NEDEN TÜRKÜ DİNLEMEYİZ Kİ?

Dün gece Van Gölü’nün zümrüt renginin koyuluğunda kaybolan mehtap parıltısının akislerini seyrederken, TRT’de Türk Halk Müziği dinleyici istekleri programını dinliyordum.

Gerçek hayatın bütün çirkinlik ve pisliklerini örten mehtapta, “lambada titreyen alev üşüyor”du. Dolunay, karalar giyinmiş sevgilinin göğsüne takılmış gümüş gerdanlık gibi göğün ortasında asılı duruyordu. Van Gölü’nün serin suları içilmiyordu, ama ben geceyi yudum yudum içime alıyordum.

Gölün sularında akis bulan ışıltılar, uzun ve ırak bir gönül yolculuğuna davet eder gibiydi. Tabiat ses vermiyor, fakat bütün ihtişamıyla adeta konuşuyordu. Radyoda yükselen türküler, nağme olup sessizlikte kayboluyordu. Bu ıssızlığın ortasında haykırmaya hakları olan bir tek zümre vardı: Âşıklar.

Nitekim yalnız onların gönül tellerine dokunulmuş ve yalnız onların his ve heyecanları dile gelmişti. Titreyen gönül telleri çok duygu yüklüydü. Zira ayrılıktan ağır bir pay almışlardı.

Gecenin gizemini paylaşan bir türkü “can söyler can işitirdik, ben ki senden ayrılmazdım, bu ayrılık neden oldu?” diye soruyordu. Âşıklar ölüme daima tebessüm ederler, çünkü onlara göre ölüm Mevlana’nın deyimiyle “şeb-i arus”tur.

Yani sevgiliyle buluşma gecesi. Oysa ayrılık daha zordur. Okuduğum bir Arapça parça “el-firaku sa’bun” yani “ayrılık zordur” diye başlıyordu. Gerçekten ayrılık katlanılması zor bir hasrettir.

Keşke mümkün olsaydı, ayrılık üzerine yazılan kitapları yırtabilseydik bir bir. Bu yüzden âşık: “Ölüm en kolayı, ayrılık beter” diye yakınıyor.

Araya birer hançer gibi giren sıradağlar kavuşmayı adeta imkânsız kılıyor. Bundan dolayı sitemler daha çok dağlaradır. Çünkü dağlar, ayrılığa sebep olan bütün hainlerin ve kötülerin remzidir.

Başka çaresi yoktur, âşık yalvaracaktır yâre kavuşmak için: “Yol ver dağlar, ben sılama gideyim.” Ama aynı zamanda şüpheli ve endişelidir de: “Şu karşıki ulu dağlar, acep bizim dağlar mı ola? Gözü yaşlı garip anam oğul der de ağlar mı ola?”

Fakat bütün heybetiyle ortada duran dağlar, bütün ağyar gibi “taş yürekli”dir. Onda merhamet duygusu yoktur. Âşık umudunu yitirmemeli, zira onu hayata bağlayan yegâne şey yâre kavuşma ümididir.

Acaba turnalar, kendisinden yâre bir haber götürebilirler mi? Çünkü en yüksekten uçan kuşlar olan turnalar, bu şekilde hem uzak mesafeleri kat eder, hem de avcıların tuzaklarından emindirler. Âşık, “bizim ele doğru giden turnalar” ile haber göndermeyi deneyecektir bu kez…

Ne çare ki, aksi sedası olmayan bir haykırış, hiçbir zaman cevabını bulamadığı bir bekleyiştir bu. O kendi yaralı gönlünü avutmanın değişik yollarını bulmaya çalışacaktır. Bu avuntu, onun hiç kaybolmayan ümidini besleyecektir. Bu ümit var oldukça, o haykırmaya devam edecektir.

Bizler ise, çıplak ve sefil bir dünyanın aşktan mahrum, sevgiden nasipsiz nesilleriyiz. Bizim ne yâr için “pare”lenen bir gönlümüz, ne dile gelen hislerimiz ve ne de yolumuzu gözleyen sevenlerimiz vardır. Bizim yolumuzu kesen yüce dağlar da yoktur. Sevgilimizi “akranlar”dan sormuyoruz, çünkü “ekranlar”dan seyrediyoruz.

Biz, sevgiliye mesajımızı turnalarla değil, “mail”lerle ulaştırıyoruz. Biz derdimizi bülbüllere söyletmiyoruz artık, zira “cep telefon”larıyla görüşüyoruz.

Acaba bunun için mi az türkü söyleyip, az dinliyoruz…

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/837/neden-turku-dinlemeyiz-ki.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar