İnsanın Dört Mevsimi

Muhtemelen hikâyemiz doğmadan çok önceki bir zamanda başlıyor. Bilemiyoruz.

İlkbahar/Çocukluk

Doğar doğmaz ilk ihtarı alıyoruz. Kulaklarımıza ezan okunuyor. Ezan namaza işaret ediyor. Peki bu ezanın namazı nerede? Musalla taşında, cenaze namazı. Şimdi bu ne demek oluyor? İlk ihtar dediğim de bu zaten. Ömür çok kısa. Ezan ile o ezanın namazı arasında geçen süre kadar kısa. İşte her şey bu kısacık demde olup bitiyor.

Çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık. İsterseniz siz buna “insanın dört mevsimi“ diyebilirsiniz.

Çocukluk ilkbahar gibidir. Fıtrî, hâlis, saf, mutlu ve huzurlu. Varlık âlemine karışmanın verdiği şevkle dolu. Olmanın coşkusuyla ölmeyi bile unutacak kadar şevkli ve zevkli. Hayatın hiçbir döneminde unutulmayacak kadar yoğun, köklü ve içten. Baharda yeşeren dallar gibi hızlı. Taşa yazılan yazılar kadar kalıcı ve sâhi. Akasyalar, lâleler, güller ve sümbüller kadar tabii. Serçe kalbi kadar titrek ve ürpertili. Kanarya gibi gösterişli. Hayatın tüm zorluk dönemlerinde sığınacak kadar güçlü ve korunaklı.

“En insan” olan insandır çocuk. Onda ayırt edici ırk, din, dil, coğrafya, kültür vb. hiçbir şeyin hükmü yoktur. İnsan eli değmemiş bâkir doğa gibidir o. Tertemiz. Arı duru. Sonra biz işlemeye başlarız onu bir kilim gibi. Önce hisseder, sonra öğrenir. Ne yazık ki bir süre sonra da kirlenir. Her şeye rağmen coşkuyla yaşar ve anılar biriktirir.

Bir düşünür, “çocukluk anılarını silemediğiniz ülkeyi ele geçiremezsiniz” der. Çocukluk anılarımız bizim kutsalımızdır adeta. Onların yaşandığı yer de, diğer kişiler de önemlidir. Sanki resmin parçaları gibi. Kimseye dokundurtmayız. Göz koyanın gözünü oyarız.

İlkbahar yeniden dirilmeye işarettir. Her çocuk, anne ve babasının hayatını devam ettiren yani onları bir kez daha dirilten insandır. Çocuklar adeta ölüm karşısında çaresiz olan insanın çare arayışıdır. Daha cüretkar bir ifadeyle insanın ölüme karşı gelişidir. Biz, bizden sonra, çocuklarımızda yaşayacağız, onlar da çocuklarında. Nihâyi dirilişin gerçekleşeceği güne kadar bu böylece sürüp gidecek.

Yaz/Gençlik

Sonra yaz gelecek. Yâni gençlik. Delikanlı çağı. Kanı deli akacak. Fırat gibi. Ara ara önüne setler çekecekler, biraz durulsun diye. O hepsini aşmak isteyecek. Ufuklara dek koşmak isteyecek. Sevecek, sevilecek. Yeni duygular keşfedecek. Bitimsiz enerjisiyle, yazın kavurduğu bozkırda koşan kısrak gibi, tay gibi habire oradan oraya savrulacak. Bazen kızacak, bazen coşacak, bazen de hayâl kuracak. Ve bazen de hayâlleri suya düşecek.

Yazdan önce, cemre düşer; önce havaya, sonra suya ve nihayet toprağa. Cemre ateştir. Yakıp kavuran, alıp götüren, tutup savuran ateş! Genç ise bu ateşin yaktığı, tutuşturduğu insan! “Hamdım, piştim, yandım” merhalelerini yaşamak zorunda olan insan! Yanmayı gönlünde, pişmeyi de ömründe yaşamakla mükellef olan insan! Fakat, çoğu kez bu mükellefiyeti gönül yangınının ötesine taşıyamayan insan! Sevginin cennetinde yaşamayı aşkın cehennemine tercih edemeyen insan! Özgürleştirici sevdayı mahkum edici hazlara feda eden insan!  

 Genç aslında Farsça bir kelime olup “hazine” anlamına gelir. Hayatın, dört mevsimin hazinesi yâni. Hazinedir ama çoğu kez sahibinin farkına varamadığı bir hazine. “Ol mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler” halidir gerçek olan. Belki de bu hazine, olgunluk ve yaşlılık dönemlerinde kullanılması gereken bir hazinedir.

Sonbahar/ Olgunluk

Ezan ile namaz arası vakit hızla ilerliyor. Gökyüzüne atılan taş yeryüzüne yani anavatanına geri dönmeye başlıyor. Artık bu bir düşüştür. Ve her daim hızını artıran bir düşüş!

Sonbahar hazan mevsimidir. Hasat mevsimidir aynı zamanda. Yılların sırtına yüklediği ağırlıktan iki büklüm olmuş yorgun bedenini dinlendirmek isteyen insanın sükûnet zamanı biraz da. Her bir sarı yaprak çekilmiş bir ızdırabın nişanesi gibi durur dallarda. Bunun insandaki izdüşümü, ağarmış saçlar ile kırışmış bir çehredir.

Sonbahar aynı zamanda kaybetmeye de işaret eder. Olgun insan kaybetmeye başlar, önce atalarını ve yavaş yavaş emsallerini. Acılar olgunlaştırırmış insanı. Sonra, kaybettiklerinin yerine kendisinin geçtiğini fark eder. Kaybolmanın gâib olmak olduğunu da. Çizginin bu yüzünde kaybolmak ve diğer yüzünde var olmak! Dünyevi meşgalelerin yoğunluğu içinde bir de çizginin öbür yüzünü düşünmeye başlamak…

Ama çok yoğundur. Yaşlı ataları ile genç evlatları arasındaki koşuşturma onu çok yormuştur. Emeklilik denen ve bir anlamda kimsenin istemediği şeyi ister olmuştur. Hayat ona çok şey öğretmiş ama az şey yaşatmıştır. Göçmen kuşların vedası da ayrı bir sızı bırakmıştır yüreğine. Sonbaharın tüm hüznüne rağmen bir vakar sinmiştir tüm benliğine.

Kış/ İhtiyarlık

Artık ağaran saçlar da kalmamıştır. Bir kış gibi eve hapsetmiştir yıllar onu. Pencereden bakar sadece. Yıllarca hükümranı olduğu bedenine bile geçiremez sözünü. Çocuklarından çok torunları fark eder bu yaşlı ve yaprakları dökülmüş çınarı. Tanıdıklarının çoğu çizginin bu tarafından çok öbür tarafında olduğu için biraz tereddüt etse de çizgiyi geçmeyi bile arzular. Geceler boyu yağmuru izler. Mahalleden akan suyun içinde kaybeder karma karışık hatıralarını. Günler sonra kar yağar. Ama kar eskisi gibi mutlu etmez onu. Çünkü kar tüm hatıralarını da kaplayıp örtmüştür. Evdekilerin “düşüp bir yerlerini kırarsın” uyarılarına itibar etmeyip sokağa fırlamak ve torunlarına kardan adam yapmak ister. Yaşlanmayan bir adam! Terk edilmeyen bir adam! Kış mevsiminin kasvetinde kaybolmamış bir adam…

Kış zordur. Yaşlılık da. Öyle olmasaydı, “Allah’ım! Ömrün son demlerindeki düşkünlükten sana sığınırım” der miydi Peygamber (s)?  “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” diyen Yüce Kudret, bu zorluğa nasıl bir kolaylık hazırladı ki?

Ve mevsimler bitti.

Ey öğrenen çocuk, hayal kuran genç, çalışan olgun, hatıralarda kaybolan ihtiyar! Hayatın hangi mevsiminde olursan ol, gündüzü gördün ya, geceyi de yaşayacaksın, unutma.

Öyleyse yeniden bismillah!

Haydi, ocağa çay koyun, kaldığımız yerden bir daha başlıyoruz.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3495/insanin-dort-mevsimi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar