcuların yol kesicilerin itirafını ve şahitleri kabul etmemesi, yol kesicilerin yaptıklarından tövbe etmesi ve olayın zaman aşımına uğraması gibi durumlar uygulanacak cezai işlemlere hafifletici unsur olabiliyor.       

                                       TA'ZÎR

              Ta'zir; İslam hukukunda hakkında belirli herhangi bir şer’i ceza bulunmayan suçlara binaen veliyyül-emir veya naibi tarafından azarlama, sert bir tavır takınma,  dayak atmak ve hapis şeklindeki ihtar ve tedib cezası (haddini bildirmek)  olarak tanımlanır.  Sözlük anlamı ise engelleme,  reddetme, zorlama, aşağılama ve terbiye etme anlamında bir kavramdır.  Tabii hukuki anlamdaki ta’zirden maksat tedip etmek bir daha suç işlemeye cüret edemeyecek şekilde toplum içerisinde caydırıcılığı egemen kılmaktır.  İşte bu itibarla ta'zir cezaları yedi kısımda ele alınıp bunlar ihtar, vaaz ve nasihat, sert yüz gösterme, tekdir ve tevbih, hapis, sürgün, teşhir ve görevden alma, kulak bükmek, darp (dayak) ve nakdi yaptırım başlıkları altında İslam hukukunda yerini alıp incelenir.  Madem öyle bizde karınca kaderince Ömer Nasuhi Bilmen’in yine adı geçen eserinden en dikkat çekenlerinde bazılarını derleyip toparlayıp özetle şöyle bir değinelim bakalım neymiş bir görelim:

           -Tekdir ve tevbihte bulunma cezası; suçluyu azarlamaksızın yüzüne karşı sert ifadeler ve kınayıcı suçlamalarda bulunma manasına gelen bir yaptırımdır.

            -Sürgün cezası, zaten ismiyle müsemma sürmek manasınadır, yani bulunduğu mekândan başka mekâna sürgün etmek demektir. Belli ki gerektiğinde caydırıcılık açısından sürgün cezası da bir çözüm yolu olabiliyor.  

           Bazen öyle durumlar var ki ön tedbir açısından da bir insan sürgün edilebiliyor.  Örnek mi? İşte Hz. Ömer (r.a)’ın yakışıklı bir genci bazı kadınların ilgisini çekerekten fitneye yol açması ihtimaline karşılık sürgün etmiş olması bunun en bariz örneğidir.  Ancak bu demek değildir ki bu genele şamil ve süreklilik gerektiren bir uygulamadır. Nitekim Hz. Ömer (r.a)  bir zaman sonra yine aynı gerekçelerle başka bir şahsı daha sürgün ettiğinde bir zaman sonra o şahsın irtidad edip Rum ülkesine sığındığı gözlemlenmiştir. İster istemez böyle beklenmedik bir olaydan sonra bu tür sürgün ve uzaklaştırma uygulamalara ihtiyatla yaklaşılması gerektiği görüşler ağırlık kazanıp Hz. Ömer (r.anh) bu hususta  ‘Artık bundan böyle biliniz ki hiç kimseyi bu şekilde bir daha sürgün etmem’ demekten kendini alamaz da.

         -Teşhir cezası; eşeğe ters bindirmek suretiyle şehir içinde tur attırmak, ya da daha başka rezil rüsva edici yöntemlerle caydırmaya yönelik bir ta'zir türüdür.

         -Darp cezası; etkili vurma, çarpma ve dayak atmak cinsinden bir ta’zîrdir.  Ama unutmayalım ki İslam hukukunda dövmenin de belli bir haddi hududu vardır:

         Mesela İslam hukukunda hafif derecedeki suçlar için on değneklik ta’zîr edilip darp edilmesi kâfidir.  Yani, hafif yüz kızartıcı suçlar için on değnekten fazlasına müsaade yoktur.

        Mesela ağır yüz kızartıcı suçlar için başkasının cariyesine, ya da ölmüş birine cinsel ilişkide bulunan her kimse doksan dokuz değnekle darp edilmesi kâfidir.

        Mesela İslam hukukunda Ramazan ayında gündüz içki içen bir şahıs için içki haddinin yanı sıra yirmi değneklik bir darpta uygun görülmüştür.

       İşte yukarıda örneklerde de görüldüğü üzere bilhassa ağır yüz kızartıcı suçlarda darb sille tokat vurmak şeklinde değil değnekle darp uygulanması caizdir. Ancak bunun da uygulanabilmesi için tazir gerektiren belirli şartların oluşması gerekir.  Merak bu ya, şayet o şartlar nedir denildiğinde,  bikere söz konusu şartların başında tazir cezasına müstahak her kimse:

      -İlk evvela o kişinin akıl melekesi yerinde olması icap eder.

      -Mesela alışverişine fesat karıştırmış olması, gerçeğe aykırı beyanda bulunmuş olması, belediyenin koyduğu fiyattan fazlasına mal satıyor olması gerekir.

      -Mesela o kişinin alenen zimmîye sövmüş olması da taziri hak eden bir durumdur.

       Peki, ameli konularda ta’zîr söz konusu mudur? Söz konusu olmakta ne demek,  var olması da son derece gayet tabiidir. Örnek mi?

      -Malum atalarımız ne demiş ağaç yaşken eğilir diye, zaten şer’an da bir çocuğa yedi yaşında namaz kılması hususunda rica edilmez,  bilakis emredilir.  Şayet on yaşında iken bile namaz kılmazsa uslandırmak ve ıslah maksatlı usulü ölçüsünce dövülür de.

       -Şer’an yine büyük zatlara yönelik ileri geri konuşup dil uzatan her kim olursa hakkında (Peygamberlere, sahabeye, saadatlara, seyyidlere, âlimlere) dövme, hapis veya başka şekillerde ta'zir gereir.

        -Ramazanda özürsüz oruç bozan bir mukim biri şiddetle ta’zîr gerekir.  

         -Müslüman toplumun ahlakına aykırı çılgınca hareketlerde bulunanlara tazir gerekir.

        -Müslümanların itikadını bozmaya yönelik bidat sokmaya çalışanlar için de ta’zir gerekir.

        -Gerçeğe aykırı jurnalcilikte bulunmak, cuma namazını engellemek, resmi sıfatını kullanaraktan sahtekârlık yapmak, Seyyid olmadığı halde Seyyidim diye ortaya çıkmak gibi eylemlerde bulunanlar için ta’zîr gerekir.

        -Zorla gayri meşru ilişkide bulunmaya kalkışan için şiddetli tazir gerekir.

        -Öldürmek maksadıyla yemeğe zehir katan, bir kimsenin malını elinden almak için içtiği şerbete sarhoş edici etken madde katmak tazir gerektirir.

         -Hamile kadını korkutup dövmek taziri gerektirir.  

         -Ameli noktada eşleriniz, çocuklarınız, köleleriniz birer emanettir hükmünce kendi maiyetindeki köleyi öldüren bir efendi ta’zirin yanı sıra hapsedilir de.

        -Ameli noktada kul hakkına girdiği içindir bir başkasının ev ve ekinlerini yakan hakkında hem tazmin, hem de ta'zir gerektirir. Hakeza kefen soyana,  casusluk yapana, umum arazileri işgal edene de tazir cezası gerekir.

          -Hayvan veya ölmüş birine cinsel ilişkide bulunmak, hırsızlık maksadıyla evin duvarını delen, kilidi açarak içeriye girip eşyaları toplarken yakalanan kişi için tazir gerekir (hapis-dayak şeklinde).

        -Salih bir insanın yüzüne karşı müşrik, kâfir ithamında bulunmak ve büyücülük yapmak ta’zir gerekir.  

         -Babasına sözle eza veren, çocuklarına içki içtiren, çocuklarına sövüp sayan, yaşadığı toplumun diliyle ve örfünce çirkin addedilen sözler sarf eden, rüşvetçilik yapanlar ve sahte para basanlar için şiddetli ta’zir gerekir.

        -Karısını haksız yere döven,  hayız ve nifas halde iken cinsel ilişkide bulunmakta ta’zîr gerektirir.

        -Kumar gibi vasıtalara başvurup halkın paralarını soyup ellerinden alma girişimleri içinde ta’zîr gerektirir. Bir kimseye karşı öldürme ve yaralama kastıyla silahını doğrultup göstermek veya hücum etmekte ta'zîr gerektirir (hapis, dövülme). Hatta birbirini döven her iki şahısta karşılıklı ta’zîr edilir.

        -Hamile bir kadını dövmek suretiyle muzganın (et parçasının) düşmesine sebebiyet vermek sırf şiddetli ta’zîrle yetinilmez haps edilerek tedibide gerekir.  Şayet düşen muzga değil ceninse ta’zîrin yanı sıra deve, altın veya gümüş cinsinden bir değer olan gurre kefareti de gerekir.  

         -Ebe bir kadının hamile kadına ilaç verdiğinde çocuğun düşmesine annenin ise ölümüne neden olmuşsa, hatta bu işi rutin alışkanlık yol edinmişse veliyyü’l-emirin talimatı doğrultusunda o ebe için ta’zir müstahaktır.

        -Bir insan ölüleri mezardan çıkarıp yaktığında hakkında ta’zir gerekir.

         -Halk dilinde ayak takımı diye dillendirilen bazı kimselerin kendi aralarında ta’ziri hak eden laflar söylediklerinde şayet bu sözlerden dolayı birbirlerinden incinmemişlerse ta’zir gerekmez.

          Bu arada unutmayalım ki yukarıda sıraladığımız örnek teşkil edecek unsurlarla birlikte bunları desteleyecek itiraf, delil, şahit, yeminden dönme gibi tüm unsurlarında hâkimin bilgi ve değerlendirmelerinden geçmesi gerekir ki tazir hükmü kesinlik kazanmış olsun.  Hatta daha da kesinleşmiş hüküm için gerektiğinde iki erkeğin şahitliğine ya da bir erkek iki kadının şahitliği de bu iş için kâfidir.  

          Dikkat ettiyseniz hâkimin bilgisi ve değerlendirmesi dedik. Zira İslam hukukunda Müslümanların kendi aralarında birbirlerine tazirde bulunması diye bir yetki hükmü yoktur. Bakınız bu hususta Peygamberimiz (s.a.v) ne buyuruyor:  “Sizden biri kötülük gördüğü zaman onu eliyle, gücü yetmezse diliyle, onunla da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin.” İşte bu hadis-i şeriften anlaşılan o ki böyle bir yetki öncelikle veliyyü’l-emir, naib, hâkimler ve o işle ilgili görevli memurlar ifa edebiliyor. İffa ederken de kalın giysisi çıkarılıp ayakta dövmek esastır.  Sözün özü bilhassa kişi hukukuyla ilgili suçlarla alakalı hususlarda ta’zir yetkisi sadece veliyyü’l-emir ve onun görevlendirdiği naibine aittir. Ancak öyle durumlar vardır ki, mesela işin içinde namus söz konusu olduğunda iş değişir. Mesela bir kimse ister karısı olsun ister bir başkası, hiç fark etmez gayri meşru ilişkide bulunduklarını gördüğünde bağıraraktan ya da dayakla mani olması gerekir. Hatta böyle bir fiili durumda onları öldürdüğünde herhangi bir tazmin de gerekmez.  Hele bilhassa kendi karısı söz konusu olduğunda hiç bağırmasına dayak atmasına da gerek yoktur doğrudan hem zaniyi hem de zaniyeyi öldürdüğünde de şer’an herhangi bir müeyyideye gerek görülmez.

           Mesela bireysel şahsi tazir uygulamalarında bir efendi kölesini, bir hoca talebesini, bir koca karısını gerektiğinde uslandırma amaçlı hafif dövmesine dövebilir ama aşırı dövdüğünde tazir gerektirir.

            Anlaşılan o ki, tazir deyip es geçmemek gerekir, işte görüyorsunuz İslam da en hafifinden sayılacak tazir cezasının uygulanmasında bile şahsın işlediği fiilin durumuna göre belirli ölçü ve kural kaideleri söz konusudur.  Malumunuz ta’zir cezalarıyla had cezaları arasında en temel fark;  veliyyü’l-emir'in ta’zir için gereken cezanın miktarını belirleyebilir olması, had cezası içinse belirleyememe olmasıdır.  Ki, had cezası Yüce Allah’ın indinde önceden takdir edilmiş ve belirlenmiş cezadır.  İşte bu nedenle ta’zir cezası icabında birilerinin himmetine muhtaç olaraktan hafifletilebilir ya da affedilmesi ihtimal dâhilindeyken had söz konusu olduğunda ne birilerinin himmetiyle hafifletilebilir ne de affedilebilir türden bir cezadır,  Zira had cezası Allah’ın hakkı olduğundan bu ceza ancak veliyyü’l-emir veya naibi tarafından icra edilebilmekte.

         Velhasıl-ı kelam, tazir hakkında en son şöyle diyebiliriz: veliyyü’l-emir, emirler ve hâkimlerce tatbik edilebilecek bir ceza türü olmanın yanı sıra fertlerinde gerektiğinde yukarıda izah edilen sebeplerden ötürü kendi dairesi içerisinde tatbik edebileceği had bildirme türü bir cezalandırmadır.         

           Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.