TEKBİR’DEN ÜRKMEK

Her toplumun bir şiarı, bir işareti, bir amblemi ve âlemi vardır. Bunlar, yılların birikimi olan bir kültürün zirve noktalarıdır. Tek başlarına bile çoğu kez, bir kültürü, bir milleti ve hatta bir medeniyeti temsil ederler. Hilal ve Haç gibi.

Ancak günümüzde bazı kültür öğelerinin ve hatta çoğu kez en güçlü olarak kabul ettiğimiz kültür unsurlarının bile süratle, söndüğü, dumura uğradığı, değiştiği, dönüştüğü ve sönmeye yüz tuttuğuna şahit olmaktayız. İletişim çağında, sanal ve gerçek medyanın keskin bir kılıç gibi, yukarıdan aşağıya doğru birçok şeyi şekillendirdiği ve pek çok şeyi kesip attığı, hatta yok ettiği bir dönemi yaşıyoruz.

John Baird tarafından 1926 yılında İngiliz Kraliyet Enstitüsü'nde ilk televizyon görüntüleri sunulduğunda, çoğu kimse bu kutucuğun ne harikalar meydana getireceğini tasavvur edemiyordu. Ne var ki sosyolog ve iletişimci Marshall Mcluhan, 1960 yıllarında televizyonun maharetlerini gördüğünde, bu sihirli kutu sayesinde çeşitli topluluk ve kesimler arasındaki bölünmeleri ve farklılaşmaları ortadan kaldırarak dünyayı tek bir "Evrensel Köy" (Global Village) haline dönüştüreceğini ve bu durumda "zaman"ın duracağını, "mekân”ın ise yok olacağını, ileri sürdüğünde de kimse inanmamıştı.

Gerçek şu ki, pek çoğumuzun inanmadığı ve gerçekleşmesini hayal olarak kabul ettiği çoğu şey, görsel ve yazılı medya tarafından sihirli bir şekilde şekillendiriliyor. Pek çoğumuz, zevkle önüne geçip kumanda ile hükmettiğimizi sandığımız bu kutucuğun esiri oluverdiğimizin farkına bile varamıyoruz. Bu esaretin farkına varmadan, aşağıda oturup yukarılardan söz açar, her görüntüye bir ahkâm keseriz. Susan Sontag'ın dediği gibi, "hepimiz birer televizyon antropoloğu” kesiliriz.

Oysa zihinlerimizi, çoğu kez düşüncelerimizi ve duygularımızı, farkında olmadan başkalarının kontrolüne teslim ediveriyoruz. Bunu yaparken bizi ve dünyamızı, başkalarının şekillendirdiğinin farkına dahi varamıyoruz. Ekran ve görüntülerden sunulanlara karşılık, yorumlama irademiz bile bize terkedilmiş değildir. Sunulan objeler, yorumlama biçimimize ve düşüncelerimize de yön veriyor pek çok zaman.

İletişimin bu karşı konulamaz gücüne karşılık, günümüzde avuçlarımıza kadar sokulan sanal medyayı da ekledik mi, büsbütün nasıl kuşatıldığımızı fark ederiz.

Niçin bunlardan söz ediyorum?

Televizyonda (13 Temmuz 2016 günü) Irak’tan bir haber veriliyordu. Haberde, Irak’ta büyük bir AVM’de birinin yüksek sesle tekbir (Allahu Ekber) getirmesinden sonra meydana gelen canhıraş koşuşturma ve izdihamın görüntüleri veriliyordu. “Allahu Ekber” sesini duyan herkes, canını kurtarmak için birbirlerini ezerek korkuyla koşturuyorlardı.

Neredeyse tamamı Müslüman olan Irak gibi bir ülkede Müslümanlar, kendi dinlerinin şiarı olan ve günde beş kez, en büyük ve kutsal çağrı olan ezan ile yüksek sesle dile getirilen “Allahu Ekber” lafzından ürküp kaçışıyorlardı.

“Allahu Ekber” diyerek savaş alanlarına canını hiçe sayarak atıldığımız bu kudsi lafızdan, bizzat kendimiz ürkeceğiz! Düşmanı korkuttuğumuz tekbirden, kendimiz korkacağız! İnanılır gibi değil..

Bu ne yaman bir çelişki, bu ne korkunç bir kendine yabancılaşma ve bu ne dehşet bir zihin bulanıklığıdır!..

Bu aynı zamanda, İslam düşmanlarının algı operasyonunda elde ettikleri zaferin bir işaretidir. Müslümanlar bile “Allahu Ekber” lafzından ürker hale gelmişse, siz Müslüman olmayan toplumların bu lafzı duydukları zamanki algı ve tutumunu hesap edin!

Ve bu vesile ile, her akşam bize sunulan görüntü ver imajların nelere muktedir olduğunu azıcık düşünelim!

Bizi en kutsalımızdan ürker hale getirenler, bizim silahımızla bizleri vurmaya muktedir olamazlar mı?..

Elbette olurlar..

Bizim evlatlarımızın eline kendi silahlarını tutuşturup “Allahu Ekber” diyerek biz Müslümanları her gün öldürmüyorlar mı?

Günümüzde yaşanan, tam da bu değil midir?

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/433/tekbirden-urkmek.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar