Sinema ve Dindarlar

İnsan kelimelerle konuşur, kavramlarla düşünür. Ama ekran veya perde karşısına geçtiğimiz zaman, bu kez “insan imgelerle düşünür” gerçeğini kabullenmek zorunda bırakılırız. “Ruh, zihinsel imaj olmaksızın asla düşünemez.” Bir göstergenin imgesi hafızada yoksa, bu gösterge düşünce aracı olmaktan çıkar. Dünyanın ve düşüncenin hududlarını dil ile sınırlayan L. Mittgenstein, dili bir resim olarak kabul eder ve “bir resim bizi hapsetmişti. Ve dışarı çıkamıyorduk, çünkü bu resim dilimize yerleşikti ve dilimiz de bu resmi bize insafsızca tekrarlıyor gibiydi” der. Gerçekten de insan gördüklerinin baskısından, görsel medyanın sunduklarından, göstergelerin sultasından kolayca sıyrılamaz; gördükleriyle düşünür; dimağında yer bulan gösterge ve simgeler onu yönlendirir. Bunun bir adım ötesinde derine inmek, görünmeyeni görmek ve sezmek eylemleri vardır. Sanatsal etkinliğin ve hakikatin başladığı yer de bu noktadır.

Günümüzde teknolojik gelişmeler ve özellikle iletişim alanındaki göz kamaştırıcı başarılara sahip olmasaydık, belki de global bir yapıdan söz etmek mümkün olmayacaktı. Küresel bir yapıyı hayal etmeyi, günümüzdeki iletişim/bilişim deneyimlerini hızlandıran sistemler ve teknolojik aletlere borçluyuz. Sahip olunan teknoloji sayesinde Susan Sontag'ın dediği gibi, “hepimiz birer televizyon antropoloğu kesildik.” Oturduğumuz yerden farklı kültürlerin alışkanlıklarını izliyor, sıkılınca da kapatıyoruz.

John Baird, 1926 yılında İngiliz Kraliyet Enstitüsü'nde ilk televizyon görüntülerini sunduğunda, çoğu kimse bu kutucuğun ne harikalar meydana getireceğini tasavvur edemiyordu. Ancak sosyolog ve iletişimci Marshall Mcluhan, 1960 yıllarında televizyonun maharetlerini gördüğünde, bu sihirli kutu sayesinde çeşitli topluluk ve kesimler arasındaki bölünmeleri ve farklılaşmaları ortadan kaldırarak dünyayı tek bir "Evrensel Köy" (Global Village) haline dönüştüreceğini ve bu durumda "zaman"ın duracağını, "mekân”ın ise yok olacağını ileri sürdüğünde, kimse bu sözlere inanmak istememişti. Şimdi bunları yaşıyor gibiyiz.

Bilindiği gibi bilgi, haber ve imaj akışlarının yoğunlaşması, küreselleşmenin en önemli etkilerindendir. Ülkelerin sınırları medyanın iletişim ağlarında taşınan/akan görüntü ve imajlar için sınır teşkil etmemektedir. Robins ve Morley'in de belirttikleri gibi bu sınırların üzerinde elektronik görüntüler küresi oluşmaktadır. Hiç şüphe yok ki, sinema, radyo, televizyon, film video (ve belki internetin) popüler kültürün yerleşmesi ve tutumlar üzerindeki etkisi çok büyüktür. Küresel yayınların, küresel değer yargıları ve küresel sistemler oluşturma gayretleri gözardı edilmemelidir. Küresel sistemler ve küreselleşme süreçleri arasında, bir kuşatma ilişkisi vardır. Küresel sistemler, devlet aşırı karakterde iç örgütlenmeler geliştirir ve bunlar doğaları itibariyle genellikle siyasi niteliklidir.

Küresel sistemlerdeki örüntüde siyasi içerikler baskın olduğundan, yazılan senaryolarda ve yapılan filmlerde, dinî argümanlar neredeyse hiç yer almaz. Batı filmlerinde zaman zaman kilise arzı endam ederse de, bu manzara bize yabancı bir unsurdur. Bu görüntü, sadece yabancı değil, aynı zamanda gizli bir suçluyu işaret eden bir resimdir bizim için. Zira bugün yalnızlaştırılma, ötekileştirilme, şiddet, işkence ve zülüm adına yaşadıklarımızın, yani İslam dünyasının çektiklerinin arka planında “kilise vardır” hissine sahibiz. Dolayısıyla batı filmlerindeki dinî öğeler, bizleri etkilemekten öte çoğumuzu kışkırtmaktadır.

Türkiye’de çekilen filmler, eskiden olumsuz “din adamı” imajını pekiştirmek, dinî maskaraya almak için “imam” veya dinî unsurları kullanırdı. Yavaş yavaş dinî temayülün arttığı toplumumuzda,  “Müslüman mahallesinde salyangoz satılamayacağını” anlayanlar, bu öğeleri perdelerden usulca çekiverdiler. Ama yerine yenileri veya olumlu imajlar monte edil(e)medi. Hâlâ filmin başından sonuna kadar dinin,seyyâlen akan hayatın hiçbir anına uğramadığı filmler seyredip durmaktayız. Eskiden ses sanatçılarının her şarkı/türküsüne karşılık bir film yapılırdı; son dönemlerde ise, yeşil gözlü ve sarışın bir kız ile uzun boylu bir erkek bulduklarında, nerdeyse sonu gelmeyecek intbaını veren diziler çekilmektedir. Çeşitli ülkelere pazarlamanın da tahrikiyle çekilen çoğu diziler, adeta belgeselleri andırmaktadır; bir dişi yüzünden bir sürü erkek sürekli kavga edip durmaktadır. Böyle bir hengâmede elbette dinin esamisi okunmaz, gerek de yoktur zaten. Aşk rüzgârının bütün insanî duyguları felce uğrattığı bir demde, dinin sınırları ile kim uğraşacak?

Günümüzde zaman zaman İslamî unsurlara vurgu yapan birkaç film çekilip sahneye konulduğunda, büyük sevinçle nefeslenip koltuklarımıza yayılarak seyre dalıyoruz. Bu anlamda “Çağrı” filmi, hala yüz akımız olmaya devam ediyor. Bu film, adeta çölde susuzluktan serap görmeye başlayan insanımıza, uzak vahalardan getirilen bir tas su gibidir. Artık dinî gün ve gecelerin vazgeçilmez bir filmi vardır: Çağrı. “The İmam” filmi ise, “aferin bir imama da bezen güzel roller verilebiliyor”dan öteye bir şey ifade etmedi. Zaten The İmam, modernlik vurgusuyla fazla yaygara koparmadan köşesine çekiliverdi.

Öteden beri “artist” diye dudak büktüğümüz, “sokak soytarısı” muamelesini reva gördüğümüz sanatçılar, elbette semtimize uğramayacaklardı. Resimleri günah sayan bir muhitte, hangi portreyi satışa sunabilirdiniz? Bu işe gönül verenler, korkularından bize selam veremez olmuşlardı. Bu yüzden “sanatçı”, solcu veya lümpen olmak zorundaydı, kendisine sinema dünyasında yer bulmak için de zaten bu ilk şarttı. Yönünü değiştiren Ulvi Alacakaptan ve hayatını dini anlatmaya adamış Haşim Akten gibilerine ne kadar sahip çıkabildik? Sahip çıkılsa bile, bir filmi çekebileceğimiz bir setimiz veya tecrübemiz ya da birikimimiz var mıydı? Birkaç kez aramızda yüz bulamadan aylak aylak gezen bazı “imanlı” sanatçılarda, sessizce başka setlerde kendilerine yer bulmak için başka diyarlara gittiler. “Medeniyetinizden İstifa Ediyorum” diye tiyatro sahnelerinde hakikati, bir İslam âliminin ağzından haykırmaya çalışan Ahmet Yenilmez’i, hangi güçlü eserimizde gerçek bir sanatçı olarak sahneye sürebildik. Bir teselli bulma adına, “bak biz de sinema yapabiliyoruz” tarzı çekilen Hür Adam gibi baştan sona acemilik kokan filmleri bile, dinî ve hasbî gayretleri paraya dönüştürme adına kurgulu bir şekilde sinema salonları doldurulmaya çalışıldı. Farklı bir minval üzere çekilen Bendeyâr ise, hiç kimseden yüz bulamadan unutuldu gitti.

Tarafsız film yönetmenlerinin sahnelemek veya perdeye aktarmak istediği kaç romanımız var? Ya da senaryo uğruna yazdığımız kaç çalışmamız var? Kendimizi kandırmanın anlamı yok, nasıl teknolojiyi bir asırdan fazla bir zaman ıskaladıksa, sinemayı da aynı şekilde es geçtik. Bu iş için zaman ve adama ihtiyaç vardır,ama her şeyden önce ciddi bir zihniyet hazırlığına çok daha şiddetle ihtiyaç vardır.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3552/sinema-ve-dindarlar.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar