Arayış

Arayış insanın kaderidir. Yani insan, adeta aramak için var kılınmıştır. Atamız Adem ile başlayan hikayenin de ilk göze çarpan eylemidir arayış. Cennette her şeye sahipken bile peşine düştüğümüz bir kaderdir bu. Evet, her şeyiniz var ama ölümsüzlüğünüz yok. Gerçi o da olsaydı belki bir sonraki arayış menzilimiz “İlahlık” olurdu ya, bu şimdilik muamma. 

İnsanın arayış hırsı bulmayı da aşan bir büyüklüğe sahip. Her buluş yeni arayışların sebebi ve her arayış yeni buluşların sonucu sanki. Bu durum döngüsel bir zorunluluktur adeta. Bir türlü tatmin olmayan, olamayan insanın son nefesine kadar sürecek bir zorunluluk. 

Arayış için insanın en kadim eylemidir desek yeridir. Adem’in cennetteki arayışı Nuh ile devam etti. Öncelikle Nuh (as) davetine “evet” diyecek bir evlat, bir eş arıyordu. Tufan başlarken oğluna yalvarırcasına yaptığı davet bunun trajik bir örneğidir. Sonra İbrahim (as). Yıldızlar, ay ve güneş üzerinden bir arayış dersi veriyordu sanki. Ya baltayı en büyük putun boynuna asması! Modern zamanların gönüllü putperestliğine karşı sanki uzak bir tarihten ders vermek ister gibi. Hz. İbrahim, insanlara kaybettikleri en önemli değer olan akıl nimetini aramayı talim ettirmiyor mu? Bir de bulduğu karşısında çaresiz kalıp kendini denizlere vuran Yunus’un yeniden ve başka bir sorumluluk arayışı! 

Arayışın ve buluşun bayrak isimlerinden biri de Sokrates’tir. Bulmanın verdiği huzur ile baldıran zehrini kendi elleriyle yudumlarken bile çevresindekilere arayışın ve buluşun gücünü haykırıyordu adeta. Belki de Atina’da bulamadığı özgürlüğü baldıran zehri sayesinde bulabileceğini düşünmüştü, bilemiyoruz!

Sidharta Gotama ise daha uzak bir coğrafyanın arayış kahramanı. Saraylarda kral oğlu olarak bulamadığını, altı yıl boyunca Ganj vadisinde aramış ve nihayet incir ağacının gölgesinde bulmuş bir efsane. 

Bir de Mekkeli Zeyd bin Amr var.  Hz. Muhammed’in dostu ve peygamberlikten beş yıl önce arayış yollarında hayatını kaybetmiş bir mübarek! Adı Müslüman olup da arayıştan habersiz olanlara nazaran Hanifçe yaşamış bir mübarek. Aradığını bulamamış ama öyle bir aramış ki bulmaktan daha yüce bir yere vasıl olmuş. Hz Muhammed (s), Zeyd için, “Ona Allah’tan mağfiret dileyin. Çünkü o tek başına bir ümmet olarak ba’s olunacak” dermiş. Putlar için kesilen etleri bile yemeyen ve Mekkelilere sık sık bulduğu hakikati haykıran bir derviş. Hira’yı bir arayış mahalli yapmış bir ermiş. Neredeyse tüm Arabistan’ı dolaşıp ruhuna huzur verecek bir nefes aramış. En sonunda, “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır” dercesine Mekke’nin yolunu tutmuş, belki de kim bilir, rivayetlerdeki doğruysa şayet, aradığını ancak Hicaz’da bulabileceği kanaatine varmış ve dönüş yolunda Cuzâm Kabilesi topraklarındayken katledilerek ömrünü arayışına şahit, şehit kılmış bir yiğit! Arayışın en destansı kahramanı! Puta tapıcılığın getirisinin yüksek olduğu bir çağda ve coğrafyada içindeki hanif sese gönül vermiş bir örnek o.

Ya, Hz. Muhammed’in cahiliye karanlığında aradığı aydınlığı bulduğu dağa Nur, mağaraya Hira denmesine ne demeli? Zira “Hira”, yani kök olarak “taharri” arayış anlamına gelir. “Arayış Mağarası”ndan bir zamanlar yolu geçenlerden biri de dede Abdülmüttalip idi. Ve özellikle Zeyd bin Amr. Akrabalarının Mekke’ye sokmadığı günlerde o mağarada kim bilir ne derin düşünceler içinde kıvrandı durdu! Hangi ışık huzmeleri döküldü gönlüne? 

Aramak hiç bitmezmiş. Ama ne gariptir ki Hz. Muhammet’in ilk vahiyden sonra bir daha o dağa gittiğine dair bir rivayet yok. Belki de bulduğu hakikate inanacak mümin arayışı safhasıdır bundan sonrası. 

Peki, insan bu uçsuz bucaksız evrende ne arar, neyi arar, yani bulmak istediği şey nedir? 

Merakının merkezinde ne vardır? 

Kaf Dağı kadar kendisinden uzaklaştırdığı mutluluk ve huzur mu? 

Küçük hesaplara kurban ettiği dostluk mu? 

Elde ettiğinde hırslarını dindireceğini sandığı ölümsüzlük mü? 

Kendini kendisinden sakladığını zannettiği o Yüce Kudret mi?

Yoksa bilinmez bir meçhule âşık da, onu mu arayıp durmakta!

Onu bulsa aramaktan var geçer mi? Bilinmez!

Peki ya modern çağın insanı neyi arıyor? Ya da, arıyor mu?

Aslında arıyor. Ama modern kölelik denen şey ona ciddi bir arayış için ne, zaman tanıyor ne de imkan veriyor. O da Pazar günleri ya mesire alanlarında ya da dev AVM’lerde arıyor. Bazılarının hali daha trajik! Onlar modern tapınaklarda, türbelerde, kabirlerde, tahrif edilmiş bir kitabın sayfalarında, kutsanmış bir sevdanın girdabında ya da bir hayalin serabında arıyor. Arıyor aramasına da, neyi aradığı ve nerede araması gerektiği noktasında kafası çok karışık. Çünkü ona aranması gerekenlerin listesi verilmiş. Onlardan bir kısmını bulsa dahi elde ettiği mutluluğun yapay olduğunu fark etmiş. Bu safer daha başka arayışlar içine girmiş. Sanal mutlulukları keşfetmiş. Alkolden uyuşturucuya terfi etmiş. Haz ile mutluluğu ayırt edememiş. Hazzın, kendi beşer tarafını tahrik eden girdabıyla, mutluluğun insan tarafını coşturan huzuru arasındaki büyük vadiyi hiç görememiş. Haz en sonunda bedenini ve egosunu devleştirip ruhunu öldürmüş. Modern insan şehirlerin uzağına dev gibi ruh mezarlıkları yaparak onu hatırlamak istememiş. 

Çocukluğuna sığınmış çoğu zaman, masal tadında ve gönül dolusu huzura ermiş orada. Orada riya yokmuş, kibir de. Orada yalan yokmuş, hırs da. Sadakat, vefa, cömertlik ve sevgi varmış. Yaratılışa en yakın zaman olan çocukluk, insan eli değmemiş bakir topraklar gibi münbit, çağıldayan dereler gibi fıtri imiş. Denizi aramak için çağıldayarak akan ırmak misali, önce gençliğini aramış insan. Sonra orta yaş ve nihayet aramadan çıkıp gelen ihtiyarlık. İhtiyarlık, aramadan bulunan şeyler gibi çıkagelir bazen. Kötü bir sürpriz olarak karşılarız onu. Aradığımız bu değildi deriz. 

İster öznesi ol, isterse nesnesi; her halükarda arayış devam edecek. 

Üflendiğin nefesi bulana kadar.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3534/arayis.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar