Adına “Milli Eğitim” diyoruz ama neresinin “Milli” olduğu tartışmalı.

Yıllarca çocuklarımın okulunda “Okul Aile Birliği Başkanlığı” yaptım ama eğitimde bir millilik göremedim. Dört çocuğum var, dördü de farklı bir sistem denemesinin kurbanı oldu. Bu alanda ne kadar olumsuzluk varsa hepsini yaşayarak gördük. Bu sebeple on beş yıl önce eğitimdeki aksaklıkları anlatan “Adı Milli Kendi Zavallı Eğitim Sistemi” ismiyle bir makale BİLE kaleme almıştım.

Ne yazık ki eğitim sistemimiz zavallı bir durumdadır. 1960, 1971, 1980, 1997 ve nihayetinde 15 Temmuz’da düşmana doğrultulması gereken silahları millete doğrultan komutan ve askerler de maalesef bu eğitim sisteminin bozuk ürünleridir. PKK’sından, DHKP-C’sine, FETÖ’sünden başkalarına kadar terör örgütlerine eleman yetiştiren de bu eğitim sisteminin kendisidir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Başakşehir’de İbn Haldun Üniversitesi Külliyesi Açılış Töreni’nde eğitimle ilgili, “Samimi bir muhasebe ile geçtiğimiz 18 yılda her alanda tarihi eserlere ve hizmetlere imza attığımızı ama eğitim ve öğretimde, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum.” Sözlerini duyunca aklıma yıllar önce yazdığım o makale geldi.

Gerçekten de makaleyi yazdığım 15 yıl öncesi ile bugün arasında eğitimde olumlu bir ilerleme, müspet bir değişiklik görmedim dersem haksızlık etmiş olmam.

Eğitim, belirli bir hedefe odaklı çocukların, gençlerin çeşitli plan ve programlar dâhilinde yetiştirilip terbiye edilme süreci olarak tarif edilebilir. Bu anlamda gerçek eğitim sadece okullara hapsolan bir süreç olmayıp evde, sokakta, parkta, bahçede yani hayatın her alanında olması gerekir. Bunu sistemli bir şekilde gerçekleştirecek ve liderlik yapacak olan merci ise devlettir. Maalesef devlet bu görevini hakkıyla yerine getirmemiştir/getirememektedir.

Şu anda devletin başında olan Sayın Erdoğan’ın yorumlarına değineceğim. Ama öncelikle biz bu hale nasıl geldik?

“On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” anlayışı ile verilen seküler eğitimden bundan başka bir nesil beklemek haksızlık olur. Kuruluşumuzdan beri “Batılılaşacağız” diyerek kopyacı ve taklitçi bir sistemini kabul ettik. 1949 yılından beri de ABD’nin eğitim sistemi Fulbright çıktılarını kopya ederek işe başladık. Böyle yapmakla muasır medeniyet seviyesine çıkacağımızı zannettik ama sonuç olarak adı milli kendi zavallı bir eğitim sistemi ile karşı karşıya kaldık.

Bundan birkaç yıl önce ASAM- Avrasya Bir Vakfında eğitimle ilgili bir konferans vardı. Konuşmacı haklı olarak eğitimdeki aksamaların sorumlusu olarak CHP’yi göstermiş ve 1949 yılında ABD ile Türkiye arasında yapılan ve kamuoyunda “Fulbright Anlaşması” olarak bilinen “Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Kültürel Mübadele Komisyonu” anlaşmasının tek sorumlusu olduğunu beyan etmişti.

1949 yılında yapılan ikili anlaşma 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanun çerçevesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçmiş ve çalışmalar başlamıştır.

Burada komisyonun ülkemize getirdiği zararları tartışmayacağım. Zira o başka bir makalenin konusu. Ancak bu anlaşmanın Türkiye lehine olmadığını bugün eğitimde gelinen noktaya baktığımızda açık biçimde görüyoruz.

Konferansın soru cevap kısmında söz almış ve oturumu yöneten başkana şu soruyu sormuştum:

“Sayın başkan sorum size. Madem bu “Fulbright Anlaşması” ülkemiz için bu kadar zararlıydı, madem CHP ülkenin zarar görmesi için böyle bir anlaşma yaptı. Sizin de içinde bulunduğunuz sağ partiler 1950’den beri iktidarda, niçin kaldırmadınız bu anlaşmayı?”

Konferansın başkanlığını yapan abimiz TBMM başkan vekilliği de yapmış biriydi.

Soruma, “Benim yeni haberim oldu böyle bir anlaşmadan.” şeklinde cevap verdi.

Bir dava partisinin mensubu olan abimizin bu açıklaması doğrusu beni üzmüştü. Ülke için belli idealleri olan bir partide uzun yıllar üst düzey yöneticilik yapan birinin böyle bir cevap vermesi haliyle geçerli bir mazeret olamazdı. Söz isteyerek şu açıklamayı yaptım:

“Değerli Başkan. Açıklamanız sorumun cevabı değil. Sizin de mensubu bulunduğunuz parti de dâhil Türkiye’de sağ siyasi partiler hep Amerikancıdır. Bu yüzden haberiniz de olsa kaldıramazdınız. Ne zaman Amerikan politikalarından uzak milli bir iktidar gelirse ancak o zaman ülkemizin aleyhine olan bu anlaşma kaldırılır.”

Bugün uygulanan eğitime sistemine baktığımızda adının dışında milli olan bir tarafının olduğunu göremiyoruz?

Siz görüyor musunuz? Bu sorunun cevabını okuyucuların vicdanlarına havale ederek Ak Parti’nin milli eğitim anlayışına geçelim.

Ak Parti 2002 yılında beri iktidarda ama maalesef Sayın Erdoğan’ın değimi ile muktedir olamadı. Eğer muktedir olsaydı eğitimimiz bu durumda olabilir miydi?

Ak Parti iktidara geldiğinden beri Milli eğitimde 7 bakan değişti. Her biri bakanlığı teslim alırken sistemin bozukluğundan ve eğitimde reform yapılması gerektiği hususunda açıklamalar yaptılar. Hatta çok ilginçtir neredeyse yedisinin de açıklamaları birbirinin aynıydı.

İsterseniz gelin isim ve tarih vererek aynı partiden olan bu yedi bakanın görevi teslim alırken yaptığı açıklamaları bir kez daha hatırlayalım:

Erkan Mumcu (2002-2003): “Sistemi sil baştan değiştiriyoruz.”

Doç. Dr. Hüseyin Çelik (2003-2009) “Öncelikle sistem problemli, tamamen değiştiriyoruz.”

Nimet Çubukçu  (2009-2011): “Sistem eski değiştiriyoruz.”

Prof. Ömer Dinçer (2011-2013): “Böyle sistem olmaz, sistemi değiştiriyoruz.”

Prof. Nabi Avcı (2013-2016): “Sistem çok sıkıntılı, değiştiriyoruz.”

İsmet Yılmaz (2016-2018): “Böyle sistem mi olur, sistemi değiştiriyoruz.”

Prof. Ziya Selçuk (2019- devam ediyor): “Eğitim sistemini sil baştan değiştiriyoruz.”

Bu açıklamaları okuyunca Ak Parti’nin eğitimle ilgili bakış açısına yorum yapmaya gerek var mı?

İşte tam böyle bir ortamda Korona virüsünün verdiği menfi eğitim boşluklarını da eklersek eğitim durumumuzun fotoğrafı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

2002 yılında beri iktidarda olan ve ama Erdoğan’ın ifadesiyle muktedir olamayan Ak Parti’nin belki de en zayıf yönü milli eğitim ve kültür olmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanının bunu yeni fark ettiğini söylemek kendisine karşı haksızlık olur. Zira Erdoğan idealleri olan bir siyasi gelenekten gelmiş birisidir ve bu gelenekte en çok önem verilmesi gereken konuların başında gençliğin milli bir şekilde yetiştirilmesi konusu yer almaktadır.

Yaşanan gerçekler ışığında Erdoğan’ın Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TÜRGEV) sahibi olduğu İbn Haldun Üniversitesi Külliyesi Açılış Töreni'nde yaptığı eğitimle alakalı önemli açıklamalarını özetleyerek hatırlamakta fayda var:

“Gerçek iktidarın, fikri iktidar olduğunu gayet iyi biliyoruz.”

“Samimi bir muhasebe ile geçtiğimiz 18 yılda her alanda tarihi eserlere ve hizmetlere imza attığımızı ama eğitim ve öğretimde, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum.”

“Genç bir nüfusa sahibiz hamdolsun ama medeniyet tasavvurumuzu layıkıyla hayata geçiremiyoruz.”

“Önümüzdeki dönemde önceliğimizi aileden başlayarak eğitim öğretim hayatları boyunca evlatlarımızı hakkıyla yetiştirmek olarak değiştirmemiz şarttır.

Bu değişim topyekûn bir eğitim öğretim reformunu gerektirir.”

“Okul öncesinde ve ilkokulda tek ihtiyacımız olan değerlerini iyi bilen, inancına, kültürüne, diline sahip çıkan, aile ve toplumuna karşı sorumluluklarını özümsemiş insanlar yetiştirmektir. Ortaokul dönemini çocuklarımızın zihni ve fiziki kabiliyetlerini keşfetmeye, onları geleceğe doğru alanlara hazırlamaya yönelik şekillendirmeliyiz. Lise dönemini artık ruhu zenginleşmiş, kendini tanımış yapabileceklerini bilen gençlerimizin somut alanlara yöneleceği bir eğitim öğretim süreci olarak tasarlamalıyız.”

"Tek vazgeçilmezimiz inancımızın naslarıdır. Onun dışındaki her şeyi geleceği kucaklayacak şekilde yeniden yorumlamak, yeniden üretmek mümkündür.

"Türkiye, kuru kuruya Batıcılık saplantısı yanında, yine aynı kaynağın ürünü pek çok sapkın ideoloji ve akımın zehrine de maruz kalmış bir ülkedir. Fikri iktidarımızı kökü ve ruhu itibarıyla bize ait olmayan bir medeniyete kaptırmamızın sebebi, bu sapkın akımların önlerinin bilinçli bir şekilde açılmasıdır.”

“Fütüvvet ehli bir nesil yerine amorf bir nesil yetiştirme gayreti, ülkemize ve milletimize oldukça pahalıya mal olmuştur. Geçmişten bugüne yaşadığımız nice acıların, döktüğümüz nice gözyaşlarının, çektiğimiz nice sıkıntıların gerisinde, kuşaklar boyunca maruz kaldığımız bu fikri istila gerçeği vardır."

“Ülkemizin geçmişten bugüne eğitim öğretim sistemi, çocuklarımıza sadece maddi bilgi yükleme üzerine kuruludur. Her okul seviyesinde öğretime ağırlık verilirken, eğitim kısmı ihmal edilmiştir.”

Sayın Erdoğan yukarıda özetlediğimiz konuşmasında sorumluluğu tek başına yüklenme yerine bir kısmını, "Bu konudaki sorumluluğun bir kısmı bize aitse önemli bir kısmı da ilim ve fikir adamlarımıza aittir." Sözleriyle ilim ve fikir adamlarının üzerine atması ise doğrusu Anadolu tabiriyle “Topu taca atmaktan başka bir şey” değildir. Elbette ilim ve fikir adamlarının da sorumlulukları vardır ama unutmayalım ki icranın başındakilerin icradan şikâyet etmeye ve suçu başkalarına atmaya hakları yoktur. Malum Hz. Ömer (ra) “Mü’minlerin Emiri” olarak çölde gezerken bir kadına rastlar. Kadın açtır. Durumu gören Hz. Ömer ile kadın arasında şu diyalog geçer:

“Neden durumunu halifeye bildirmedin.”

“Halifenin gelip beni bulmasını bekliyorum.”

“Halife bu çölde seni nasıl bulsun ki?”

“Madem bulamayacaktı niye halife oldu?”

Kadının cevabı icranın başındakilerde olması gereken en temel görevi hatırlatmaktadır.

Hz. Ömer (ra) olun demek kolaydır ama Hz. Ömer (ra) olmak hiçte kolay değildir.

Erdoğan haklı olarak, “On yılda on beş milyon genç yaratan” sistemin bozukluğuna sığınabilir ama 20 yıla yakındır sistemin başında kendisi bulunmaktadır. 7 Milli Eğitim bakanı değişirken yaşananları görmemesi mümkün değildir. Zaten görmediğini iddia etmek Sayın Erdoğan’ın aklıyla alay etmek manasına gelir.

Artık oyalanmayı bırakıp gerçeklerle yüzleşmeli ve esasını inanç esaslarımızın oluşturacağı bir eğitim sistemini toplumumuzun geleceği için gecikmeden hayata geçirmeliyiz. Zira eğitim bir varış yeri değil, hayatın bizzat kendisidir. Hayatı ıskalayan toplumların geleceğinin olması mümkün değildir.

Yapılacak icraatlar bellidir.

-              Eğitim inanç esaslarımıza dayandırılmalıdır.

-              Özel eğitim kurumlarının bütünü kapatılmalı ve eğitimde fırsat eşitliği oluşturulmalıdır.

-              Eğitimde Manevi ruh ve milli düşünce hâkim kılınmalıdır.

-              İdeal nesiller yetiştirecek eğitim kadroları oluşturulmalıdır.

-              Akla ve ilime öncelik verilmelidir.

-              Ezberci ve taklitçi eğitim sistemin vazgeçilmelidir.

-              Beyin göçü önlenmelidir.

-              Karma eğitime son verilmelidir.

-              Eğitim sistemiyle oynamaktan ve siyasi araç yapmaktan vazgeçilmelidir.

İktidara düşen “Şikâyet etmek”, “Yapacağız, edeceğiz” diye oyalanmak ve Hz. Ömer (ra) olmayı sadece istemek değil; bizzat başta kendileri Hz. Ömer (ra) gibi olmak ve sorumluluk üstlenmektir. “Dicle’nin kenarında bir koyunu bir kurt kapsa kendisini mesul ve sorumlu tutacak” bir ruhla meselelere sahip çıkmaktır. 

Bunu yapabilirler mi?

Yüzde 5 ümidim var hala..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.