Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì

Kalbi doğrudan şeksiz şüphesiz Allah’a bağlamanın adıdır vukuf-i kalbì. Ne mutlu vukuf-i kalbì üzere zikreden saliklere ki, kalplerini dünyanın aldatıcı cazibesinden uzak tutup kendilerini ‘Allah’ ismine adamakla huzura erebiliyorlar. Öyle ki bu huzur kalplerde Allah’tan gayri hiçbir düşünceye ve varlığa yer verilmeksizin zikrin hakkını yerine getirmekle ulaşılan bir huzurdur. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) bir sohbetlerinde; vukuf-i kalbì üzere zikri hakkıyle zikretmenin zikir çokluğundan çok daha mühim olduğunu vurguladığı gibi zikreden bir salikin bu nedenle hem nefesini tutup hapsetmesine hem de sayısını sınırlamasına gerek olmadığını da dile getirmişlerdir. Böylece bu müthiş sohbet sayesinde zikrin çokluğundan ziyade zikrin evsafının (kalitesinin) çok daha kıymet değer olduğunu idrak etmiş olduk. Zaten pek çok Arif, zikirde asl olanın vukuf-i kalbì üzere her bir nefeste üç, beş, yedi veya yirmi bir kere kalbe ‘Allah’ adını dedirttirip virdi tek sayıda bitirmenin muteber olduğunda hem fikirlerdir. İşte Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) bu ortak buluşma zemininde vukuf-i kalbì usulünü şöyle tarif eder de:
“-Zikir esnasında zikr olunanı sürekli hatırda tutmak ve gönlü O’na bağlamak şarttır. İşte bu agâhlık haline şühûd, vüsul ve vukuf-i kalbì denir.”
Anlaşılan o ki, tasavvufta bir salikin kendini zikre odaklaması ‘vukuf-i kalbì’ olarak addedilirken, salikin irşad ehlince belirlenen sayıda zikir çekmesi ise ‘vukuf-i adedì’ olarak addedilir. Böyle addedilmesi de gayet tabiidir. Çünkü bu yolun yolcularınca öyle tecrübe edilmiştir ki, hem vukuf-i kalbì ye hem vukuf-i adedìye riayet etmekle gerçek manada virdin hakkı yerine getirilmiş olup zikir ritmi dengelenmiş olur da. İşte bu nedenle Şah-ı Nakşibend (k.s), ‘vukuf-i adedì’ prensibini ledün ilminin ilk basamağı görüp bu usul doğrultusunda zikir çekenlerin hem Rabbül âleminin azametini tüm benliklerinde hissedeceklerini hem de Rabbül âleminin nurani tecellilerini müşahede edeceklerini müjdelemişlerdir. Madem öyle, Sadatların tüm bu güzel tespitlerinden hareketle ve aynı zamanda Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’ın da bizatihi Hâcegân yolunda on bir madde olarak belirlediği usullerden konu başlığımız ‘vukuf-i kalbì’ ve ‘vukuf-i adedì’nin kalbe ne faydası var noktasında ancak şunu diyebiliriz:
- Vukuf-i kalbì sayesinde kalb vukufiyet kazanıp kemalât kesb ederken,
-Vukuf-i adedì’yi uygulamak sayesinde de zikrin doz ayarı gerçekleşmiş olur.
Hele Hak yolcusu bir salik, seyr u sûluk idmanında mesafe kat etmeye bir görsün sayı bakımdan zikrin dozu artırılır da. Tâ ki zikir etkisini gösterip kalp kemal bulur hale gelir, işte bu noktadan sonra kalb zikrinden letaif zikrine, letaif zikrinden en nihai olarak zikirlerin en efdalı ‘Nefyu isbat-’ zikrine (Kelime-i Tevhid zikrine) geçiş yapılır. Tabii burada önemli olan zikrin her aşamasında zikrin sayısına riayet ederek geçiş yapabilmektir. Aksi halde vukuf-i adedì düsturunca belirlenen zikir adedinin üstünde veya altında vird çekmekle o zikirden gerekli istifade sağlanamayacaktır.
Evet, zikir dozundan maksad ‘Vukuf-i adedì’ usulüne uygun sayıda zikretmektir. Ki, bu usulun kaynağı ve uygulayıcısı bizatihi Yüce Peygamberimiz (s.a.v)’dir. Öyle ki, ümmetine farz namazlarının ardından otuz üçer defa ‘sübhanellah’, ‘elhamdülillah’ ve ‘Allah-u ekber’ olmak üzere toplamda doksan dokuz adet tesbihat getirilmesinin yanı sıra birde buna ilaveten ‘lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh’ zikrinin yüze tamamlanmayı tavsiye etmeleri vukuf-i adedinin Peygamber kavli usul olduğunun bir göstergesidir. İşte bu nedenle Nakşibendî Sadatları ‘usûl olmadan vusûl olmaz’ prensibinden hareketle müntesiplerine daha yolun ilk başında kalpte en az beşbin ‘Lafza-i celal’ çekecek şekilde vird olarak talim ettirmekteler. Çünkü vukuf-i adedi adabı bunu gerektirir. Hatta salikin çalışma ve kabiliyetine bağlı olarak, yani gayreti ölçüsünce vukuf-i adedì (zikir sayısı) artırılır da. Bu usul tıpkı bir doktorun yazdığı reçetede ki ilaçların doz miktarlarına hastasının uyması yönünde ki talimata benzer bir uygulamadır bu. Şayet hasta doktorun reçete de belirlediği doz miktarının dışına çıkıp kendi kafasına göre ilaç aldıysa, elbette ki bu durumda o hastanın kaş yapayım derken göz çıkarmış olacağı muhakkak.
Evet, kalb zikri çekerken sadece tesbih tanelerine dokunmak yetmez, neyi zikrettiğimize vakıf olmakta gerekir. Nasıl mı? Bikere kalbi her türlü zihni düşüncelerden ve her türlü hal havâtırdan uzak tutarak bu iş başarılır elbet. Ki, tasavvufta kalbi her türlü havâtırdan, dünyevi düşüncelerden uzak tutma ve zikre odaklanma çabası murakabe olarak karşılık bulur. Teşbihte hata olmasın bu tıpkı bir kedinin kılını kıpırdatmadan pürdikkat fare üzerinde odaklanmasına benzer bir murakabe halidir. Madem öyle, virde başlamadan önce pür dikkat murakabe halinde dili damağa yapıştıraraktan sol memenin dört parmak altında yer alan kalb üzerinde işaret parmağımızla tesbih tanelerine öyle dokunma hali yakalamalı ki, her bir dokunuşumuzla Zatı tecellisine mazhar olacağımız vukuf-i kalbì bir zikir olsun. Dikkat ettiyseniz satır aralarında işaret parmağına vurgu yaptık, çünkü kalbe bağlı olan tek parmak sağ el işaret parmağıdır. Malum olduğu üzere işaret parmağı kesik veya olmayanların kalbi zikir çekmekten muaftırlar. İşte bundan dolayıdır ki; Sadatlar kalbi zikirde tam tekmil hazarâtı vukuf-i kalbi donanımı şart koşmuşlardır. Nasıl ki Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin buyurduğu gibi şeriat üzere yaşamada her müminin eline, beline ve diline sahip olması gerekiyorsa tasavvufta da bir salik mutlaka vukuf-i kalbì usulünce kalbine hâkim ve sahip olması lazım gelir. Ki, kalbi zikirden verim alabilmek için buna mecburuz da. Hele bir salik murakabe kontrolünü kaybedip ipin ucunu kaçırmaya görsün habire masivalarla boğuşup didişecek demektir. O halde ne yapıp edip Hak yolcusu bir salik kalbinde Allah’tan başka herhangi bir fikre, düşünceye ve herhangi bir varlığa yer vermemeli. Mutlaka kalbinin sesine kulak vermeli ki, aynaya baktığında kalbi Allah’la mı meşgul, yoksa masivalarla mı meşgul kendi durumunu görebilsin. Kalbi Allah’la meşgulse ne ala, yok şayet başka şeylerle meşgul oluyorsa, bu demektir ki vukuf-i kalbì usulünden yoksun halde zikretmekte. Bu bir anlamda zikre odaklanamamanın sancısı diyebileceğimiz kontrol kaybından başka bir şey değildir.
Anlaşılan o ki, kalbi kendi haline bırakaraktan çekilen zikirden fayda görmek pek mümkün gözükmüyor. İlla ki kalbi sürekli kontrol edip bakımını iyi yapmalı ki zikirden gerekli fayda sağlanabilsin. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın sofilerine gafletle zikir çekmemeleri hususunda sürekli telkinlerde bulunması bunu teyid eden bir durumdur. Gerçektende öyle değil mi, vird esnasında Allah’tan başka bir şey düşünmek gaflet değilse peki başka ne diyebiliriz ki. Gaflet olduğu o kadar net açık ki, daha virde başlar başlamaz aklımız başka yerlerde gezmekte. Oysa kalbimiz zikir gıdasıyla beslenmek için büyük bir iştiyakla mahallinde Allah adını hakkiyle yâd eden bir dokunuş bekler dururken, biz ise Allah’tan gayrı başka ritim üzere dokunuş sergilemekteyiz. O halde ritmimizi Yüce Allah’ın ismine odaklanacak şekilde tempo tutturmalı ki, kafa başka yerler de gönül başka yerlerde olmasın. Aksi halde gafletle zikir çekmeye kapı aralamış oluruz. Ancak şu da bir gerçek beşer olmamız hasebiyle gafil avlanabiliyoruz, sonuçta gayrı ihtiyaride olsa bir takım hal havâtırlar kalbe sirayet edebiliyor. Ama bu demek değildir ki gafletle vird çekiyoruz diye vird terk edilsin. Tam aksine Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda pes etmek yok, gayret etmek vardır. Zira şeytan gayret eden zâkirden kaçar da. O halde yılmak yok yola devam azim ve gayreti içerisinde Sadatlarında beyan buyurdukları üzere hiç vird çekmemektense gafletle vird çekmek daha yeğdir. Malum