Şayet dünya hayatında huzur bulmak istiyorsak bunun için iyi bir aile düzeni kurmak şarttır dersek yeridir. Hiç kuşkusuz böylesi bir huzur için örnek alacağımız en baş tacı rehber kaynağımız Allah Resulünün tüm Ümmet-i Muhammed’e önünde örnek teşkil edecek bir aile hayat modeli var, o halde daha ne duruyoruz böylesi bir hayat modelini tatbik etmek için var olmalıyız. Tatbik edersek hem kurulacak olan tüm aile ocakları hayat bulur,  hem toplum, hem millet hem de tüm ümmet huzur bulur. Aksi halde kurulacak olan yuvalarda ne ar namus hayâ kalır, ne ailevi düzen,  ne toplum, ne millet ne de ümmet huzur kalır. Zira toplumun da, milletin de ümmetin de temel çekirdeği ailedir. Şayet bu çekirdeğin özüne müdahale edilip özünden uzaklaştırıldığında bu üç sacayağın uzun süre ayakta kalması imkânsız bir hal alıp her daim yıkılmaya mahkûmdur.

  Aslında ailevi düzeni korumak her mümin kulun asli görevidir. Zira dünyaya gelişimize sebep aile tütsü ocağı olup,  zaten bu sayede neslin devamı sağlanmakta. Öyle ya, hem nasıl ki tevhidi korumak, aklı korumak, canı ve malı korumak her müminin aslı vazifesiyse aynı şekilde namusu korumakta en asli vazifelerden biridir. Bu demektir ki, yuva kurmak kadar yuvayı korumakta çok mühim vazifedir. Belli ki atalarımız “Nikâhta keramet vardır” sözünü söylerken laf ola beri gele türünden boşa söylememişler, bilakis nikâhın evlenecek olan çiftler üzerinde oluşturacağı sevgi bağı etkisiyle aile ocaklarının kıyamete dek tüteceğinin muştusu bir sözdür bu.  Madem atalarımız böyle muştulamışlar, o halde kurulacak olan yuvaları nikâhın sevgi iksiri etkisiyle selamet kılmak gerektir. Yeter ki, niyetler halis olsun bak o zaman nikâhta keramet vardır sözün akıbeti yaradılış gayemize uygun aile ocaklarının tüttürülmesi yönünde hayırlara tebdil evlilik olur da. Böylece yaradılış gayesine uygun nikâhla bir araya gelecek çiftlerin hem dünya yurdunda vuslatı vuku bulur hem de ahiret yurdunda vuslatı vuku bulur.

  Malumunuz yaradılış gayesi dışında kurulan yuvaların akıbeti ebediyete asla mal olamaz, böylesi geçici heveslerle kurulacak olan ocakların her an yıkılmaya yüz tutması an meselesidir elbet.  Hele ki bu dünyada nefsi arzularının peşinden koşanların yuva kurduklarında eşine ve çocuklarına huzur vermedikleri gibi aynı zamanda bulundukları çevreye de zarar vermekteler. Bu duruma düşmemek için illa ki Allah Resulünün ailevi hayat modelini kendimize rehber edinip uygulamamız icab eder.  Topyekûn ailevi huzur bulmak için buna mecburuz da. Şayet müminler olarak huzur bulmak diye bir dert tasamız varsa sünnet-i seniyye üzere evlilik yapmak tamda bizim için bulunmaz bir fırsat kapısı olacaktır. Bu fırsatı iyi değerlendirebildiysek ne ala, yok eğer değerlendiremediysek bu durumda biliniz ki hazin bir ailevi hayat cenderesinin içine kendimizi atmışız demektir.

  Evet,  evliliğin aile saadeti için çok önem arz ettiği o kadar net açık ortada ki,  tüm Peygamberler evlenmenin dinin ve neslin korunmasında en etken unsur olması yönüyle evlenmekten geri durmadıkları gibi inananları bu yönde teşvik etmişler de.  Nitekim Allah Resulü (s.a.v) “Nikâh benim sünnetimdir, kim benim sünnetimle yüz çevirirse (amel etmezse) benden değildir. Evleniniz! Zira ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim. Kimin maddi imkânı varsa evlensin. Kim maddi imkân bulamazsa oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırıcıdır”  beyanıyla evliliğin önemine işaret buyurmuşlardır. Ve ümmetinin bu hususta şöyle teşvik etmiştir:

  -“Şu nikâhı etrafa duyurun, onu mescitlerde yapın ve def çalarak duyurun.”

Allah Resulü ümmetini teşvik etmeye mecburdu zaten. Zira emir yücelerden böyle nüzul olmuştu. Bakınız Yüce Allah  (c.c) Kur’an’da “İçinizden bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih (tövbekâr ve artık namus ehli) olup da (imkânsız ve kimsesiz bulunanları) evlendirin. Şayet fakirseler Allah kendi fazlından onları zengin edecek. Allah (rahmet ve kudreti sınırsız) Vasi’dir (sonsuz imkân ve kerem sahibidir) ve her şeyi Âlim’dir (bilendir)”(Nur suresi, 32) diye beyan buyurmakta. Allah Resulü (s.a.v) elbette ki bu durumda ümmetine “Evleniniz çoğalınız, çünkü ben kıyamet günün sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim” (Beyhak, IV/81) hadis-i şerifiyle teşvik edecektir.  Kaldı ki, evlenmeksizin soy sop devam ettirilemez de. Hiç kuşkusuz soy sop faslından maksat ise hayırlı evlatlardan oluşacak olan neslin devamını sağlamaktır.  Nitekim bu hususta Peygamberimiz (s.a.v) ümmetine şöyle öğüt verir:

-“İnsan ölünce tüm amellerin sevabı kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır: Devam eden sadaka-i cariye, istifade edilen ilim,  kendisine dua eden hayırlı evlat.”  

  Hakeza Allah Resulü (s.a.v) ümmetine sadece sadaka-i cariye muştusunu, sadece istifade edilen ilim muştusunu ve sadece anne babasına dua eden hayırlı evlat muştusunu muştulamamış, bu arada ölen körpecik bir çocuğun ahrette ebeveynine şefaatçi olacağını da muştulamıştır. Öyle ya, mademki Allah Resulü bu üç muştudan bilhassa konumuzla alakalı hayırlı evladı da dâhil etm, o halde ümmeti olarak bizlere Din-i Mübin’in korunması ve neslin devamı için sünnet-i seniyye usulü üzere evlenip çoğalmak düşer.  Dikkat edin sünnet-i seniyye usulü evlilik dedik,  niye derseniz sünnet-i seniyyenin dışındaki evlilikler genellikle mekruh evlilikte son bulmakta da onun için elbet. Delil mi?  İşte günümüzde asında boşanmaların hızla artması bunun bariz delilidir.  İş olsun türünden yapılan evlilik yapılırsa olacağı buydu, başka bir şey beklenmezdi zaten. İlla ki sünnet-i seniyye üzere nikâh bağıyla kurulacak olan yuvada aile hukukunun da gereğini yerine getirmek gerekir ki evlilikten beklenen ailevi saadet ve ailevi huzur hâsıl olsun. Nasıl mı? Hiç kuşkusuz Peygamber (s.a.v)’in “Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Amirler memurların çobanıdır. Kadında evin çocuğunun çobanıdır. Hâsılı hepiniz çobansınız ve idare ettiklerinizden sorumlusunuz” ve “Sizin hayırlı olanınız, ehline karşı hayırlı olanınız” diye beyan buyurdukları hadis-i şeriflerinin mana ve ruhuna uygun iyi bir aile çobanı olmakla mümkündür. İşte görüyorsunuz her şey zikrolunan bu hadis-i şeriflerin mana ve ruhunda kodludur. Şayet bizim için örnek teşkil eden bu ailevi kodların dışında huzur aranmaya kalkışıldığında biliniz ki; ahrette her bir aile ferdinin ilk işi ahirette aile reislerinin yakasına yapışaraktan; neden bize helal lokma yedirmediniz, neden bizleri ilimden mahrum ettiniz gibi sözlerle ilahi huzurda hesap sormak olacaktır. Tabi bitmedi dahası var,  sadece hesap soracak olan çocuklar olmayacak, hiç kuşkusuz hanımlarda aile bireylerin baş tacı olmaları hasebiyle evin nafakasını karşılamayan sorumsuz kocalar hakkında ilahi huzurda hesap soracaklardır.

Malumunuz günümüz İslam hukukçuları evlenmeyi kadın erkek arasında nikâhlanmanın ötesinde kendi aralarında helalliğin izdivacını ve birbirlerine yardım olmalarını sağlayan, her birine ait hak ve vazifeleri belirleyen birliktelik akidi şeklinde tarif eylemişlerdir. İşte bu yüzdendir ki evlilik hakkında hem bu dünyada hem de öteki dünyada sorumluluk üstlenilen yükümlülüğünün hesabını vermeyi ve helalleşmeyi gerektiren bir sözleşmedir dersek yeridir.  Zaten gerçek anlamda sorumluluk sahibi aile reisi er yiğit o dur ki;  hiç bir aile efradını muhannete muhtaç etmeksizin yoklukta da varlıkta da her daim onlara destek çıkıp zulmetmeyendir. Hele bilhassa her kim ki evlatlarına karşı her hal ve şartlarda hakkıyla analık vazifesini ifa eden hanımının hak hukukunu çiğnemeye bir görsün bu yaptığı Peygamber kavlince  “Cennet anaların ayağı altındadır” sözünün hilafına zulümden de beter bir hal ve davranış olup kendini bile bile cehennem ateşine atmak olacaktır. Hiç kuşkusuz tüm Saliha analar aile ocağının temel direkleridirler, onları incitmek tüm ana kuzularını incitmek olacaktır.  Kaldı ki mümin kadınlar Allah’ın lütfu kereminden mümin erkeklere bahşedilen baş tacı emanetlerdir.  Dolayısıyla her kim ki bu emaneti hakkıyla ve namusluca koruyup kollarsa biliniz ki ‘Cennet anaların ayağının altında’  hadis-i şerifi sözde değil özde anlam kazanmış olacaktır. Şayet yine her kim ki kendisine lütfedilen o emanetten ara sıra veryansınlar, yakınmalar işittiğinde ve fevri durumlar gördüğünde sabredip büyük bir metanetle ve tevekkülle karşılarsa her iki cihanda da aile saadeti daim olacaktır demektir. Zaten ailevi sorumluluk yüklenmiş bir erkeğin aile saadetine gölge düşürecek durumlar karşısında hemen sinirlenip kızmak yerine daha çok hanımının gönlünü alacak nasihatlerde bulunması en doğru tutum ve davranış olacaktır. Ki, kadınların yaradılış fıtratlarında sürekli ilgi ve alaka isteyen hassas ve narin ruh dünyaları söz konusudur,  bu yüzden pek kırılmaya gelmezler. Nitekim bir adam hanımının bir takım fevri davranışlarından dolayı şikâyet etmek üzere yola koyulduğunda Hz. Ömer (r.a)’ın evinin eşiğine yaklaştığında içerden halifenin hanımının olmadık sözlerle yakınmasını duyduğunda taaccübüne gider bu durum.  Ve tam oracıkta şikâyetini dile getirmekten vazgeçip uzaklaşacağı esnada Hz. Ömer (r.a) o adamın ardından şöyle seslenir:

       - Hayırdır, bir hacetin mi vardı diye. 

        Adam cevaben şöyle der:

    -Ya Ömer! Eşimi şikâyet etmek için gelmiştim gelmesine ama baktım sizin durumunuzun hiçte benden farkı yok gibi,  hele siz ki koskoca halifesiniz şimdi bu durumda ben nasıl derdimi anlatabilirim ki?   

     Tabii adalet timsali Hz. Ömer (r.a) bu ya, şikâyete gelen kişiye hele bir sakin ol diyerekten hemen meseleye el atıp şöyle nasihatte bulunur:

         -Bakın siz siz olun hanımların o kadarcık hallerini de dert edinmeyesiniz.  Her ne kadar hanımlar ara sıra veryansın etseler de sonuçta onlar ateşle bizim aramızda perdedirler, bu yüzden o kadarcık hallerini de hoş görmek gerektir.  Unutmayın ki onlar sayesinde gönlümüzü başkalarına kaptırmadığımız gibi bu arada haramlara da bulaşmamış oluruz.  Kaldı ki onlar evin bekçisi ve direğidirler,  dahası onlar çoluk çocuğun süt emzirmesinden tutundan yiyeceğinden giyeceğine her türlü ihtiyacını gideren ana yüreklerdir. Üstelik onlar şer’an bunları yapmak mecburiyetinde değillerdir, yaparsa da bu onların ana yürekliliğindendir. O halde bu durumda bizlere onların bir takım ufak tefek sitemlerini büyütmeyip gönüllerini hoş eylemek düşer.”  

            Gerçekten de o adam, halifenin bu meyanda söyledikleri nasihatinden kendisi açısından gerekli dersleri çıkarıp aile huzurunu tatmış olur da.

           Birde meseleye erkek açısından baktığımızda kadının erkeğine olan davranışlarında şer’i ölçüler çerçevesinde ölçüyü kaçırmadan itaat etmekle asla kadınlığından bir şey kaybetmeyecektir, bilakis Allah indinde yücelir de.  Nitekim Yüce Allah (c.c)  erkeği yaratılış olarak kadına nisbeten daha dayanıklı, daha metin, daha fiziken güçlü yaratmıştır. Bu yüzden ailenin geçimi ve idaresi birinci derecede erkeğin sorumluluğu üzerine binmiştir. Ki, Saliha hatun olabilmek erkeğine itaat etmekten geçmekte. Hatta İslam hukukunda bir kadın farz dışında nafile ibadetleri yapmak istediğinde erkeğinin izniyle amel etmesi gerektiği bile öngörülmüştür. İzin almak veya itaat etmek asla kölelik değildir, bilakis aile ocağının yükünü omuzlarına sırtlanmış erkeğine itaat etmekle aslında Allah’a itaat etmenin göstergesi bir itaattir bu. Yeter ki, bir kadın Allah’ın rızası doğrultusunda bu duygu ve düşüncelerle kocasına itaatkâr olsun nafile ibadetlerden elde edeceği kazanç kadar sevaba nail olacağı malum.   Nasıl mı?

          Bakın bu hususla alakalı daha yeni Müslüman olmuş bir bedevinin hikâyesine baktığımızda bedevinin Peygamberimiz (s.a.v)’den bir mucize göstermesini de talep ettiğini görürüz. Peygamberimiz (s.a.v) bu durumda şöyle der:

       -Hangi mucizeden söz edersin ki?

        Bedevi adam:

       -Şu karşımda duran bir ağaç var ya,  işte o ağacın köküyle birlikte yanıma gelmesini dilerim der.

        Ve bu mucize yerini bulur da.

        Ancak insanoğlu bu ya, bu kez Peygamberimiz (s.a.v)’den ağacın tekrar yerine gitmesini talep edecektir.

        Hiç kuşkusuz bir insanın hidayeti söz konusu olunca Allah’ın izniyle bu talepte yerini bulur. Ve o bedevi adam yerinde gördüğü bu mucizeler karşısında:

        -Ya Resulullah! Müsaade edin de elinizi, ayağınızı öpüp secde edeyim demekten kendini alamaz da.

        İşte âlemlere rahmet Peygamberi olarak gönderilen adı güzel kendi güzel Allah Resulü (s.a.v)’de bu ya,  hemen bu sözün üzerine şöyle kelam eyler:  

        -Şayet secdeyle emredici olsaydım kadının kocasına secde etmesini emrederdim.

          Böylece Allah Resulü (s.a.v)  ve bedevi arasında yaşanan bu mucizevi hadise sayesinde bizde bu arada ümmeti olarak bilhassa beşeri hadiselerde asıl mucizevi hadisenin kadının sorumluluk sahibi bir erkeğine karşı itaat etmesinin en önemli kayda değer bir mucizevi amel olduğunu idrak etmiş olduk.  

          İşte görüyorsunuz gerçek itaat Peygamberimiz (s.a.v)’in bu müthiş sözlerinde gizlidir. Şimdi bu müthiş sözlerden ibret almayıp da kadın kendi başına buyruk kesilirse aile ocağında huzursuzlukların baş göstermesi kaçınılmazdır,  bir daha ne mümkün ki yuva toparlanabilsin.  Yine de aile içerisinde itaatsizlik hallerinin baş göstermesiyle birlikte ortaya çıkan böylesi nahoş durumlarda yuvayı kurtarmak adına araya başkalarını devreye sokmakta fayda vardır.  Hele ki bu hususlarda bilhassa aile içi huzursuzlukların nasıl giderileceği noktasında ilmine irfanına güvendiğimiz birilerinin hâkimliğine gidilirse çok daha iyi olur. Ayrıca arabulucuların en azından erkek, reşit, adil, kişilerden olması lazım gelir. Hiç bir şey yapamıyorsak en azından âlimlere danışaraktan da ailevi meselelerin üstesinden gelme yoluna gidilmelidir.

          Evet, eşler arasında geçimsizlik vuku bulduğunda araya arabulucu olarak emin bir kişinin hakemliğine başvurulması yuvanın yıkılmaması için çok önem arz etmektedir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır “Eşler arasında ayrılık ve geçimsizlikten korkarsanız erkek tarafından bir hakem gönderiniz. Eğer bunlar onların arasını düzeltmek isterlerse Allah'tan aralarını bulmalarını muvaffak kılar. Şüphesiz Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdardır” (Nisa/35). 

         Malumunuz kadınlar tabiatları gereği duygu yüklü hareket ederler. Bu yüzden ara buluculuk görevi onlar için pek uygun düşmez. Çünkü duygular aklın önüne geçtiğinde sağlıklı karar vermelerinin zor olacağı aşikâr. Fakat erkekler öyle değildir, tam aksine aklıyla tavır sergiler. Elbette ki erkekler soğukkanlı diye bu durum onların büsbütün duygusuz oldukları anlamına gelmez, bilakis onların duyguları sinelerinde gizlidir. Aslında,  her iki cinsiyeti duygu yüklük bakımdan birbiriyle mukayese yaptığımızda kadınların duygularını bastırmakta güçlük çektikleri o kadar net açık ortada ki, herhangi bir üzücü durumla karşılaştıklarında hemen sıcağı sıcağına gözyaşlarına yenik düştüklerini, erkeklerinse sadece duygu patlaması diyebileceğimiz bir birikime tutulduklarında ancak gözyaşı dökebildiklerini gözlemekteyiz.

         Velhasıl-ı kelam aile arasında geçimsizliklere son vermek veya aile ocağının tütmesi adına hakem tayin etmeyi ihmal etmemek gerekir. Tabii,  şayet aile olmak diye bir dert ve tasamız varsa.

          Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.