Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì

Eklenme Tarihi: 13.11.2019 09:46:00 - Güncellenme Tarihi: 17.02.2020 04:06:09

Kalbi doğrudan şeksiz şüphesiz Allah?a bağlamanın adıdır vukuf-i kalbì. Ne mutlu vukuf-i kalbì üzere zikreden saliklere ki, kalplerini dünyanın aldatıcı cazibesinden uzak tutup kendilerini ?Allah? ismine adamakla huzura erebiliyorlar. Öyle ki bu huzur kalplerde Allah?tan gayri hiçbir düşünceye ve varlığa yer verilmeksizin zikrin hakkını yerine getirmekle ulaşılan bir huzurdur. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) bir sohbetlerinde; vukuf-i kalbì üzere zikri hakkıyle zikretmenin zikir çokluğundan çok daha mühim olduğunu vurguladığı gibi zikreden bir salikin bu nedenle hem nefesini tutup hapsetmesine hem de sayısını sınırlamasına gerek olmadığını da dile getirmişlerdir. Böylece bu müthiş sohbet sayesinde zikrin çokluğundan ziyade zikrin evsafının (kalitesinin) çok daha kıymet değer olduğunu idrak etmiş olduk. Zaten pek çok Arif, zikirde asl olanın vukuf-i kalbì üzere her bir nefeste üç, beş, yedi veya yirmi bir kere kalbe ?Allah? adını dedirttirip virdi tek sayıda bitirmenin muteber olduğunda hem fikirlerdir. İşte Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) bu ortak buluşma zemininde vukuf-i kalbì usulünü şöyle tarif eder de:
?-Zikir esnasında zikr olunanı sürekli hatırda tutmak ve gönlü O?na bağlamak şarttır. İşte bu agâhlık haline şühûd, vüsul ve vukuf-i kalbì denir.?
Anlaşılan o ki, tasavvufta bir salikin kendini zikre odaklaması ?vukuf-i kalbì? olarak addedilirken, salikin irşad ehlince belirlenen sayıda zikir çekmesi ise ?vukuf-i adedì? olarak addedilir. Böyle addedilmesi de gayet tabiidir. Çünkü bu yolun yolcularınca öyle tecrübe edilmiştir ki, hem vukuf-i kalbì ye hem vukuf-i adedìye riayet etmekle gerçek manada virdin hakkı yerine getirilmiş olup zikir ritmi dengelenmiş olur da. İşte bu nedenle Şah-ı Nakşibend (k.s), ?vukuf-i adedì? prensibini ledün ilminin ilk basamağı görüp bu usul doğrultusunda zikir çekenlerin hem Rabbül âleminin azametini tüm benliklerinde hissedeceklerini hem de Rabbül âleminin nurani tecellilerini müşahede edeceklerini müjdelemişlerdir. Madem öyle, Sadatların tüm bu güzel tespitlerinden hareketle ve aynı zamanda Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)?ın da bizatihi Hâcegân yolunda on bir madde olarak belirlediği usullerden konu başlığımız ?vukuf-i kalbì? ve ?vukuf-i adedì?nin kalbe ne faydası var noktasında ancak şunu diyebiliriz:
- Vukuf-i kalbì sayesinde kalb vukufiyet kazanıp kemalât kesb ederken,
-Vukuf-i adedì?yi uygulamak sayesinde de zikrin doz ayarı gerçekleşmiş olur.
Hele Hak yolcusu bir salik, seyr u sûluk idmanında mesafe kat etmeye bir görsün sayı bakımdan zikrin dozu artırılır da. Tâ ki zikir etkisini gösterip kalp kemal bulur hale gelir, işte bu noktadan sonra kalb zikrinden letaif zikrine, letaif zikrinden en nihai olarak zikirlerin en efdalı ?Nefyu isbat-? zikrine (Kelime-i Tevhid zikrine) geçiş yapılır. Tabii burada önemli olan zikrin her aşamasında zikrin sayısına riayet ederek geçiş yapabilmektir. Aksi halde vukuf-i adedì düsturunca belirlenen zikir adedinin üstünde veya altında vird çekmekle o zikirden gerekli istifade sağlanamayacaktır.
Evet, zikir dozundan maksad ?Vukuf-i adedì? usulüne uygun sayıda zikretmektir. Ki, bu usulun kaynağı ve uygulayıcısı bizatihi Yüce Peygamberimiz (s.a.v)?dir. Öyle ki, ümmetine farz namazlarının ardından otuz üçer defa ?sübhanellah?, ?elhamdülillah? ve ?Allah-u ekber? olmak üzere toplamda doksan dokuz adet tesbihat getirilmesinin yanı sıra birde buna ilaveten ?lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh? zikrinin yüze tamamlanmayı tavsiye etmeleri vukuf-i adedinin Peygamber kavli usul olduğunun bir göstergesidir. İşte bu nedenle Nakşibendî Sadatları ?usûl olmadan vusûl olmaz? prensibinden hareketle müntesiplerine daha yolun ilk başında kalpte en az beşbin ?Lafza-i celal? çekecek şekilde vird olarak talim ettirmekteler. Çünkü vukuf-i adedi adabı bunu gerektirir. Hatta salikin çalışma ve kabiliyetine bağlı olarak, yani gayreti ölçüsünce vukuf-i adedì (zikir sayısı) artırılır da. Bu usul tıpkı bir doktorun yazdığı reçetede ki ilaçların doz miktarlarına hastasının uyması yönünde ki talimata benzer bir uygulamadır bu. Şayet hasta doktorun reçete de belirlediği doz miktarının dışına çıkıp kendi kafasına göre ilaç aldıysa, elbette ki bu durumda o hastanın kaş yapayım derken göz çıkarmış olacağı muhakkak.
Evet, kalb zikri çekerken sadece tesbih tanelerine dokunmak yetmez, neyi zikrettiğimize vakıf olmakta gerekir. Nasıl mı? Bikere kalbi her türlü zihni düşüncelerden ve her türlü hal havâtırdan uzak tutarak bu iş başarılır elbet. Ki, tasavvufta kalbi her türlü havâtırdan, dünyevi düşüncelerden uzak tutma ve zikre odaklanma çabası murakabe olarak karşılık bulur. Teşbihte hata olmasın bu tıpkı bir kedinin kılını kıpırdatmadan pürdikkat fare üzerinde odaklanmasına benzer bir murakabe halidir. Madem öyle, virde başlamadan önce pür dikkat murakabe halinde dili damağa yapıştıraraktan sol memenin dört parmak altında yer alan kalb üzerinde işaret parmağımızla tesbih tanelerine öyle dokunma hali yakalamalı ki, her bir dokunuşumuzla Zatı tecellisine mazhar olacağımız vukuf-i kalbì bir zikir olsun. Dikkat ettiyseniz satır aralarında işaret parmağına vurgu yaptık, çünkü kalbe bağlı olan tek parmak sağ el işaret parmağıdır. Malum olduğu üzere işaret parmağı kesik veya olmayanların kalbi zikir çekmekten muaftırlar. İşte bundan dolayıdır ki; Sadatlar kalbi zikirde tam tekmil hazarâtı vukuf-i kalbi donanımı şart koşmuşlardır. Nasıl ki Hünkâr Hacı Bektaşi Veli?nin buyurduğu gibi şeriat üzere yaşamada her müminin eline, beline ve diline sahip olması gerekiyorsa tasavvufta da bir salik mutlaka vukuf-i kalbì usulünce kalbine hâkim ve sahip olması lazım gelir. Ki, kalbi zikirden verim alabilmek için buna mecburuz da. Hele bir salik murakabe kontrolünü kaybedip ipin ucunu kaçırmaya görsün habire masivalarla boğuşup didişecek demektir. O halde ne yapıp edip Hak yolcusu bir salik kalbinde Allah?tan başka herhangi bir fikre, düşünceye ve herhangi bir varlığa yer vermemeli. Mutlaka kalbinin sesine kulak vermeli ki, aynaya baktığında kalbi Allah?la mı meşgul, yoksa masivalarla mı meşgul kendi durumunu görebilsin. Kalbi Allah?la meşgulse ne ala, yok şayet başka şeylerle meşgul oluyorsa, bu demektir ki vukuf-i kalbì usulünden yoksun halde zikretmekte. Bu bir anlamda zikre odaklanamamanın sancısı diyebileceğimiz kontrol kaybından başka bir şey değildir.
Anlaşılan o ki, kalbi kendi haline bırakaraktan çekilen zikirden fayda görmek pek mümkün gözükmüyor. İlla ki kalbi sürekli kontrol edip bakımını iyi yapmalı ki zikirden gerekli fayda sağlanabilsin. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)?ın sofilerine gafletle zikir çekmemeleri hususunda sürekli telkinlerde bulunması bunu teyid eden bir durumdur. Gerçektende öyle değil mi, vird esnasında Allah?tan başka bir şey düşünmek gaflet değilse peki başka ne diyebiliriz ki. Gaflet olduğu o kadar net açık ki, daha virde başlar başlamaz aklımız başka yerlerde gezmekte. Oysa kalbimiz zikir gıdasıyla beslenmek için büyük bir iştiyakla mahallinde Allah adını hakkiyle yâd eden bir dokunuş bekler dururken, biz ise Allah?tan gayrı başka ritim üzere dokunuş sergilemekteyiz. O halde ritmimizi Yüce Allah?ın ismine odaklanacak şekilde tempo tutturmalı ki, kafa başka yerler de gönül başka yerlerde olmasın. Aksi halde gafletle zikir çekmeye kapı aralamış oluruz. Ancak şu da bir gerçek beşer olmamız hasebiyle gafil avlanabiliyoruz, sonuçta gayrı ihtiyaride olsa bir takım hal havâtırlar kalbe sirayet edebiliyor. Ama bu demek değildir ki gafletle vird çekiyoruz diye vird terk edilsin. Tam aksine Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda pes etmek yok, gayret etmek vardır. Zira şeytan gayret eden zâkirden kaçar da. O halde yılmak yok yola devam azim ve gayreti içerisinde Sadatlarında beyan buyurdukları üzere hiç vird çekmemektense gafletle vird çekmek daha yeğdir. Malum kalp boşluk kabul etmez, gafletle de olsa bir gün mutlaka taklidden tahkike geçileceğinin azmi ve gayretiyle durmak yok virde devam etmekte fayda var. Sakın ola ki bu son tahlilde belirttiğimiz cümleden virde gereken hassasiyet göstermediğimiz anlamı çıkmasın, bilakis bu yolu sistemleştiren Hâce Muhammed Bahaeddin Nakşibend (k.s) vukuf-i kalbì üzerinde o kadar hassaslık gösterirdi ki birkaç kelam etmeden geçemezdi. Çünkü işin içinde kalbin korunması denen deryayı umman söz konusudur. Hiç kuşkusuz bu deryayı umman, bizim bildiğimiz sıradan et parçası kalp değil, nurani kalptir. Nitekim bu yolun izini iz süren Gavs-ı Sani (k.s), bu hususa şöyle açıklık getirir: ?Kalp; Kalb-i hayvani ve Kalb-i insani olmak üzere iki kısımdır. Kalb-i hayvani bir et parçasıdır. Bu hayvanlarda da bulunur. Kalb-i insani ise, o et parçasının içinde bir nurdur. Günahlardan dolayı o nur, Arş-ı A?lâ?da dokuz bin yıllık mesafede ki bir ağaca yapışır. Ancak kalp zikrullah ile temizlendikten sonra yerine döner.?
Evet, hiç kuşku yoktur ki, Tarikatı Nakşibendî?ye usul bakımdan adına yakışır ve masivalardan uzak durarak şartıyla ?Allah? adını kalbe nakşetmenin çabası bir yol izlemekte. Üzerinde adeta bir kuyumcu hassasiyeti içerisinde her daim vukuf-i kalbi yönünde zikir çekme gayreti içerisinde bulunmaları da gayet tabiidir. Besbelli ki emir büyük yerden, nasıl hassas olunmasın ki. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) nasıl ferman buyuruyor: ?Kalb ifsad olursa bütün vücutta ifsat olur.? Öyle ya, şimdi ortada böyle ferman varken kalbi ifsad etmeme noktasında Nakşibendî Sadatları seferber olmayacak da ya kim olacak. Hiç şüphesiz derhal ferman padişahındır deyip vukuf-i kalbì Peygamber buyruğunu kendilerine görev addedeceklerdir. Böylece her bir Gönül Sultanı Peygamberimiz (s.a.v)?in ?Kalp hidayet bulursa tüm vücut hidayet bulur? fermanıyla yeryüzünün değişik bölgelerine dağılıp bu uğurda (kalplerin hidayetine vesile olmak adına) irşada koyulurlar bile.
Peki, kalbin hidayet bulması iyi hoşta bu nasıl olacak? Hiç kuşkusuz kalbinde Allah?tan gayri hiçbir şeye yer vermeyecek şekilde vird çekmekle elbet. İcabında bu da yetmez, kalbe gelebilecek her türlü havatırı defetmeye yönelik aklımızı, fikrimizi, hayalimizi zikre odaklamaya zorlamalı da. Hani zor oyunu bozar derler ya hep, aynen öyle de şeytanın hile ve desiselerine karşı kendimizi zorlayıp fazla değil belki bir hafta, belki iki hafta belki bir ay ya da iki ay derken bir bakmışsın kalb dünyamız gaflet bataklığından kurtulup gerçek manada zikreder hale gelmesi an be an mümkün. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s)?ın halifesi Şeyh Alâeddin Attâr (k.s) bu hususta şöyle der: "Bu Tarikat-ı Nakşibendî?ye yolunda her şey iki üç günlük amelin neticesidir. İnsan bu tarikatta iki üç gün can-ı gönülden sadakatle çalışırsa kendisinde nurani haller meleke kesb edecektir. Böylece bazı şeyleri gayrı ihtiyari yapmaya başlar da.? Hakeza İmam-ı Rabbânî (k.s.)?de: "Biz bu tarikatta, en kabiliyetsiz müridimizi bile vukuf-i kalbi ile uğraştırır, yine de ulaştırırız? beyan buyurmakla vukuf-i kalbì üzere zikir çekmenin hiçte hafife alınacak bir usul olmadığın dile getirmişlerdir.
Velhasıl-ı kelam; vukuf-i kalbi yukarıda da belirttiğimiz üzere bir insanın kalbini devamlı Allah?la meşgul etmesi ve O?nu devamlı anmaya çalışması demektir. Ve bu amaç doğrultusunda çekilen zikir kısa bir çalışma neticesinde semere verir de.
Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3538/vukuf-i-kalbi-ve-vukuf-i-adedi

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM