YAŞADIKLARIMIZ YENİDEN DOĞRULMANIN ZORLUKLARIDIR

Hayatın bir alanında gerilemek, belki medeniyetin çöküşüne zemin hazırlayabilir ama doğrulmak için her alanda ayağa kalkmak gerekir. Yani bir medeniyet tüm hatlarıyla çöker veya doğrulur. Kabul etmek lazım ki, bugün çökmüş bir medeniyetin enkazı altından doğrulup kalkmaya çalışmanın zorluklarını yaşıyoruz. Nereye elimizi atsak, nereye baksak tepeden tırnağa yenilenişi zorunlu kılan bir durumla karşılaşıyoruz. Bu her alanda böyle.

Hiçbir alan diğerinden bağımsız iyi veya kötü değil. Maddi yoksulluğumuz giderek sosyal, siyasal zayıflığı da beraberinde getiriyor. Bünyedeki genel zayıflık aklımızın çalışma biçiminden, moral değerlere kadar her şeyimizi etkiliyor. Yıkılışın acılarını hicranlarla yaşadık. Kolay olmayan doğrulmanın da zorluklarını yaşıyoruz, yaşayacağız. Bu dün böyleydi. Bugün de böyle. En az yüz yıldır İslâm coğrafyası yaşadığı kuşatmanın benzer hatta neredeyse aynı sıkıntılarını, sınanmalarını yaşıyor. Bu realiteyi görmek için çok derin araştırmalara gerek yok. Mehmet Âkif’in ‘Şark’ başlıklı şiirine bakmak kâfidir. Bu şiiri bugünkü Afganistan’ı, Irak’ı, Suriye’yi, Mısır’ı, Filistin’i, Keşmir’i Libya’yı ve bütün bir İslâm âlemini göz önünde tutarak okuyunuz. Âkif’in oradaki tarifi ümmetin bugünkü halinin tarifinden başkası değildir.

“Musallat, hiç göz açtırmaz da Garb’ın kanlı kâbûsu, 
Asırlar var ki, İslâm’ın muattal, beyni, bâzûsu. 
“Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?” diyorlar. Gördüğüm: Yer yer, 
Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler; 
Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar; 
Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar; 
Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar; 
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar; 
Tegallübler, esâretler; tehakkümler, mezelletler; 
Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar; türlü illetler; 
Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar; 
Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar; 
Cemaatsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar; 
“Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar; 
Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar; 
Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar! .....

Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; 
Duyan yok, ses veren yok, bin perîşan yurda başvurdum. 
Mezarlar, âhiretler, yükselen karşında dûrâdûr; 
Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr! 
Derinlerden gelir feryâdı yüz binlerce âlâmın; 
Ufuklar bir kızıl çenber, bükük boynunda İslâm’ın! 
Göğüsler hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta; 
Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!”

Bugününe baktığımızda İslâm coğrafyası farklı değildir. Demek ki aynı kaderi yaşamaya devam ediyoruz. Bu makûs talihi yenmek için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemlerinde ifadesini bulan diriliş ve direniş çağrıları, ancak bir elin parmaklarını geçmeyecek azlıkta devlet, kurum ve kişiler tarafından karşılık bulmaktadır. Dünya ölçeğinde bir kabulden vazgeçtik. Müslüman öncüler, liderler hâlâ neden koyu bir sessizlik içindeler anlamak mümkün değil. 
Tehlike kapımıza dayanmamış, ateş evin içini sarmaya başlamışken bile hâlâ derin uykusundan uyanamayacak kadar ölümcül bir gaflet hali, benliğimizi esir almıştır. Korku, kuşku, tembellik, güvensizlik, duyarsızlık, harekete geçmemizi engelleyen bir ufunete dönüşmüş gibidir. Çareyi öğrenemeyen, çıkış yollarlı bulmada cesur olamayan toplum öğrenilmiş çaresizliğine gerekçeler üretmede mahir olabilmektedir. Ne denir, kime, nasıl denir? Genç dostlarımın dilinden duyduğum hoş bir slogan var: Çaresizseniz, çare sizsiniz. Çaresiz değilsiniz, çare sizsiniz! Sizin derdinize en köklü çare yine kendi içinizden çıkacaktır. Tam da b u noktada korkunç bir akıl tutulması yaşamaktayız. Evimize ateş düşürenlerden bizi saran yangını söndürmelerini beklemek gibi akıl almaz bir tutulma yaşanmaktadır. Yollarımızı tutanlardan, yollarımızı kesenlerden bize yol vermelerini, yol göstermelerini talep edecek bir mantıksızlık yaşamaktayız. Bizi öldürenlerden bizi yaşatmalarını istiyoruz. Bizi tutsak edenler hâlâ bizi özgürleştirmek için topraklarımızda olduklarını söylüyorlar ve hangi siyasi, ideolojik, mezhepsel veya dünyalık hesapla olursa olsun bu yalanlara itibar edenlerimiz de olmuyor değil. Zalimlerin onca zulümlerine, kan dökmelerine aldırış etmeksizin, içimizdeki bazı beyinsizler, hâlâ gavur aklıyla düşünerek hazırlanmak istenen mezhep savaşlarında, kardeş kanı dökecek olmanın zevkini hayallerinde şimdiden yaşamaya başlamış görünüyorlar. İlk bölümünü iktibas ettiğimiz yüz yıl önceki şiirinde merhum Âkif ne diyordu: “Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;” Allah korusun. Bu durum bir ümmetin düşeceği en dip seviye olmalıdır.

Bir köklü toparlanma, bir içten silkiniş gerekmektedir. Öncelikle yamultulmuş kalbimizin, aklımızın, ruhumuzun düştüğü yerden doğrulması gerekmektedir. Yine de medeniyetimizle birlikte yıkılan gönlümüzü, zihin dünyamızı, benliğimizi yeniden onarmak, cesareti, dirilişi yüksek bir bilinçle kuşanmak için ümit vaat eden girişimler yok değildir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanımızın dili ve tutumuyla ifade ettiği soylu çıkışı yürekten destekliyorum. Millet 15 Temmuz direnişi ile bu asil duruşa muazzam bir destek vermiştir. Daha da önemlisi 15 Temmuzda yoğunlaşan destansı direniş, sınırları aşan bir dalgayla bütün bir ümmete diz çöktürmeyi amaçlayan saldırılara kararlı bir karşı koyuştur.

Karşı koyuşun siyasal, kültürel, sosyal düzeyde ve her platformda sürdürülmesi gerekir. Bölgesel ve küresel ölçekte yakınlaşmalar, birliktelikler, organizasyonlar düzenlenmeli ve bu organizasyonlar etki gücü yüksek eylemci kurum veya oluşumlara dönüşmelidir. Burada bu amaca uygun iki buluşma beni çok sevindirdi. Bunlardan biri geçenlerde İstanbul’da düzenlenen Arap dünyasından ve Türkiye’den tanınmış isimlerin katıldığı ‘Şark Forumu Konferansı’ idi. İki gün boyunca “Gelecekte Ortadoğu'da Düzen Nasıl Olmalı?” sorusuna cevap aranan toplantıya Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da katıldılar. Tunus eski Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki, Mısırlı muhalif Eymen Nur gibi önemli isimlerin yer aldığı tartışmada Kalın, mezhepçilik sorununu çatışma sebebi olmaktan çıkarılması gerektiğini söyledi.15 Temmuz darbe girişiminin kendimize yönelik bir darbeymişçesine takip ettiklerini söyleyen Marzukî, Halep’teki insani krize de değinerek Esed’in yargılanması için Lahey’ye başvurulması gerektiğini ifade etti. Çok sayıda panelde ayrıntılı, verimli tartışmalar yapıldı. Forumla ilgili ayrıntılı bilgi vermeme hem gerek hem de imkân yok. Ancak Müslümanların kendi iradelerini şekillendirmeye, iradelerini idareye dönüştürme arayışları hayati ölçüde önemlidir.

İkinci önemli toplantı yine İstanbul’da Kudüs ve Filistin'i Destekleyen Sendikalar Birliği tarafından düzenlenen “Kudüs İçin Hep Birlikte” programıydı. Bu toplantıya da yurt içinden ve gönül coğrafyamızdan çok sayıda sendikacı katıldı. Toplantıda özellikle Eğitim-Bir Sen ve Memursen Genel Başkanı Ali Yalçın ile Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un konuşmaları üzerinde ince bir dikkatle durmak gerekir diye düşünüyorum.
Sonuçta sabahsız gece olmaz.
Uzun sürmüş karanlıklardan sonra sabahın ilk ışıkları ufku aydınlatmaya başlamıştır.
Ama içlerinde aydınlık taşımayan insanlar için de sabah olmaz.
Bütün mesele içimizde bir ateş yakmak, kalbimizi, ruhumuzu iman ateşiyle alevlendirip, sorumluluğumuzun idrakine içten varmaktır. 
Zifiri bir zindan üzerimize olanca hışmıyla abanırken, aydınlık savaşçılarının da bir kutlu yürüyüşe hazırlandığını görmüyor değiliz.


 

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/478/yasadiklarimiz-yeniden-dogrulmanin-zorluklaridir.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar