Türkiye’nin En Büyük Davası Başörtüsü Değildir

Türkiye'mizin en büyük davası sadece başörtüsü davası değildir. Elbette biliyorum: Yazımı okuyanlar, bana sövüp sayacaklardır!

Ben de iddia ediyorum: Bu yazısı okuduktan sonra bana sövüp sayanlar satıhda kalan ve hiçbir şey bilmeyen kimselerdir.

Beni tanıyanlar, şiirlerimi okuyanlar bileceklerdir. Türk edebiyatında analar üzerine en çok şiir yazan üç kişiden birisi benim. Anam, zaman zaman gözyaşlarıyla (sonsuzluk) namazı kılardı:

“Üçleri, yedileri, kırkları mı düşünür?

Bir gariplik çöker üzerine her akşam.

Hem ağlar iplik iplik sessiz sedasız

Hem namaz kılar anam.”

Anam beş vakit namazında niyazında bir kadındı. Ve tabii başı örtülüydü. Sivas’a bir küçük bavul kitapla dönerdim. Benim sevgili annem, o kitapları gördüğünde çok üzülürdü ve her defasında bana derdi ki:

  • "Oğlum! Bu kitaplara verdiğin parayla leblebi-üzüm alıp yesen daha iyi olmaz mı? Bıktım bu sizin kitaplarınızdan! Babasın bir yandan yüzüne kitap tutar, oğlu bir yandan!" Ben, yaşadıkları müddetçe anneme de, babama da öf bile demedim. Her sömestr dönüşümde, annemin boynuna sarılarak, yüzlerinden öperek, ona okumanın faydalarından bahsettim. Yalvardım, yakardım, aldığım kitaplar yüzünden üzülmemesini, bir defasında ağlaya ağlaya anlattım. Ondan sonra annem, artık kitap yerine leblebi-üzüm alıp yememi istemedi ama doğrusu kitaplarına güler yüzle de bakmadı.

Anadolu’da, evlerimizin yüzde 95’i kitapsız ve kütüphanesizdir. O bakımdan biz, evlerimizde güdük insanlar olarak yetişiriz. Çok basit bir Türkçe ile düşünür, konuşuruz. İlkokulda, ortaokulda, lisede, zengin bir Türkçe ile eğitimden geçmeyiz. Üniversite sıralarına oturduğumuz zaman, hocalarımızın kitaplarını anlamakta büyük zorluklarla karşı karşıya kalırız.

Şimdi şu resmi rakamlara bakar mısınız: İngiltere’de ilkokuldan üniversiteye kadar okuyan çocukların ders kitaplarında: 71 bin kelime vardır.

Bu rakam Japonya’da 90 bin, İtalya’da 32 bin, Türkiye’mizde ise 7 bindir.  Ve bizim çocuklarımız da bu 7 bin kelimenin yüzde 10’uyla düşünür, konuşurlar.

Bir Fransız aydını olan H. De Balzac diyor ki: “Millet, edebiyatı olan bir büyük topluluktur.

Cumhuriyet devrimizin önemli fikir adamlarından ve şairlerinden Necip Fazıl Kısakürek’in de benzer bir iddiası var: “Bir milletin edebiyatı yoksa o milletin hiçbir şeyi yok demektir!”

Edebiyatın temel malzemesi dildir. Milleti meydana getiren kültür köklerimiz arasında, dilin çok büyük bir önemi vardır. Millet yapımızda, dil ve din çok önemlidir. Bu iki önemli kaynaktan dil, yani Türkçe, birinci sıradadır.

Yani dil, dinden çok daha önemlidir. Bunu sevgili Peygamberimiz de söylüyor. Ona “Din nedir?” diye sorduklarında;

  • “Din nasihattir!” Diye cevap veriyor. Peki, biz o nasihati ne ile anlatacağız? Sağır ve dilsizlerin el kol parmak hareketleriyle mi?

Elbette hayır! Elbette zengin bir dille anlatacağız.

Dil, hem beynimizi çalıştırmakta hem de dinimizi anlatmakta, birinci derecede öneme sahip. Dilsiz bir insan, aklını nasıl kullanır? Ortaya edebi bir eser nasıl koyabilir? Aklını kullanamadığı için imanını nasıl koruyabilir?

   Hacı Bektaş Veli ‘Makalat’ isimli kitabında, akıl, iman, şeytan üçlemesini çok güzel açıklıyor. Diyor ki;

  • İman bir hazinedir. Akıl o hazinenin sahibidir. Şeytan hırsızdır. Üçü bir aradadır. Hazinenin sahibi olan akıl, hazineyi, yani imanı çalar. (bozar)
  • Hacı Bektaş Veli diyor ki: İman süttür. Akıl sütün sahibidir. Şeytan ittir. Sütün sahibi, sütün başından ayrılırsa ne olur? İt sütü içer. Yani şeytan imanı bozar.
  • Hacı Bektaş Veli diyor ki: İman koyundur. Akıl çobandır. Şeytan kurttur. Üçü bir aradadır. Çoban koyunun başından ayrılırsa ne olur? Kurt, koyunu parçalar. Yani şeytan imanı bozar.

Bu çok mühim açıklamayı lütfen aklınızda tutun. Şimdi Batının ilim adamları diyorlar ki: “Her insan, doğumuyla birlikte, dünyaya bir deha merkeziyle gelir. Bu deha merkezi işlenirse, o kişiler, gelecek yıllarda bir lider olarak ortaya çıkarlar!”

   Bu çok ama çok doğru bir tespittir. O deha merkezinin işlemesi, çalıştırılması, okumakla, kelime hazinesini zenginleştirmekle mümkün olur. Deha merkezini çalıştırmayanlar, yani zengin bir kelime hazinesine sahip olamayanlar, cemiyette basit insanlar olarak yaşarlar. Kur’an-ı Kerim’in “Oku!” emriyle başlaması, bu bakından çok önemlidir. İşte bunun için Hz. Ali: “Bana bir harf öğretenin kulu köşesi olurum!...” diyor.

İşte bunun için sevgili Peygamberimiz: “İlim, kadın-erkek her Müslüman’a farz kılınmıştır. Alimin uykusu, ibadet edenin ibadetinden daha üstündür!” diyerek dikkatimizi çekiyor.

Bu çok önemli açıklamalardan sonra, tekrar başa dönerek diyorum ki Türkiye’mizin en önemli davası , kadınlarımızın başlarını örtmesi veya açması değildir. Mesela bir kanun çıkararak bütün kızlarımızın, kadınlarımızın başlarını örtmelerini bir gün içinde sağlayabilirsiniz. Sokağa başı açık çıkan kızlarımızı, kadınlarımızı derhal cezalandırabilirsiniz. Peki ne yapmış olursunuz? Türkiye’mizi, batı dünyası karşısında güçlü-kuvvetli bir hale getirebilir misiniz? Milyonlarca işssizimizin karnını doyurabilir misiniz?

Türkiye’yi bölmek, kardeşi kardeşe düşman etmek isteyen Batı dünyasının oyunlarını durdurabilir misiniz? Bozabilir misiniz? Bu sorulara “Evet!” diye cevap verenler, hiçbir şey bilmeyen, düşünmeyen zavallılardır.

Ben gözlerimle görüyorum: Bazı başörtülü kızlar, sokaklarda, yüzlerce kişinin ortasında erkek arkadaşları ile öpüşüyorlar.

Bazı kızlarımız, saçlarının bir telini göstermeyerek, başörtülerini alınlarına kadar indiriyorlar.  Fakat dapdaracık bir pantolonla sokaklara çıkıyorlar.

   Gazetelerde resimlerini görüyorum: Başlarını sıkı sıkıya örten bazı kadınlarımız, evli oldukları halde, başka erkeklerden çocuk sahibi oluyorlar. Hürriyet gazetesinde okudum: Başı örtülü ve evli bir kadın 30 yıldan beri evli olduğu esas eşinden değil, metres hayatı yaşadığı öteki dostundan iki çocuk sahibi olduğunu iftiharla ifade ediyor.

Peki, nasıl oluyor bu? Görüyorum ki bası kızlarımızın, kadınlarımızın imanlar var fakat akılları yok. Akılları olmadığı için meydanlarda parklarda, erkek arkadaşlarının kucaklarına uzanıyorlar. Evli oldukları halde başka bir erkekten çocuk ediniyorlar.

Ben o kızları gördüğüm, o kadınlarla ilgili haberleri, gazetelerde okuduğum zaman, anlatılmaz derecede üzülüyor kahroluyorum.

Konuyu çok önemli bir örnekle, dikkatinize sunmak istiyorum.

İsrail, 1882 yılında, Rusya’daki Yahudilerin, Kudüs ve çevresine göç etmelerinden sonra kuruldu. 1967 yılına geldiğimiz zaman yüz ölçümü 20 bin 850 kilometre kare, nüfusu ise 2 milyon 690 idi.

Araplar, İsrail devletine karşı bir cephe oluşturdular. İsrail karşısında yer alan Arapların nüfusu 100 milyonun üstündeydi. Arap kadınları, topuklarından 10 santim daha uzun siyah çarşaflar içindeydiler. Yüzleri peçeliydi. Gözlerinin rengini göstermemek için, güneş gözlüğü takan kadınlar vardı. Arap erkekleri fesli, sarıklı, sakallı idiler.

19 Mayıs 1967 tarihinde, yüz milyon nüfuslu Arap devletleriyle 2 milyon 630 bin nüfuslu İsrail devleti arasında bir savaşa başladı. İsrail ordusu, tam 3 gün içinde 100 milyonluk Arap topluluğunu darmadağın ettiler. Arap ordularının uçakları hangarlarından çıkmadan, İsrail uçakları tarafından yok edildiler. Araplar teslim bayrağı çektiler.

Arap kadınlarının, yerleri süpüren çarşaflarına, gözlerini bile göstermeyen peçelerine rağmen, Arap erkelerinin sakallı, sarıklı, fesli başlarına rağmen, sadece 3 gün içinde, avuç içi kadar İsrail’e teslim olmalarına diğer Müslüman ülkelerin başı örtülü kadınlarıyla, sarıklı, fesli, sakallı Müslüman erkekleri şaşırıp kaldılar. Aklın, ilmin, tekniğin önemini bilen Müslüman kadınlar ve erkekler, bu büyük, bu utanç yüklü Arap hezimeti karşısında, anlatılmaz derecede utandılar.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3448/turkiyenin-en-buyuk-davasi-basortusu-degildir.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar