KÖY İLKOKULUNDAYIM

Yeşilliği koyulaşan dağların “ardıyla” kavgası başlayan Güneş’in gittikçe silikleşen ışınlarının peşinden seğirten akşamın alaca karanlığını, lambamın okşayıcı ışıklarına mahkûm etmeye çalışıyorum. Tabiatın ıssız kucağında kendine has yalnızlığa bürünmüş türbe veya viranelerin sessizliğinde bekârhanem. Bu sessizlik, az sonra birkaç köylünün saf, seviyeli, kâh fısıltılı, kâh yüksek sesli konuşmalarından ürkerek duvarların çürüğünde gizlenecek.

Misafirlerimi yolcu ettikten sonraki yalnızlığımı ya kitaplarla ya da yazacağım birkaç satırlık “notlarımla” paylaşacağım. Gecenin ilerlemiş vaktinde, kendimi gelişi güzel yatağın soğuk kucağına atacağım. Beynim, bir sürü “kahramansız senaryoların” istilasına uğrayacak. Bir ömür boyunca tek kelime konuşamadığım kimselerle bir hasbıhal yapma fırsatını böylece yakalamış olacağım. Başım, fikir dünyama ait mahrem düşüncelerimi okumasından ürktüğü yastığın yumuşaklığını sinsi bulacak, bir sağa bir sola dönerek hayal ettiklerini gizlemeye çalışacak. Ve rüyalar, düşlerin en güzeli, en renklisiyle devamı olacak bu hayallerin.

Güneş, alıştığı gibi ufacık tepenin köşesinden sırıtarak sabahın olduğunu haber verecek. Nedense Güneş’i bu haliyle hiç sevmem. Bu belki de hayatta bulamadıklarımla, erişemediklerimle rüyalarımda hemhal olmanın sevincini kıskandığını düşündüğümdendir. Sabah namazını kılamamanın ezikliğini, “dini” bir kitap okuyarak gidermeye çalışacağım. Az sonra apar topar hazırladığım kahvaltıyı, bir demli çayla noktalayacağım ve o esnada kuşların, sabahın en renkli zamanında yapraklarla eğleşerek tutturdukları nağmeli cıvıltılara eş bağırışlarıyla okul vaktinin geldiğini (saatime bakmadan) haber alacağım öğrencilerimden. Ve okula hazırlanacağım.

Tıraşım bugün de idare eder. Kravatım şıklığımı tamamlayacak, bağlama derdine katlandırarak. Ünite ve günlük planlarımı bir defa daha gözden geçirmeden, az önce okuduğum kitabın en son sayfasını kıvırmayı ihmal etmiyorum. Çıkıyorum bekârhanemden, sessizliği ve ıssızlığıyla baş başa bırakarak.

Merdivenlerin üstünde üzüm salkımlarının üzerinde kümeleşen arılar misali toplanmış öğrenciler, ana ceylanın peşine takılan yavrular gibi ardım sıra diziliyorlar. Karşıda oturan öğretmen arkadaşın kapısında da bir başka “küme” O’nun çıkışını bekliyor. Kulağıma ilişen fısıltılardan elbiselerimin, koltuğumun altındaki kitaplar ve saçlarımın tarayışıyla ilgili konuşmalarına ödevlerinin eleştirisini de katan çocuklar, okula yaklaştıkça yanımdan teker teker seğirtip koşar adımlarla okulun önünde sıra olmaya gidiyorlar.

İşte mesleğimin şirin görünmek için sık sık ardına gizlendiği manzara!  Benim mesleğimi sevmeme vesile olan bir zaaf da olabilir bu. Bu an, en kuvvetli anımdır. Artık öğretmenliği “irşat” kutsiyetiyle yoğuruyorum. Bambaşka zevk, şevk ve iştiyakla açılıyor adımlarım. Öğrencilerin birbirleriyle konuşmalarından yükselen gürültü ve uğultu, yaklaşmamla orantılı bir düşme gösteriyor. Dış kapıdan bahçeye adım atmamla tamamen kesiliyor, sıra olmalarını ikaz etmeme fırsat vermiyorlar.

Öbür öğretmen arkadaşım Süleyman Kılıç Bey de geliyor. Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a yenilmesine rağmen esir edilemeyen kibrinin arkasına sinmiş tevazusu, ilk bakışta pek fark edilmiyor. Yanıma geliyor. Bıkmadan, usanmadan her tekrarda ayrı bir nağme olan İstiklâl Marşı’mızı topluca söylüyoruz: “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen Al Sancak!..” Bu mutlulukla daha bir gürleşen ses, okul duvarlarının tozunu yalayıp ardıç ağacının yaprakları arasında süzülürken, ürküttüğü serçenin kanatlarında göğün enginliklerinde yankılanıyor.

Köy ilkokulundayım. Geçmişiyle bir “tarih”, mahrumiyetiyle bir “medrese”, kutsiyetiyle bir “mabet”.  İlk dersi vermenin heyecanı değil benim yaşadığım. Sesimin titrekliği, manzaranın güzelliği; kalbimin ezikliği “Ayşe”nin yufka yüreğidir. Babasının çocuğunun yüzüne çaldığı losyonla kokmuyor benim sınıfım. Tandır dumanının kokusudur, “Fatma”nın elbisesine sindiği. Elbiseleri cıvıl cıvıl değil çocuklarımın, gözleri ışıl ışıl. Ağabeyinin en kıymetli hatırasıdır “Mehmet”in soluk ve yamalı önlüğü. “Boğabaşı”lar köy iskarpini, bunlar köy çocuğu, ağyarın el uzatamadığı, düşmanların kirletemediği milletimin “özü”dür, asırlara kök salan bir neslin çekirdeğidir bunlar.

Masamın üstündekiler mi? Çarpık bacağı üzerinde dikleşmeye çalışan tahta masanın üzerindeki elma, armut, enva-i çeşit çiçekleri ve güzel kokulu gülleri mi soruyorsun? Onlar, mihnete ve rüşvete yorulmasın diye öğretmen gelmeden bırakılmış, milletimizin misafirperverliğinin çocuklarımızdaki tezahürüdür. Onlar, “hoş geldin şekeri”dir.

Bolat Köyü/Hadim-KONYA

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/583/koy-ilkokulundayim.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

necip cihat
24.11.2016 11:24
Yüreğinize ve kaleminize kurban hocam muhteşem .
Hamza
20.02.2017 14:24
Sizin gibi bilge bir değerin öğrencisi olmak ne büyük nasiplilik... İyi ki varsınız. İyi ki marifet ve meziyet denizi rahle-i tedrisinizden geçmişiz. Severek duâlarımıza katıyoruz sizi.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar