NEREYE GİDİYORUZ?

Heidegger, “Çağımızda düşünce firardadır” diyor. Hız ve gösteri, düşünceyi esir almış durumda. Derinliğine ve geleceği değiştirecek büyük sistemler üretmenin çok uzağında olan bir dünyada yaşıyoruz.

Teknoloji, çağımızın merkezi kavramını oluşturuyor. Hepimizi ve bütün bir kainata insan eliyle meydan okumanın bir tarzı olarak iş görüyor artık teknoloji. Onu bir sanat ve bir şeyi açığa çıkaran hakikat tutumu olarak göremiyoruz günümüzde.

Karşılığı ister olsun isterse olmasın, gerçekle muhatap değil, sadece rakamlarla muhatabız. Rakamların saltanatı hüküm sürüyor. Rakamlar ne kadar büyük ise kuşattığı gerçeğin de o derece büyük olduğunu düşünüyoruz. Rakamlar, ifade etmeye çalıştıkları gerçek karşısında artık, insanları duygusuz olmaya doğru götürüyor. Niteliklerle yüklü varlıkların niceliksel olarak ifade edilmesine yarayan rakamlar, niceliği niteliğin önüne geçiriyor.

Sayılmayan, ölçülmeyen, tartılmayan hiçbir şeyin hükmü yok artık. Ölçülebilen şeyler değerli; ölçülemeyenlerin esamisi bile okunmuyor. Oysa sadece maddî olanlar ölçülebilir. Dünyanın bu derece materyalist olduğu başka bir çağ daha var mı acaba? Descartes, “Düşünme, ruhun; yer kaplama, maddenin özüdür.” der. Evet, geniş alanları doldurmak yeterli. Çoğunluğu sağlamak yeterli. Futbol için tribünler, konferans için salonlar, miting için alanlar dolsun yeter. Yayılım, derinleşmenin engelidir. Mekânlara yayılmak, düşüncenin kısır oluşuna neden oluyor. Çünkü artık, maddenin yer kaplaması, ruhun düşünmesinden daha önemli.

Her anımız, tören havasında geçiyor. Tören usulleri yerine getirildiğinde etkinliklerin amacına ulaştığını düşünen bir zihniyetin temsil edeceği şey, sadece görünmek ve göstermektir. Görünmek ve göstermek, mahiyetin yerine biçimi ikame etmeyi beraberinde getirir. Madde nasıl ki ruhun önüne geçti ve onu işlevsiz hâle getirdiyse biçim de mahiyetin önüne geçti ve mahiyeti önemsiz kıldı.

Düşünce yoksunu dünyanın her şeyi araç hâline dönüştürdüğü çağımızda bütün kavramlar ve kurumlar da manasını ve mahiyetini yitiriyor. Boş mekânları doldurmaya yönelmiş bir zihniyet, kavram ve kurumların içini boşaltarak bunu yapıyor. Boşaltarak doldurmak ve doldurarak boşaltmak, büyük bir hüner ister. Çağımız, bu hüneri sayesinde şovu esas aldığı için bütün masum duyguları da kötüye kullanmaktan çekinmiyor.

İyilik yapmak, ibadet etmek, erdemli davranmak, yardımda bulunmak, merhamet göstermek bile artık tek başlarına ve sırf kendileri için istenen değerler olmaktan çıktı. Allah ile ilişkimiz bile bu olumsuzluğa hizmet eder duruma dönüştürüldü.

Dünya, övgülerle yergilerden oluşan iki kutuplu bir mekâna dönüştü. Ne övgülerin ne de yergilerin hiçbir makul gerekçesi de yok. Dil, sadece niyetimize hizmet eden bir oyundan ibaret artık. Kelimeler, birileri için dilin fitnesi; birileri için de hakikatin kutsal ifadesi.

Hakikati bilen, yalan söyler. Yalan söylüyorsun dediklerimiz karşısında, “Ben hakikati biliyorum!” çığlıkları yükseliyor ve hakikat bazen, bazılarının ağzında bir şarlatanın ifadesi olarak nitelendiriliyor. Hakikat ve şarlatan, hakikat ve yalancı, birbirinden ayrılmıyor.

Makul olanı kaybeden insanlık, akılla arasına mesafe koyduğu için bizi yargılayacak olan bütün ölçülerini de kaybetmiş durumda. Öldürmek ile yaşatmak, ölmek ile yaşamak arasındaki fark ortadan kalktı.

Değerler, değersizleşiyor ve insanların değerlere olan inancı ortadan kalkıyor. Farkında bile olmadan hiçlik çukuruna yuvarlanan bir dünyanın ruhu bozulmuş insanlarının bunu anlamasını beklemek de zor gibi görünüyor.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/741/nereye-gidiyoruz.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar