15 Temmuz darbesinin üzerinden beş yıl geçti. Hala bu tip kalkışmaların nedenleri üzerinde kafa  yoracağımıza lanetlemelerle, yuhlamalarla  vakit geçiriyoruz.

Bir darbe bir günde planlanmaz, onun mutlaka  bir hazırlık evresinin olması gerekir.Bu bazen birkaç ay, bazen birkaç yıldır. İstihbaratı güçlü bir devlet bu tip kalkışmaları daha hazırlık aşamasındayken bastırır, kuvveden fiile çıkmasına izin vermez.

Bunu yapamamışsa o ülkenin istihbarat organları görevini yapamamış demektir.

Bu birinci derstir.

İkincisi, din kisvesi giymiş bir yapının nasıl bu kadar güçlendiğini, devletleşme aşamasına gelirken niçin engellenemediğinin sorgulanmasıdır. Kurumları güçlü, yasaları yeterli olan ülkelerde anti demokratik oluşumlar kolay kolay sızacak boşluk bulamazlar. Bir ülkede kurumlar zayıflatılmış, yasal boşluklar oluşturulmuşsa bu aralıklardan devleti ele geçirmek isteyen yapılar hiç bir denetim engeline takılmadan sızarlar. Öyle de olmuştur. Güçlü demokrasi ve kurumlara sahip ülkelerin hiç birinde  rejimi tehdit edecek kalkışmalar olmamıştır.Zayıf kurumlara sahip ülkeler ise, darbe tehditlerine maruz kalmaktan, sık sık kalkışmalarla karşı karşıya kalmaktan kurtulamamışlardır.

Üçüncü bir ders, siyaset ile din kisveli kurumlar arasındaki sakat ilişkidir. Siyasi destek sağlamak uğruna bu yapılarla kurulan ilişki,oy karşılığı siyasette pozisyon, ekonomiden pay, bürokraside makam şeklinde teşekkül etmiş, neticede  oy uğruna bu yapılar siyasete çekilerek hem asli misyonlarını kaybetmişler, hem de her biri birer siyasi fırkaya dönüşmüştür. Tarikat veya cemaatlerle siyaset kurumu arasındaki ilişkinin bir boyutu budur, seçim kazanma ve oy kaygısı ile bu kurumlar bizzat siyasetçiler tarafından siyasi alana çekilmişlerdir.

Belki bir dördüncü ders de, din- siyaset ilişkisinin bir türlü sağlıklı bir zemine oturtulmaması, bazı selefi gruplarla, aynı paralelde siyaset yapan bazı politikacıların devlete bakış tarzlarıdır. 19. asrın önemli İslam düşünürlerinden Abdurrahman Kevakibi, siyasi despotizmin, dini despotizmden doğduğunu söyler. Bu ülkede bazı dini gruplar yıllarca devlete darül harp (Küfür devleti) olarak bakmışlar, devlet küfür devleti olarak kodlanınca da onu ele geçirmek, ona karşı mücadele etmek dini bir gereklilik gibi görülmüştür.Müslümanların yaşadığı, dini hayatın baskı altında olmadığı hiç bir yer darül harp olarak mütalaa edilemez. Aynı şey Türkiye için de geçerlidir.Bu algı biçimi, devlete aynı perspektiften bakan siyasetçilerle din kisveli grupları buluşturmuş, ortak düşman ilan edilen rejime ve yönetime karşı  her türlü mücadele biçimini meşru hale getirmiştir. Karşıdaki düşman(kafir) olunca soru çalmak, kul hakkı yemek, suçsuz günahsız insanları tutuklamak, rüşvet almak, ihalelere fesat karıştırmak, hırsızlık yapmak da mücadelenin bir rüknü haline gelmiştir.Karşıdaki düşmansa hiç bir insani haktan yararlanma hakkının olmadığı, ona karşı her yol ve yöntemin meşru olduğu düşünülmüştür. Halbuki İslam, kul hakkını Müslümanlar arası ilişkilerde kollanması gerekenbir hak olarak değil, bütün insanlarlailişkilerde korunması gereken bir hak olarak görmüştür. Hırsız çalmaya karar verince fetvasını da kendisi uydurur,derler, netice olarak İslam adına her türlü hukuksuzluk cihat gibi görülmeye başlanmıştır.

Beşinci  ve son ders de şudur: Tarikat ve cemaatlerin siyasallaşması biraz da dini hayatın baskı altına alınması, her darbede irtica tehdidi  adı altında din ve dindarların  hedef alınmasıyla ilgilidir. Bunun son örneği 28 Şubat'tır. Dini hayata müdahale, dini grup ve yapılanmalarda siyasete etki etme, potansiyellerini bu yönde kullanma eğilimini güçlendirmiştir.Dinle problemli çevrelerin tutum ve davranışları,  dini yapıları siyasete itmede  bütün diğer nedenlerden daha etkili olmuştur.

15 Temmuz'a Türkiye bu yanlışlarla geldi, istihbarat organları görevini yapmadı, yasal boşluklar doldurulmadı, din- devlet ilişkilerine hakim olan selefi gelenek yok edilemedi,kurumların içi boşaltıldığı için kurumsal denetim işletilemedi, dini hayata yönelik müdahaleler önlenemedi, neticede binlerce insan yaralandı, 251 insanımız şahadet şerbetini içti.

Daha kötüsü, 15 Temmuz'un  tam ve kamil bir demokrasi, bağımsız ve yansız bir yargının manivelası yapmak yerine, onun  demokrasi ve hukuktan uzaklaşmanın  bir bahanesi haline getirilmesidir. Beş yıldır her gün her saat kulaklara üflenen FETÖ korkusu ile adım adım demokrasiden uzaklaşılmış, yargı iktidarın sopası haline getirilmiş, sonuçta FETÖ'nün hayal ettiği cemaat devleti püskürtülmüş, ama onun muadili olan parti devletiengellenememiştir. Aradan 5 yıl geçmesine rağmen aynı korku ve tehdit üzerinden OHAL'in sürdürülmeye çalışılması vatandaşın canı ve kanı ile sahip çıktığı demokrasinin iğdiş edilmesidir. OHAL sopa düzenidir ve bu milletin  15 Temmuz'da ortaya koyduğu iradeye aykırıdır. Türk milleti sopa ile yönetilecek bir millet değildir. Bunu zamanı geldiğinde seçim sandıklarında  gösterecektir.

Bu vesileyle 15 Temmuz'da yapılan hain darbe girişimini lanetler, onu demokrasinin manivelası yapmak yerine, otoriterleşmenin bahanesi yaparak ülkeyi korku ile yönetmeye çalışmanın saygıya layık olmadığını  belirtirim.

Not: Bütün okuyucularımın mübarek kurban bayramını kutlar, birlik ve beraberliğimizi pekiştirmesini dilerim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.