BATI MI DEDİNİZ?

Batı kavramı, elbette izafi bir kavram. Bu kavram üzerine çokça tartışmalar yapılıyor. Sonra kime göre Batı? Ama kabul etmeliyiz ki, “Doğu” ve “Batı” kavramlarını bize kabul ettirenler, Avrupalılar. Zira dünyayı kendi algı alanlarına göre parsellemişler. Aslında Batı, bir Hıristiyan blokudur; bu yüzden doğumuzda kalmasına rağmen Rusya da Batı’dır, Amerika da.

Batı, hep mağrur ve burnu büyük; sanat, edebiyat ilim gibi insanî değerleri üretmeye ve geliştirmeye bir tek kendisi kabiliyetli. Batılılara göre ötekiler, daha doğru bir ifadeyle Doğu ise, büyünün hâkim olduğu, herkesin prangalarla dolaştığı esirler ülkesi, düşünce ve ilimden nasipsiz bir coğrafya. 

Batı’ya, yani Batı’nın düşünce harcını oluşturan Hıristiyanlığa gerçekçi eleştiriler getiren bazı düşünürler, iş Doğu’ya gelince çok nadir insafa gelirler; hele söz İslam’a geldiğinde ise, bütün adalet duygularını kaybeder ve şirazeden çıkarlar. İbn Sina ve Farabî gibi İslam düşünürlerinin, gerçekte birer Hıristiyan olduklarını ve korkularından Müslüman göründüklerini söyleyecek kadar, saçmalamakta ileri giderler ve işin garibi bu saçmalığa da inanırlar.

 Batılıların, Doğu hakkındaki zihin dünyaları bulanıktır, ama söz İslam’a geldiğinde ise olabildiğince karanlıktır.
Batı’nın meşhur kalemşoru Viktor Hugo’nun “Voltaire demek, on sekizinci yüzyıl demektir” dediği Voltaire bile, çoğu aydınlanma dönemi düşünürleri gibi, insafını İslam karşısında yitirmekte gecikmez. İslam denince, Voltaire’in çok önem verdiği değerleri olan akılcılık, hümanizm ve hoşgörüden pek eser kalmaz. Aslında çoğu Batı aydınında gördüğümüz İslam karşıtlığı, şizofrenik bir durumdur.

Voltaire bu konuda yalnız değildir; Batının önemli ve hümanist yani insancıl düşünürleri Rousseau ve Montesquieu da, İslam denilince benzer iftiraların peşinde koşarlar. Rousseau’ya göre bilim ve düşüncenin düşmanı olan Müslümanların bir dönem bilim devrime öncülük etmesi, tarihin büyük ironilerinden biridir.

Neden böyle yapıyorlar? Çünkü önce İslam hakkında hayal kuruyorlar, sonra ürettikleri hayallerine gerçek gibi inanıyorlar. Bu hayali ilk ortaya koyanlardan biri Cusa’lı Nicholas’tır. Hayali bir toplantıda Müslüman ile Hıristiyanları buluşturur ve tabi ki, mutlu bir dünyanın oluşması için Hıristiyanlığa dönmenin şart olduğu sonucuna varır.  Montesquieu’nun İran Mektupları da böyle hayali bir eser değil midir? İran’a karşı biraz müsamahalı ama İslam’a olabildiğince düşmandır Montesquieu.

Ateistlerin, bütün dinlere karşı olmaları beklenir. Ama Batılı ateistler, yalnızca İslam’ın düşmanıdırlar. Kendisini “Hıristiyan bir ateist” olarak tanımlayan İtalyan yazar Oriana Fallaci, Avrupa’yı İslam’a karşı koruyan tek kültürel ve entelektüel zırhın Hıristiyanlık olduğunu söyler.  İslam’a karşı Hıristiyanlığın muhafaza edilmesini savunur bu ateist.  Keza kendisini “iflah olmaz bir ateist” olarak tarif eden İngiliz tarihçi Niall Ferguson, Hıristiyanlığın Avrupa’da zayıflamasının endişe verici olduğunu ifade ettikten sonra şunları söyler: “Bu durum radikal İslam’a karşı dinî direncin tamamen ortadan kalktığı bir dünyanın doğmasına sebep olur.” Görüldüğü gibi, Batı aydınının her türlüsü hatta ateistine varıncaya kadar hemen hemen hepsi, İslam düşmanlığı genleriyle kodlanmışlardır.

Aydınlanma çağının İslam hakkındaki hastalıklı ruh ve düşünce yapısını sürdürenlerden biri de Leibniz’dir. Onun düşmanlık ve tarafgirlik kokan cümleleri içerisinde en insaflı olanı, “İslam’ın Hristiyanlıktan daha hızlı yayılmasını, hurafe ve efsanelerden çok akla yakın oluşuna” bağlayan sözüdür. İçlerinde insaflılar da çıkmamış değil, ama maalesef sayıları bir elin parmaklarını geçmez. Meşhur Alman şair Geothe, “eğer İslam buysa, hepimiz İslam’da yaşamıyor muyuz?” demekten kendini alamaz.

Şu bir gerçek ki, insanlığı kendi çıkarları uğruna lime lime etmekten çekinmeyen Batı dediğimiz coğrafya, -yine bir Batılı düşünürün ifadesiyle- “sömürmediği Tanrı’ya bile inanmayan” bir zihniyetin ülkesidir.

Batı’nın, insanlığa sunduğu iki önemli düşünce vardır: Kapitalizm ve komünizm. İkisi de pozitivizmin kirli çeşmesinden su içerler, ancak üretim araçlarının dağılımı konusunda anlaşamazlar. Bu iki anlayışı Merhum Cemil Meriç çok güzel resmeder: “Kapitalizmle komünizm Batı’nın iki çehresi… Biri kumarhane, öteki mahpes.”
Batı üzerine Mustafa Şahin’in Hece Dergisi’nde (sayı 210-212 Batı Medeniyeti Özel Sayısı, 2014, s. 602) yazdığı ilginç ve bir o kadar da hoşuma giden yazısını buraya aynen aktarıyorum:

“Batı neresi deniyor? Cehennemin dibine kadar her yer batı. Ben doğu dilleri okudum. İmam hatip üstüne, Urdu dili. Batı dillerinin yanında dil bile sayılmaz. Yol yordam için edebiyat okudum. Okuduğum, anladığım kadarıyla Maraş’ta Paris’i yaşamaktır batı. Ödünç bunalımlar almaktır. Mahzunî dinleyip Beethovenle duygulanmış gibi yapmaktır. Maraş ketesinin lezzeti damağındayken “Pizza yedim” demektir. Batı yarılmadır, bölünmedir, çift kişilik edinmedir, çatal görmedir, şizofrendir.

Batı insanın direnç noktalarını yıkmaktır, nefsini kışkırtmak, gövdesine diz çöktürmek, maneviyatını çökertmektir. Dünyanın bir altın tepside sunulduğu, yasak meyvenin ısırılıp atıldığı yerdir. Batı gövdedir, tendir, resimdir, surettir, heykeldir: Heykel. Mücessem nefistir. Egodur, süper, hiper ego. Freuddur. Sırrını dökmek, kalbini sökmektir. Her şeyi ayırmak, ayrıştırmaktır. Batı, başarı merdivenidir, kariyer planlamasıdır. İnsansız fabrika, kutsalsız askerdir.”
İşte, “Batı” dediğimiz böyle bir şey!.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/408/bati-mi-dediniz.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

salih izci
21.09.2016 23:15
İslam dünyasına düşman lanet bati dünyasi helal olsun Şakir hocam uyandır müslüman kardeşlerimi

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar