google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

Gülmeyi unutmaya yüz tuttuk

Geçen gün Twitter’da gezinip gündem başlıklarını okurken bir kez daha fark ettim ki toplum olarak artık eğlenmeyi, gülmeyi, keyif almayı ve geleceğe umutla bakmayı unutmaya yüz tutmuşuz. İçinde bulunduğumuz bu korku dolu atmosfer iliklerimize öylesine hücum etmiş ki gerilmeden, çenemizi sıkmadan, kaşları çatmadan iletişim kurmayı dahi unutmaya başlamışız. Şu son yıllar ne kadar da yıpratıcı geçti hepimiz için. Özellikle de 2016’dan sonrası fena. 15 Temmuz’un yarattığı travma hemen peşinden bu travmanın yarattığı puslu havayı fırsat bilerek ulusun burnuna sokulan bu çirkin sistem. Birbirini hain ilan etmeye varacak kadar alçalan siyaset dili, basiretsiz ekonomi yönetimi, başarısız pandemi yönetimi ve daha nicesi…

Kafalar kaç yılında ?

Durup şöyle bir düşününce siz de bu söylediklerime hak vereceksiniz ve şöyle derinden bir iç çekeceksiniz. Çok değil bundan üç ay önce 2020’nin son yazısını yazarken yazılarımda sıklıkla vurguladığım temennilerimi yinelemiştim. Şairin umut kaçınılmaz gelecektir mısralarındayım ben biliyorsunuz. Umut etmekten hiçbir zaman vazgeçmedim, hiçbir zaman da inandıklarım için mücadele etmekten imtina etmedim. İnanıyorsam, umudum varsa ve eğer nefes alıyorsam bu mücadele etmek için yeterlidir benim için. Sevimsiz 2020’yi de geride bıraktığımız gün yayınladığım yazımda bunu vurgulamıştım. Geldi, geliyor derken bakın 2021’nin 3.ayındayız 4 Mart 2021’de Türkiye’de konuşulanlar insanın kalbine toplu iğneler saplıyor. Yıl 2021 ama bizim kafalar kaç yılında bilemiyorum. 80’ler mi, 90’lar mı yoksa çok daha gerisi mi ?

Sultan Abdülhamid’in kazığı

Kendimi Komutan Logar tarafından cebren ve hileyle zaman makinesine bağlanmış Arif Işık gibi hissediyorum dersem hiç yanlış olmaz. Dünyanın gelişmiş demokrasileri neleri tartışırken, biz daha nerelerde dolanıyoruz. Ah, ah !  Bu topraklarda özgür düşünce ve buna bağlı olarak da ilerleme meselesi her zaman sıkıntılı oldu. Aslında Türk modernleşmesinde önemli eşikler atlanmaktayken Sultan Abdülhamid’in bu topluma en güzel kazığı olan İstibdat Dönemi’nin gelmesiyle birlikte düşünür olmak, sorgular olmak, soru sorar olmak ve irdeler olmak oldukça sıkıntılı bir duruma sokar oldu insanları. Çünkü sorgulanmak istemeyen, hesap vermek istemeyen bundan da öte her şeyi kontrol etmek isteyen bir zihniyet vardı. İstibdat Dönemi’nin Türkiye’nin eleştirel düşünememe çıkmazında etkili olduğunu düşünüyorum, bugün anlamlandırmakta zorluk çektiğimiz duyarsızlığın arkasında örtük bir sebep olarak sinsice yattığına inanıyorum.

3 Mart 1924 Kutlu olsun !

Toplum eğer aydınlanamazsa, toplum eğer kendi iradesinin ve kendi değerinin farkında olmazsa özgürlükten bahsetmek olanaksız hale gelir. İşte tebaa değil de vatandaş olmanın en değerli yönü de burada saklı değil mi ? Dün 3 Mart’tı. 3 Mart bu ulusun tarihinde fevkalade önemli bir gün. 3 Mart 1924’te çıkarılan devrim yasaları sayesinde bu ulus işte tebaa olmaktan, uygar bir devlette vatandaş olma kademesine terfi etti. Cumhuriyet devrimlerinin en önemli kilometre taşlarından olan 3 Mart 1924 kanunları, bu sene belirli kesimler tarafından epey saldırıya maruz kaldı. Türkiye Cumhuriyeti’ni kabullenememiş, egemenliğin bir hanedana değil de tüm ulusa emanet edilmesini sindirememiş çevreler kin kustu kustu durdu. Bu hezeyanları büyük üzüntüyle takip ettim.

Bir hanedanın malı olmayı niçin arzuluyorsunuz ?

Bu hezeyanların kahir ekseriyeti Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i doğrudan hedef alıyordu. Asit kokan bu açıklamaları yapanlara bir hususu hatırlatmak isterim. Eğer siz bugün bu düşüncelerinizi yüksek sesle ifade edebiliyorsanız ve bu düşüncelerinizi yüksek sesle ifade ettiğiniz için kelleniz elinize verilmiyorsa bunun sebebi bir türlü değerini idrak edemediğiniz Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Burada popülist ifadeler kullanıp artık kalıplaşmış sloganlara sığınmayı istemiyorum ama söylemeden de geçemiyorum. O hayranı olduğunuz günlerde sizler birey değeri dahi taşımıyordunuz. Bir hanedanın malı olarak kabul görülüyordunuz. Hür vatandaş olmak yerine bir hanedanın malı olmayı niçin bu kadar arzuluyorsunuz ? Birilerinin ayağına paspas olma fikrini niçin yeteneklerinizi kullanarak bu ülkenin baş tacı olabilme potansiyelinize yeğliyorsunuz ?

Hilafet politik bir güç müydü ?

Bu hezeyanları incelerken bu sene daha farklı bir yaklaşımın geliştirilmiş olduğuna şahitlik ettim. Okuduğum yorumlarda entelektüel bir kabuk örmeye çalıştığını tahmin ettiğim kimi değerli arkadaşlar ‘’Halifelik siyasi bir güçtü, bizi tüm İslam ülkelerinin lideri yapardı. Bu politik güç niçin lağvedildi ?’’ diye yorumlarda bulunmuşlar. Esasında boş nefret, kuru düşmanlık yerine bu tarz ifadelerin öne çıkmasından her zaman memnun olurum. Yanlış da olsa fikri temeli olan beyanlar bunlar. Ben köşemden bu cevabı, bu yorumlara toptan vermiş olayım. Özellikle 1838 Balta Limanı Antlaşması’ndan sonra gelişen süreçte, yani Osmanlı İmparatorluğu ekonomik bağımsızlığını fiilen kaybetmesinden sonra halifelik makamı hiçbir zaman politik bir güç sağlamadı. Bu gelişmelerden sonra yapılan hiçbir cihat çağrısı karşılığını bulmadı, 1.Dünya Savaşı’nda cihat çağrısı yapılmışken Araplar saf değiştirerek İngilizlere destek verdi.

İslam ve hilafet kisvesi altında emperyalizm şakşakçılığı

Elbette Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olduğu dönemlerde hilafet de bir ağırlığa sahipti ama bu ağırlık hilafetin kendi kimliğinden değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olmasındandı. Osmanlı İmparatorluğu zayıfladıkça, dünyadaki etkinliği giderek kısıtlandıkça İslam alemi de hilafet çağrılarına kulak asmamaya, kendi uluslarının çıkarları çerçevesinde batılı devletlerle anlaşmaya başladı. Osmanlı’nın son döneminde özellikle Sultan Reşad ve Sultan Vahidettin döneminde yapılan cihat çağrıları epey ibretliktir. O dönemde bu liderler öyle zor bir sürece denk gelmişler ki bırakın hilafet çağrısı yapıp İslam coğrafyasını motive etmeyi, saraydan itfaiye çağırmaya kalksalar payitahtta umursayan olmayacakmış neredeyse. Bu sürünceme Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal bir tarihi sürecin sonunda yıkılmasıyla da tamamıyla sona erdi. Yeni devletin, çağın gerek ve gerçeklerine göre kurulmasıyla birlikte de zaten de facto olarak sona ermiş, hiçbir anlamı ve geçerliliği kalmadığı birçok kez gözler önüne serilmiş bu makam yeni ufukta bir yeri olmadığından 3 Mart 1924’te kaldırıldı.

3 Mart’ın 97.senesinde hep birlikte şahitlik ettiğimiz bu hezeyanlar esasında bu yeni ufka karşı halen kin duymaktan gelir.

Kurtuluş Savaşı’nda İslamcı cemiyetler ya mandacıydı ya da doğrudan doğruya batılı devletler tarafından finanse ediliyordu.

Yani bu ufuk doğrudan doğruya batılı devletler tarafından, İslam ve hilafet kisvesi altında engellenmeye çalışılıyordu.

Samimiyetine, bu topraklara olan sevgisine inandığım insanlar o gün, o cemiyetler tarafından nefret tohumlarıyla donatıldılar.

Bugün, üzerinden neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen yine aynı şekilde o veya bu sebeple İslam kisvesi altında manipüle ediliyorlar.

Emperyalist güçlerin belki de en büyük dileği sembolik bir imparatorluk bayrağı ve sembolik bir hilafet sancağı altında Anadolu’daki hakimiyetini tamamıyla yitirmiş teokratik bir uydu devleti görmekti.

Güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti’yle karşı karşıya gelmek, senelerce Anadolu’yu pay etmek üzerine yaptıkları anlaşmaları suya düşüren bir direnişle karşı karşıya gelmek onların isteyeceği son şeydi.

Bu yüzden o uydu devlet hedefi için içeriden çöreklendikleri yapılarla, İslam’ı ve hilafeti kullanarak bu topraklarda yeni bir ufuk yükselmesini engellemek için ellerinden geleni yaptılar.

Bugün halen bu nefret tohumların birilerinin bağrında filizleniyor olduğunu görmek ne kadar da acı...

Ayrıca 3 Mart 1924 Devrim Kanunlarıyla sadece laikliğin temeli sağlamlaştırılmadı, eğitim ve ordu da modern bir anlayışa kavuştu, kangren yüzünden ampütasyondan kurtarılan bir uzuv gibi yeniden can buldu.

Ulusal egemenlik ve yeni ufuk 3 Mart 1924’te ete, kemiğe büründü ve can buldu !

İyi ki buldu, iyi ki buldu !

Tüm bu karanlıklara rağmen geleceğimizi aydınlatan, yarınları görünür kılan, gençlere güç veren ve gözleri açan 3 Mart 1924 Devrim Kanunları iyi ki can buldu bu topraklarda, iyi ki can buldu !

3 Mart 1924 Devrim Kanunları kutlu olsun !

Kutlu olsun !

Var olsun !

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.