kalp boşluk kabul etmez, gafletle de olsa bir gün mutlaka taklidden tahkike geçileceğinin azmi ve gayretiyle durmak yok virde devam etmekte fayda var. Sakın ola ki bu son tahlilde belirttiğimiz cümleden virde gereken hassasiyet göstermediğimiz anlamı çıkmasın, bilakis bu yolu sistemleştiren Hâce Muhammed Bahaeddin Nakşibend (k.s) vukuf-i kalbì üzerinde o kadar hassaslık gösterirdi ki birkaç kelam etmeden geçemezdi. Çünkü işin içinde kalbin korunması denen deryayı umman söz konusudur. Hiç kuşkusuz bu deryayı umman, bizim bildiğimiz sıradan et parçası kalp değil, nurani kalptir. Nitekim bu yolun izini iz süren Gavs-ı Sani (k.s), bu hususa şöyle açıklık getirir: “Kalp; Kalb-i hayvani ve Kalb-i insani olmak üzere iki kısımdır. Kalb-i hayvani bir et parçasıdır. Bu hayvanlarda da bulunur. Kalb-i insani ise, o et parçasının içinde bir nurdur. Günahlardan dolayı o nur, Arş-ı A’lâ’da dokuz bin yıllık mesafede ki bir ağaca yapışır. Ancak kalp zikrullah ile temizlendikten sonra yerine döner.”
Evet, hiç kuşku yoktur ki, Tarikatı Nakşibendî’ye usul bakımdan adına yakışır ve masivalardan uzak durarak şartıyla ‘Allah’ adını kalbe nakşetmenin çabası bir yol izlemekte. Üzerinde adeta bir kuyumcu hassasiyeti içerisinde her daim vukuf-i kalbi yönünde zikir çekme gayreti içerisinde bulunmaları da gayet tabiidir. Besbelli ki emir büyük yerden, nasıl hassas olunmasın ki. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) nasıl ferman buyuruyor: “Kalb ifsad olursa bütün vücutta ifsat olur.” Öyle ya, şimdi ortada böyle ferman varken kalbi ifsad etmeme noktasında Nakşibendî Sadatları seferber olmayacak da ya kim olacak. Hiç şüphesiz derhal ferman padişahındır deyip vukuf-i kalbì Peygamber buyruğunu kendilerine görev addedeceklerdir. Böylece her bir Gönül Sultanı Peygamberimiz (s.a.v)’in ”Kalp hidayet bulursa tüm vücut hidayet bulur” fermanıyla yeryüzünün değişik bölgelerine dağılıp bu uğurda (kalplerin hidayetine vesile olmak adına) irşada koyulurlar bile.
Peki, kalbin hidayet bulması iyi hoşta bu nasıl olacak? Hiç kuşkusuz kalbinde Allah’tan gayri hiçbir şeye yer vermeyecek şekilde vird çekmekle elbet. İcabında bu da yetmez, kalbe gelebilecek her türlü havatırı defetmeye yönelik aklımızı, fikrimizi, hayalimizi zikre odaklamaya zorlamalı da. Hani zor oyunu bozar derler ya hep, aynen öyle de şeytanın hile ve desiselerine karşı kendimizi zorlayıp fazla değil belki bir hafta, belki iki hafta belki bir ay ya da iki ay derken bir bakmışsın kalb dünyamız gaflet bataklığından kurtulup gerçek manada zikreder hale gelmesi an be an mümkün. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın halifesi Şeyh Alâeddin Attâr (k.s) bu hususta şöyle der: "Bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye yolunda her şey iki üç günlük amelin neticesidir. İnsan bu tarikatta iki üç gün can-ı gönülden sadakatle çalışırsa kendisinde nurani haller meleke kesb edecektir. Böylece bazı şeyleri gayrı ihtiyari yapmaya başlar da.” Hakeza İmam-ı Rabbânî (k.s.)’de: "Biz bu tarikatta, en kabiliyetsiz müridimizi bile vukuf-i kalbi ile uğraştırır, yine de ulaştırırız” beyan buyurmakla vukuf-i kalbì üzere zikir çekmenin hiçte hafife alınacak bir usul olmadığın dile getirmişlerdir.
Velhasıl-ı kelam; vukuf-i kalbi yukarıda da belirttiğimiz üzere bir insanın kalbini devamlı Allah’la meşgul etmesi ve O’nu devamlı anmaya çalışması demektir. Ve bu amaç doğrultusunda çekilen zikir kısa bir çalışma neticesinde semere verir de.
Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3538/vukuf-i-kalb-ve-vukuf-i-aded.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar