Gündemlerde Kaybolmak

Artık bizler de hiç ölmeyecek gibi yaşıyor, ne yazık ki hiç yaşamamış gibi de ölüyoruz.
Niye acaba?
Gündemlerin öznesi değil de nesnesi olduğumuz için olabilir mi? Yani başkalarının başka gayelerle icat ettiği gündemleri yaşamaktan kaynaklanan bir durum olabilir mi bu?
Niye olmasın? Başkalarının ürettiği ve dayattığı gündemler beni ne kadar ilgilendirir ve ne kadar mutlu edebilirse ben o gündemler içinde o kadar kendim olabilirim. Kendisi olamayan ve kendi gerçeğini yaşayamayan insan ancak yaşamamış gibi olur ve yaşamamış gibi de ölür. Her insan görünmek ister, kaybolmak değil. Görünmek, var olduğunun bilincinde olmaktır, reklam değil. Varlığını, Vâreden’e armağan ederek varlığın zirvesine ulaşmaktır. Oysa kaybolmak tüm iddialarını yitirmektir. Varlığının bilincinde olanın Vâreden’e imanı olur. İmanı olanın iddiası olur. İddiası olanın davası olur. Davası olanın daveti olur. Daveti olanın kendi gündemi olur. Gündemi olanın da gayreti olur. Yani birey değil şahsiyet olur. Şahsiyet de özgün/orijinal olur.
Yaşadığımız coğrafya bu anlamda dezavantajlı bir konumda. Ama bu belki de kısa vadede böyle. Çünkü uzun vadede bu toplumsal kaos bir sıçramaya neden olacaktır. İlk önce Kuzey Avrupa ülkelerini bir düşünelim. Mesela, yeni bir haber paylaşıldı sosyal medyada Danimarka’ya dair. Danimarka Başbakanı Meclis konuşmasında kahkahalara boğuldu. Sebebi de konuşulan gündem maddesi. Sirklerde çalıştırılan dört filin emeklilik düzenlemesi yapılıyormuş. Ülkede vahşi hayvanların sirklerde çalıştırılması tamamen yasaklanacakmış. Güney veya Kuzey Amerika’da da durum çok farklı değil. Uzak Doğu Asya’da da şayet deprem filan olmazsa gündem aşağı yukarı böyle!
Bir de yaşadığımız coğrafyayı düşünelim. İngilizlerin “Orta Doğu” dedikleri bölgede yüz elli yıldır savaş eksik olmaz. Savaş hayatın tüm olumlu anlamlarını silip süpüren ve alıp götüren bir insânî felakettir. İnsan kaynaklı bir felakettir ama zararını ne yazık ki sadece insanlar görmez. Savaş insanın en son konuşacağı konudur. Batı, iki Dünya savaşının ardından hemen kendini güvenceye almak için BM ve NATO gibi organizasyonları gerçekleştirdi. Doğu ise bu mekanizmaları konuşmaktan bile aciz.
Tekrar gündem konusuna dönelim. Mesela bölgenin güven adası olan Türkiye’de terör, ekonomi, eğitim gibi onlarca konu ilgili ilgisiz herkesi günlerce, haftalarca ve hatta yıllarca meşgul edebilmektedir. Bundan dolayı bir köy kahvesinde bile dış politikadan teröre, ekonomiden eğitime ve hatta dinden hukuk sistemine kadar onlarca konuda konuşan uzmanlara(!) rastlamak mümkündür. Bazen bir nalburiye dükkanında bazen bir berber sırasında ve inanmayacaksınız belki buğday tarlasında dahi aynı uzmanlarla karşılaşmak sürpriz olmaz.
Bunun en temel sebebi, bahsi geçen konuların her gün insanlara medya aracılığıyla boca edilmiş olması olabilir. Tüm medya araçları ülkenin yoğun gündemini aralıksız olarak insanlara taşıyor. Geceler boyu süren açıkoturumlarla millet yüksek ihtisasını tamamlıyor(!) Seviye ve kalite yerlerde sürünse de gerçeklerden çok, duymak istediklerimiz bizi daha çok rahatlattığı için onlara yöneliyoruz. Böylece uzmanlığımız da intihalci akademisyenlere dönüşüyor.
İşte gündemler böyle şekilleniyor. Bazen bir spor müsabakası üç günümüzü alıyor. Bazen bir kadın cinayeti bir hafta gündemde kalıyor. Bir magazin haberi, bir ilahiyatçının konuşması, bir siyasinin gafı, bir deprem uzmanının lafı …, derken bir türlü kendi özel gündemimize sıra gelmiyor. Tâ Arjantin’deki bir futbolcu kadar gündem olmuyor bir yakınımızın hasta olmuş çocuğu. İşyerimizdeki kıylükâl evlatlarımızın sorunlarının önüne geçiyor. Filim ve tartışma programlarına ayırdığımız zamanın zekatını eşimizden sakınır olduk. Kahvehaneler, lokaller, AVM’ler ve bize sahte mutluluk dayatan bütün modern enstrümanlar bizi bizden uzaklaştırdı.
Ve tüm bunlar olurken ne yazık ki hayat hızlıca akıp gidiyor. Hani Hz. Ali, “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar” der ya. Biz de sanki öyleyiz. Sanal gündemler, sahte insanlar, yapay dostluklar ve sonuçta ahiretin kapısına dayanmış ve fakat kendisi olamadan yıllarını harcamış kitleler. Bu şuursuz akış, ayeti hatırlatıyor; “Allah, yeryüzünde kaç yıl kaldınız diye sorar. Bir gün veya günün bir bölümü kadar… diye cevap verir hayatını heba etmiş insanlar. (Mü’minûn Suresi 112,113)
Çocukluk yıllarımız niye daha tatlı ve unutulmazdı diye bir soruya benim vereceğim cevap aynı konuyla ilgilidir. Yani çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızdaki gündemlerin nesnesi olmaktan çok öznesiydik biz. Sanal değildi oyunlarımız, gerçekti. Yapmacık değildi dostluklarımız, hakikiydi. Sahte değildi gülüşlerimiz, samimiydi. Mutluluk şimdiki kadar uzak değildi mesela bize, kendi boyumuz hizasındaydı. Daha o zaman bilmiyorduk insanın, insanın kurdu olduğunu. Okumamıştık Peygamberimizden bir söz ama biliyorduk insanın, insanın cenneti olduğunu. Fıtratımız bize ilham ediyordu cennetin insanlardan müteşekkil olduğunu. Beraber gülüyor beraber ağlıyorduk. Başkalarının dayattığı gündemlere mahkum değildik yani. Oyunlarımızı biz seçerdik. Arkadaşlarımızı da. İnsanların bize ilgisi, menfaatten çok merhamet odaklıydı. Bize bir şey olsa sadece analarımız değil tüm ailemiz ağlardı o yıllarda. Günü yaşardık, bilirdik yarınların kimselere vâd edilmediğini. Çok şeye sahip olanın değil az şeye ihtiyaç duyanın zengin olduğu fısıldanmıştı sanki yüreğimize. Şimdi ise tam tersini söylüyor hayat bize.
Sâhi, hayat nedir ve bu hayatı bu şekilde kim kurguladı,
bu yaşadığımız gündem kimin eseri,
gerçek mutluluk ne, mutluluğumuzun şifrelerini kim çaldı,
yarın benim için gerçekten var olacak mı,
bugün kendim ve beni sevenler için ne yapmam gerekiyor, beni bundan alıkoyan nedir …?

Ömer Hayyam ile bitirelim.
Gönlüm! Aranıp dünleri, feryat etme
Kâm almak için yarınlar icat etme
Dünler düş olup gitti, yarınlarsa hayâl
Cahilce şu gerçek günü berbat etme.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3461/gundemlerde-kaybolmak.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar