İNSAN

“Gündüz, insanlara gizli kalır mı?” 
İbn Abdirrabbih

İnsan, ilk olarak kendi aksini suda gördü, dalgalı ve parçalı. Kendinden çok suyla ilgilendi. Suyla yani tabiatla. Bu dışa doğru bir keşifti, insan çevresini ve kâinatı tanıdı. Sonra insanoğlu aynayı keşfetti, kendini kusursuz ve pürüzsüz gördü. Kendini beğendi, merkeze nefsini aldı. Böylece hayat bir benlik davasına dönüştü. Ben merkezli dünyada her şey kendisi için vardı ve kendisinin olmalıydı. İnsanoğlu kendi eliyle kurduğu şatosuna çekildi; kibrin ve enaniyetin sarayına.

Kapıkulu bedenlerinden yığma hisarlara sığındı. Kendi nefsinden yonttuğu bir put inşa etti, tapındığı bir ehram. Homeros, Promete’ye “göklerdeki ateşin dehasını” çaldırırken, aslında insanı tanrılaştırmak istiyordu. Tanrının öldüğünü müjdeleyen Neitzsche de, bazen yazdıklarını kendi adıyla değil, antik Yunan tanrısı Dionysos adıyla imzalaması, bir çelişki değilse, tahtından indirdiği tanrının yerine insanı oturtma çabasıydı.

Avrupa’nın ferdi bencillikten zarar gördüğü için içtimaîleştiğini ve egoizme şatafatlı adlar taktığını, söyler Cemil Meriç ve şöyle devam eder: ”İpek eldivenler geçirmiş pençesine ve kutsal kavramların gölgesinde her cinayeti işlemiş.” Nefsini yücelten insan, saraydan elmas çalan bir firari. İnsanoğlu kendini yüceltmekle aslında nefsini ifsat etmişti. 

Sophokles, “bozulduğu zaman insan kadar tehlikelisi yoktur” der. Bozulan insan, savaş tanrılarını icat etmişti. Aslında insan, içindeki vahşi duyguları tanrılara mal etmişti. Zira cahil insanın düşünce mabedi, kendisine benzeyen putlarla doludur. Xenophanes, “eğer öküzler ve aslanlar resim yapabilselerdi, kendi tanrılarını öküz ve aslan şeklinde yaparlardı” diyor. Savaş tanrılarının olduğu yerde elbette şiddet kutsal olacaktı. Zira dökülen her damla kan, savaş tanrılarını daha çok mutlu edecekti. Çünkü balta daima büyük putun boynundaydı. İnsan, kan döktükçe ve kan içtikçe kahramanlaşıyordu. Bu yüzden Sparta’da, cesur ve yiğit bir genç ile besili bir köpek arasında pek fark yoktu; çünkü ikisi de kan içiciydiler; biri arenada kan içer, öteki mezbelede.

Öz annesini ve hayat arkadaşı olan karısını öldüren Neron, kutsalın zirvesine tırmanmak için Roma’yı yakmıştı. Arenalarda ölümüne dövüşmek ve insanları vahşi hayvanlara parçalatmak, vahşette hayvanlara rahmet okutan insanların zevk ve heyecanlarını okşuyor, kabaran intikam duygularını teskin ediyordu. Romalılar, şiddet ve vahşeti sembolize etmek için baltanın etrafına bir demet sopa bağlamıştı. “Fascis” dedikleri bu vahşet demeti, daha sonra Roma’yı yani İtalya’yı Faşizmin ana vatanı yapacaktır. Çünkü fascis, faşizmin hem anası hem de ilham perisidir.
Oysaki insan, aczinin farkına varması gerekirdi.

Haklı olarak Montaigne, “tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır” der. Aslında Aristo, “ok atan Tanrı, kaçış nereye?” derken insanın aczini haykırıyordu, ama bu ses tarihin derinliklerinde kaybolan bir sedaydı. Bu kez de Kur’an insana aynı acziyetini hatırlatıyordu. İnsanın kaçacak bir yeri kalmadığını bildiriyor ve soruyordu: “kaçış nereye?” Zira artık, İnsan buraya kadar her şeyini tüketerek gelmiştir. 

Haddini bilmeyen insanın kirlettiği bir dünyadır önümüzde duran. İki büyük cihan savaşına rağmen akıllanmayan insanoğlu, belasını yine kendi eliyle bulacak gibi. Ortalığı kaplayan çirkef ve vahşet, şeytanların birer armağanı değil, insanın marifetidir. Bu ahlâkî çöküntü, bu cana kıyıcılık ve her dem ölüm, ona benliğinin sınırlarını yani haddini yeniden bildireceğe benziyor. “İnsan iki şeyi iyi bilmelidir: haddini ve hesabını” der Mehmet Akif ve devam eder: “Ben haddimi bildim, ama hesabımı bilemedim.” Bu yüzden öldüğünde cebinde kefen parası bile yoktu merhumun. Hep haddini bilen bu cesur adam, “altında geçtiği hiçbir kapının eğilmeye mecbur edemediği” dimdik bir insan olarak abideleşti.

Haddini bilen insan, kendini bilir; “kendini bilen Rabbini bilir.”

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/365/insan.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar