Dış Politika

Eklenme Tarihi: 21.02.2020 07:59:39 - Güncellenme Tarihi: 01.04.2020 06:59:57

Türkiye, 16. Yüzyıldan beri Batı egemenliğinde uluslararası  sistemde yaşayan bir ülkedir.  Bu egemenlik alanında  zaman zaman İngiltere / Fransa’ya  Almanya,  Batı’ya SSCB  denge olmaya çalışmış. Türkiye ise bu dengelerden yararlanmakla beraber  Batı’ya rakip olmamıştır.

Özellikle boğazlar noktasında Rusya’nın Türkiye’yi sıkıştırmasıyla  güç dengeleri bakımından Batı blokuna yanaşmak zorunda kalan ve 1952’de bir NATO üyesi olan   ülkemiz,  günümüzde de benzer bir süreci yaşıyor.  Rusya,  Astana ve Soçi süreçlerini  hafife alan  davranış sergilemesi sonucunda Türkiye’yi yeniden  Batı blokuna yöneltmiştir. Hegemon güç olan  ABD’nin ise  terör örgütü olan PYD/YPG  ile arasına mesafe koymaması, hatta  bunları taşeron örgüt olarak kullanarak  Türkiye’yi  sıkıştırmaya çalışması neticesinde,  ülkemizi, coğrafyamızda  süper güç olan  Rusya’ya yanaşmaya mecbur etmiştir. Fakat, Ortadoğu’da Rusya’nın birlikte hareket ettiği güçler tarafından şehit edilen Mehmetçiklerimizin kara haberi, Türkiye için yeniden  Batı blokunu  güçlü seçenek haline getirmiştir. Bu durum  her ne kadar kimi çevrelerce, Türkiye’nin iki uç arasında savrulması, dengeyi kaybetmesi  şeklinde  değerlendirilse de,  biz hala  denge odaklı olduğu noktasındaki umudumuzu yitirmek istemiyoruz. Yalnız, mevcut hükümetin uzun vadeli dış politikasının olmaması nedeniyle ABD ve Rusya  ile yaptığı anlaşma ya da mutabakat metinleri ile sadece  kendini bağlıyor olması, ülke insanını kaygılandırıyor.

Dış politikanın arkasında askeri, ekonomik ve siyasi / toplumsal güç vardır.  Ekonomik ve askeri güç bakımından desteklenmeyen bir dış politika zayıf bir dış politikadır. Toplumun içerdeki siyasal ve toplumsal düzeninin sorunsuz olması  da dış politikanın etkinliği bakımından önemlidir.  Bu bakımdan Türkiye’nin dış politikasını ekonomi – politik ilgisinde değerlendirmek gerekir. Çünkü ekonomik ölçütler,  iç ve dış siyasal sürece doğrudan etki eden ana faktördür.  Kamu  ya da özel sektör tarafından ülke olarak kalkınma / gelişme / güçlenme amacıyla sermaye birikiminin sağlanarak akılcı biçimde sermayenin kullanılması, dış politikada başarı sağlanmasında anahtar rol oynayacaktır.

NATO üyesi olmak, stratejik ortak olmak vs. nedenlerle ABD ile iyi ilişkilerimiz mevcutsa  ABD’nin PYD, YPG destekçiliği  devam etmemeliydi.  Ya da Batı blokunda yer aldığını düşündüğümüz  Türkiye, Rusya’dan  S400’leri satın alarak savunma sisteminde değişikliğe gitme yolunda bir adım atmamalıydı. Ya da  Libya meselesinde,  Türkiye ile Rusya  iyi ilişkiler içinde birer coğrafi dostsalar, biri doğru olanı yapıp hükümet güçlerini desteklerken, diğeri darbeci general Hafter’i  destekleyerek  ayrı bloklarda konumlanmamalıydılar. Hakeza Suriye için de aynı aklı yürütebiliriz. Mademki Rusya   bölgesel    dostumuzdu,  neden  biz Esad’ın gitmesini isterken; Rusya, Esad’ın kalmasını istedi ve  farklı bloklarda yer aldık?  Bu gün itibarıyla iyi ilişkiler içinde olduğumuzu varsaydığımız Rusya ‘nın 2014 yılında   Kırım’ı  ilhak edişine   Rusya ile  ilişkilerimiz bozulmasın diye  ses çıkarmayan Türkiye, geçtiğimiz haftalarda Ukrayna’ya 200 milyon dolarlık askeri  yardım sözü vererek  Rusya’yı kızdırmış olmadı mı?

Bütün bunlar akılla çelişen şeyler.  Ya bunları “devlet aklı” deyip geçiştireceğiz;  ya da  bize birilerinden  anlaşılmaz bu durumu izah  etmesini  isteyeceğiz.   Her ne  dersek diyelim; gerçek olan şey, Türkiye’nin  dış politikada art arda yanlışlar yapıyor olmasıdır.  Bu yanlışlardan makul şekilde uzaklaşabilmek için, varlığımızı üstüne kurduğumuz  “güç dengesi”ni dikkatle izleyip ondan yararlanmak,  işgal edilme tehdidi yoksa başka devletler arasındaki savaşlara girmemek gerektiği  prensiplerini  hatırlayalım.

17. Yüzyılda duraklamaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu’nun  dış politikası, toprak fethetmekten “güç dengesi”ne oynamaya  kaymıştır. Bu denge  sayesinde  İmparatorluk yıkılmadan  yaklaşık 120 yıl daha yaşamıştır.  İşin sonuna bakılırsa, Osmanlı mecbur olmadığı halde  Enver Paşa’nın  verdiği kararla 1. Dünya Savaşı’na girmiş ve de yıkılmıştır.  Burada söylemek istediğim, devletimizin  duraklama dönemine girdiği ve  ömrünü nasıl uzatabileceğimiz noktasında çıkış yolları aramak değildir.  Demek istediğim o ki,  yönümüzü şaşırdığımız zaman  yararlanacağımız pusulalarımız “denge” ve “başka devletler arasındaki savaşa girmeme”dir. Ve de iyi okuyanlarımız  için günümüzde ihtiyaç duyduğumuz pek çok sorunun çözüm şifrelerinin  tarihte  gizli olduğudur.   

Geçenlerde  dış işleri bakanlığı yapmış kişilerden anekdotlar okurken, Şükrü Saraçoğlu ile Stalin arasında geçen diyalog beni gururlandırdı.  Bu gün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz keskin zekalı ve üstün ifadeli  dış işleri bakanlarına ( aynı zamanda başbakanlık da yapmış) hayran olmamak elde değil. Rusya’ya gelişinde ne demişti Saraçoğlu’na Stalin: Boğazların anahtarlarını getirdin mi dostum?  Saraçoğlu: Getirmek isterdim ekselansları, ama Mustafa Kemal 1938’de boğazların anahtarlarını beraberinde  götürdü.    

Boğazların anahtarlarının   ahirete  gittiğini  söylemekten başlayan doğru dış politikadan, yeni boğaz icat etmeye varan yanlış bir dış politika… Allah sonumuzu hayır etsin!

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3754/dis-politika

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar